İsrail’e dur diyebilecek tüm bölge ülkelerinin esas çekincesi ABD olmaktadır. Çünkü tüm rejimler geleceğini ABD ile çelişmemekte görmektedir. Ona ters düşmemeye özen göstermektedirler.
İsrail’in kapağını açtığı Tekvin kitabının vadettiği Arz-ı Mev’ud Türkiye’ye kadar uzanmaktadır. Bu ideolojinin hayat bulmasının görünür gelecekte gerçekleşme ihtimalinin çok düşük olmasına rağmen resmi Siyonist ideolojinin hedefinde Türkiye’nin var olduğu inkâr edilemez.
Osmanlı sonrasında İngiltere ve Fransa, günümüzde ise ABD ve İsrail Ortadoğu’nun yeni kaotik düzeninin mimarları olmuştur. Son bir yılda İsrail’in ve ABD’nin eylemleri bunu açıkça göstermektedir:
İsrail öncelikle Gazze’yi ilhak etmekte, Lübnan Hizbullah’ını ve Suriye’deki İran Hizbullah’ını dağıtmakta, İran’a savaş açmakta, Suriye’nin askeri ve stratejik alt yapısını imha etmekte, Şam güneyini ilhak etmekte, Dürzi Bölgesinin özerkliğini himaye etmekte, Lübnan Güneyini işgal ve İlhak etmeyi planlamakta, Suriye üzerinde kesin hava üstünlüğü sağlamakta, YPG/SDG’yi destekleyerek Türkiye’nin güney sınırına ulaşmayı hedeflemekte, Katar’a saldırmakta, 140’dan fazla ülkenin tanıdığı Filistin devletini kabul etmediğini ilan ederek, ilhak planlamakta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bölgesini tehdit listesine almaktadır. Tüm bunlar son bir yıl içinde gerçekleşmiştir. Ayrıca tüm bunların, İsrail’in asırlardır hayal ettiği Arz-ı Mev’ud ideolojisi için olduğunu bizzat İsrail liderleri açıklamaktadır.
İsrail fütursuzca, bölge ülkelerinin egemenliğini hiçe sayarak orman kanunu anlayışı ile bu eylemleri yaparken kendisini “Dokunulmaz” olarak görmektedir. Bu şımarıklığın müsebbibi ise ABD’nin bu ideolojiye verdiği sonsuz destektir. İsrail’e dur diyebilecek tüm bölge ülkelerinin esas çekincesi ABD olmaktadır. Çünkü tüm rejimler geleceğini ABD ile çelişmemekte görmektedir. Ona ters düşmemeye özen göstermektedirler. Türkiye de maalesef bu çelişkiden nasibini almaktadır. ABD’nin İsrail’in güvenliğini garanti eden Ortadoğu’da yeni düzeni için “İbrahim Anlaşmasını” bölge ülkelerine kabul ettirmektedir. Öyle ki İsrail’den aralıksız darbe yiyen Suriye rejimi dahi bu sürece dahil edilmek üzeredir. Bu çelişkiden Avrupa ülkeleri de nasibini almaktadır. Nitekim Gazze katliamı nedeniyle Filistin devletini tanıdığını ilan eden İspanya, Norveç, İrlanda ve tanıyacağını ilan eden Fransa, İngiltere, Kanada, Malta ve Slovenya’ya cevap olarak, ABD desteğini de alan İsrail Filistin topraklarının kendisine ait olduğunu ilan ederek Doğu Kudüs’te 3500 konutluk yeni yerleşim planını harekete geçirmiştir. Bugüne kadar söz konusu ülkelerden bir karşı çıkış olmamıştır, olmayacaktır da.
Katar Eylemi
Dokunulmaz İsrail son devlet terörü eylemini Katar’a yönelik yapmıştır. Görünürde bu terörist eylemin hedefinin Hamas örgütünün Katar’daki yasal Karargâhı olduğu ifade edilmektedir. Nitekim vurulan bina Hamas örgütüne ait bir binadır. Ancak bu eylemin şaşırtıcı olan tarafı, bu Karargâhın Katar’da açılmasını sağlayanın ABD olmasıdır. Katar yönetimi müzakere kolaylığı için karargâh açılmasını talep eden ABD isteğine uymuştur. Tam da ateşkes müzakerelerinin devam ettiği bu aşamada söz konusu İsrail eyleminin ABD’nin bilgisi ve onayı dışında olmasını beklemek katıksız saflık olur. Katar’da Ortadoğu’daki en büyük hava ve hava savunma gücü ve karargahına sahip olan ABD’nin, bu eyleme tepkisiz kalması bir yana, Katar kalkışlı ABD tanker uçaklarıyla da İsrail’e destek sağladığı ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Katarın sahip olduğu modern hava savunma sistemleri de kör ve sağırı oynamışa benzemektedir. Buradan şu sonuç çıkmaktadır: ABD Hamas’ı ve Gazze’yi bitirmeye karar vermiştir.
Bu olayın bir başka cephesi daha bulunmaktadır. İsrail ve ona destek veren ABD ve hatta İngiltere, Katar ve Türkiye’nin Suriye’yi birlikte yeniden inşa etme planından rahatsızdırlar. Plana göre ilk etapta Katar yatırımı ile Türk İnşaat Şirketleri Suriye havaalanları ve limanları onaracak, takip eden aşamada yine Katar yatırımı ile daha büyük ilave projelerle Suriye alt yapısı yeniden inşa edilecek. İsrail bir yandan alt yapısını imha ettiği Suriye’nin tekrar doğrulmasını istememekte, diğer yandan Türkiye’nin bu denli inisiyatif almasına engel olmak istemektedir. Bu haliyle Katar Eyleminin bir tarafı Türkiye’ye yönelik olmaktadır. İnşaat faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte bu tesislere İsrail’in tekrar saldırıda bulunması veya Katar’ın projeye destekten vazgeçmesi yüksek ihtimaldir.
Türkiye ve İsrail
Bu bağlamda akla gelen ilk soru “Türkiye ile İsrail savaşır mı, savaşırsa sonuç ne olur, kim kazanır?” sorusudur. İsrail’in kapağını açtığı Tekvin kitabının vadettiği Arz-ı Mev’ud Türkiye’ye kadar uzanmaktadır. Bu ideolojinin hayat bulmasının görünür gelecekte gerçekleşme ihtimalinin çok düşük olmasına rağmen resmi Siyonist ideolojinin hedefinde Türkiye’nin var olduğu inkâr edilemez. Ancak günümüzde Türkiye-İsrail savaşından hiçbir tarafın kazançlı çıkmayacağını ifade etmekte yarar var. Teorik de olsa iki ülke arasındaki savaş ancak İsrail’in saldırısı ile başlayabilir. İsrail’in harekatı aynen İran’a yönelik harekatta olduğu gibi hava gücü ile sınırlı olacaktır. Bu durumda Türkiye’nin de İsrail’e hava ve deniz gücüyle mukabele etmesi kaçınılmaz hale gelecektir. Türk hava ve hava savunma gücü ile deniz gücü yetenekleri sayesinde İsrail’in kayıpları yüksek olacaktır. Bunun hesabını yapan İsrail’in Türkiye’ye saldırmak gibi bir çılgınlığa başvurmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Buna rağmen İsrail’in Türkiye’ye karşı operasyonları üç alanda cereyan etmesi pek muhtemeldir. Birincisi İsrail’in Türkiye’ye yönelik casusluk ağına bağlı öldürücü örtülü operasyonlar yapması, ikincisi Türkiye’nin Suriye üzerinde askeri ve ekonomik nüfuz geliştirmesini İsrail’in askeri alanda önlemek istemesi, üçüncüsü ise İsrail’in Türkiye’ye yönelik “vekil güçler” üzerinden operasyon yapmasıdır. İlk alan bir karşı casusluk meselesi olup, mülteci ülkesi haline dönüşen ülkemizde hayati bir tehdit olarak ele alınmalı ve karşı casusluk gücümüz takviye edilmelidir.
Suriye’nin yeniden imarı
İkinci çatışma alanı Suriye’nin yeniden imarı alanında olacaktır. Türkiye Suriye’nin bütünlüğünü sağlamak ve geliştirmek istemektedir. Bunun için de kendisine ihale edilmiş olan Şam’daki taşeron yapıyı desteklemektedir. Bu alanda ülkenin yeniden imarı dahil askeri gücünün geliştirilmesi gibi alanlarda rol almak istemektedir. İsrail ise Suriye’nin güçsüz ve dağınık kalmasını istemektedir. İstemekten öteye yeni Şam yönetiminin başa geçmesinden sonra Suriye’nin 190’a yakın askeri ve sanayi alt yapısını imha etmiştir. Şimdi bunların yeniden canlandırılmasına karşı “Dokunulmaz İsrail” aynı hareketi tekrar edecektir. Bu esnada Türk birliğine, Türk yatırımına ve Türk insanına karşı böylesi bir harekete Türkiye ne cevap verecektir? BM’ye şikâyet mi edecek yoksa karşılık mı verecek? Türkiye’nin hayati çıkarı ve bekası söz konusu olmadığı sürece olası bir savaş, kazansak bile, Türkiye’nin zararına olacaktır. İsrail’i dokunulmaz kılan ve Suriye’deki taşeronu Türkiye’ye ihale eden aynı güçtür. O halde “devlet aklı” devreye girmeli ve “ihale makamı” ABD’ye ihalesi iade edilmeli ya da İsrail’i dizginlemesi sağlanmalıdır. Bu sağlanmadan Suriye’nin yeniden imarı ve askeri gücünün toparlanması işine girişilmemelidir.
YPG/SDG
Üçüncü çatışma olan “Vekil Güçler” alanında adres yine Suriye’de ortaya çıkmıştır; YPG/SDG yapılanması. YPG’yi KCK yapılanmasının Suriye kolu ve PKK uzantısı bir terör örgütü olarak gören tek ülke Türkiye’dir. YPG’nin kuzu postuna girmiş hali olan SDG önce Suriye ile entegrasyon anlaşması yapmıştır, sonra hem ABD telkini hem de İsrail girişimi ile bundan vaz geçmiştir. Özerk bir siyasi ve askeri yapıda ısrar etmektedir. Görünen odur ki ABD zorlamasıyla İsrail ile anlaşmaya çalışan yeni Şam yönetimi SDG’nin bu isteğine boyun eğecek gibi durmaktadır. Bu durumda YPG/SDG’nin lağvedilmesi konusunda Türkiye yalnız kalacaktır. Aslında PKK’nın kendini feshetmesi projesi de Suriye’deki bu yeni özerk yapılanmanın önünü açmak için kurgulanmışa benziyor. Böylece uluslararası arenada terör örgütü olarak bilinen PKK feshedildiğinde, Türkiye’nin terör örgütüne karşı sınır ötesi meşru operasyonunun yasal yolu kesilecektir. Eğer Türkiye YPG’ye karşı herhangi bir operasyon yaparsa Ortadoğu ülkeleri dahil tüm dünyayı karşısında bulacaktır. Başta ABD olmak üzere tüm oyun kurucular, bu çıkmazla karşı karşıya kalan Türkiye’nin, mevcut Şam yönetimi ile özerklik üzerinde anlaşan YPG/SDG yapılanmasını tanıyacağını öngörmektedirler. Bu özerk yapılanma İsrail’e Türkiye güneyinde yeni bir oyun sahası açarak, Türkiye sınırında inisiyatif kazanacaktır.
Bu durumda Türkiye’nin iki hareket tarzı öne çıkmaktadır. Birincisi Türkiye Şam yönetiminin YPG/SDG’ye Suriye kuzeyinde özerklik tanımasını kabul etmesidir. İkinci hareket tarzı ise Türkiye’nin böylesi bir özerk yapıyı orta/uzun gelecekte Türkiye’nin “beka” sorunu olarak görüp asla kabul etmemesidir. Devlet aklı da bunu gerektirmektedir. Bu bağlamda tek başına her türlü diplomatik çabaları takiben, gerekirse müzahir kuvvetlerle veya doğrudan bu yapılanmaya müdahale etmelidir. Bugünün çözümlerinin yarının sorunlarına dönüşmesine izin verilmemelidir.
