Türkiye’de bir skandalın yankısı dinmeden bir başkası gündeme geliyor. Haberler ve isimler değişiyor; denetimsizlik, belirsizlik ve hesap vermezlik ise değişmiyor.
Son fon krizi bunun yeni bir örneğidir. Bazı fonların düşük işlem hacimli hisselerde yoğunlaştığı, olağan dışı getirilerle yatırımcıları çektiği ileri sürülüyor. Yatırımcılar paralarını geri isteyince bazı fonların ödemelerde zorlandığı; ardından soruşturmaların, işlem yasaklarının ve tasfiye kararlarının başladığı görülüyor. Şu soru hâlâ cevapsızdır: Bütün bunlar yaşanırken denetim kurumları neredeydi?
Mesele yalnızca maddi kayıp değildir. Asıl tehlike; devlete, hukuka ve kamu kurumlarına duyulan güvenin aşınmasıdır. Vatandaş, parasını kayıt dışı bir yapıya değil, devletin gözetiminde olduğunu düşündüğü fonlara yatırmıştır. Bu nedenle kamu otoritesinin denetim sorumluluğu da sorgulanmalıdır.
Toplumun skandallara alışması ise daha büyük bir tehlikedir. Birkaç gün konuşulup unutulan her olay, sorgulama ve hesap sorma iradesini zayıflatır. Yalnızca birkaç kişinin gözaltına alınmasıyla yetinilmemeli; olayın büyümesine imkân veren yönetsel boşluklar da ortaya çıkarılmalıdır.
Güçlü devlet, kriz çıktıktan sonra müdahale eden değil; tehlikeyi önceden gören, suistimali büyümeden durduran ve vatandaşını koruyan devlettir. Yani yangın kıvılcımken söndürülmelidir.
Mesele Birkaç Kötü İnsan Değildir
Türkiye’de büyük bir yolsuzluk veya dolandırıcılık iddiası ortaya çıktığında operasyonlar yapılıyor, bazı kişiler gözaltına alınıyor ve sorunun çözüldüğü izlenimi oluşuyor. Oysa birkaç kişinin yakalanması, olayı doğuran şartların ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez.
Büyük mali skandallar çoğu zaman denetim boşlukları, mevzuat eksiklikleri, kurumlar arasındaki iletişimsizlik ve gecikmiş müdahaleler sayesinde büyür. Bir fonun olağan dışı işlemleri aylarca sürüyor, yüksek kazanç görüntüsü binlerce kişiyi sisteme çekiyorsa yalnızca birkaç kötü niyetli insandan söz edilemez. Bu işlemleri kim denetledi? Riskler neden zamanında görülmedi? Uyarılar yapıldıysa neden gereği yerine getirilmedi?
Denetleyici kurumların varlığı tek başına güvence değildir. Bu kurumlar bağımsız karar verebilmeli, uzman kadrolarla çalışmalı ve tehlike büyümeden harekete geçebilmelidir. Yetki ve sorumluluklar açıkça belirlenmeli, olağan dışı işlemleri anında saptayan erken uyarı sistemleri kurulmalıdır.
Gerçek hesaplaşma için “Kim yaptı?” sorusunun yanında “Kim denetlemedi?” sorusu da sorulmalıdır. Çünkü kriz çıktıktan sonra müdahale etmek denetim değil, yangın çıktıktan sonra tedbir almaktır. Sistemdeki açıklar kapatılmazsa isimler değişir fakat yöntem değişmez ve toplum yeni mağduriyetlerle karşılaşır. Güçlü devlet, suiistimali büyümeden önleyen ve vatandaşını koruyan devlettir.
Liyakat Ortadan Kalkarsa Denetim Çöker
Bir devletin gücü yalnızca kanunları, bütçesi veya kurumlarının sayısıyla ölçülemez. Devleti güçlü kılan, kamu görevlerinin ehil, dürüst ve sorumluluk sahibi kişilerce yürütülmesidir. En iyi kanunlar bile onları uygulayacak kadrolar yetersizse sonuç vermez.
Liyakat yalnızca diploma ve kıdem değildir; bilgi, tecrübe, ahlak, tarafsızlık ve yanlış karara itiraz edebilme cesaretidir. Kamu yöneticisi, kendisini atayan kişiye değil; hukuka, millete ve kamu yararına karşı sorumlu olduğunu bilmelidir.
Uzmanlık yerine yakınlık, ehliyet yerine bağlılık esas alınırsa kurumlarda gerçekleri söyleyenler değil, yöneticilerin duymak istediklerini söyleyenler yükselir. Riskler küçümsenir, uyarılar geciktirilir ve yanlış kararlar sorgulanamaz. Denetçi, gerektiğinde siyasi güce, büyük şirketlere ve kendi yöneticisine karşı bile kanunu uygulayabilmelidir.
Bu nedenle kamu atamaları açık, ölçülebilir ve denetlenebilir kurallara bağlanmalıdır. İtiraz eden kamu görevlileri korunmalı, üst düzey yöneticiler millete hesap vermelidir. Unutulmamalıdır: Kişisel bağlılık itaat eden insanlar yetiştirir; liyakat ise devleti ayakta tutan kurumlar kurar. Liyakat ortadan kalkarsa önce eleştiri susar, ardından denetim çöker ve sonunda bedeli millet öder.
Siyasi Sorumluluk Nerede Başlar?
Her suçtan siyasetçileri doğrudan sorumlu tutmak ne kadar yanlışsa, büyük krizlerin sorumluluğunu yalnızca birkaç kişiye yüklemek de o kadar yanlıştır. Ceza, idari ve siyasi sorumluluk birbirinden ayrılmalıdır.
Ceza sorumluluğu kişiseldir ve suçun işlendiğine bağımsız yargı karar verir. Gözaltına alınmak veya suçlanmak, kimseyi kendiliğinden suçlu yapmaz. İdari sorumluluk ise kamu görevlilerinin denetim ve müdahale görevlerini zamanında yerine getirip getirmediğiyle ilgilidir.
Siyasi sorumluluk daha geniştir. Bir bakanın veya üst düzey yöneticinin doğrudan suça karışması şart değildir. Sorumluluğu altındaki kurumlar çalışmıyor, uyarılar dikkate alınmıyor ve denetim gecikiyorsa siyasi hesap verme zorunluluğu doğar. “Haberim yoktu.” veya “Soruşturma başlatıldı.” açıklamaları tek başına yeterli değildir.
Fon krizinde de yalnızca işlemleri yapanlar değil, bu alanı düzenlemek ve denetlemekle görevli kurumlar incelenmelidir. Riskler neden zamanında görülmedi? Uyarılar yapıldıysa kim dikkate almadı?
Yetki yukarıda toplanıyorsa başarısızlığın sorumluluğu da yukarıya taşınmalıdır. Siyasi ahlak; yalnızca başarıyı sahiplenmek değil, kurumlar çalışmadığında milletin karşısına çıkarak hesap vermek ve gerektiğinde makamdan ayrılabilmektir.
Devlet Kişi Değil, Sistemdir
Türkiye’nin yaşadığı krizleri yalnızca kişilerin ahlakına bağlayarak çözmek mümkün değildir. Kamu görevlileri dürüst olmalıdır; ancak devlet düzeni kişilerin iyi niyetine bırakılamaz. Güçlü devlet, kötü niyetli insanların bile kamuya zarar vermesini önleyecek kurumlar kurabilen devlettir.
Çözüm, her krizin ardından yeni bir kahraman aramak değil; görev, yetki ve sorumlulukları açıkça belirlenmiş, denetlenebilir bir yönetim düzeni kurmaktır. Denetim kurumları siyasi ve ekonomik baskılardan korunmalı; kamu görevlerine atamalarda yakınlık değil, liyakat esas alınmalıdır.
TBMM’nin denetim gücü artırılmalı, kurum yöneticileri düzenli olarak hesap vermeli ve önemli krizler araştırılmalıdır. Kamuoyu zamanında ve doğru bilgilendirilmeli; ihmali bulunanlara makamlarına bakılmaksızın hukuk uygulanmalıdır. Olağan dışı işlemleri zarar doğmadan belirleyecek erken uyarı sistemleri kurulmalıdır.
Devlet, yöneten kişinin şahsıyla özdeşleştirilemez. Kişiye bağlı düzende kurumlar zayıflar, eleştiri susturulur ve yanlışlar saklanır. Sisteme dayanan yönetimde ise kişiler değişse bile hukuk ve kamu hizmeti devam eder.
Türkiye’nin yeni kahramanlara değil, kişilere göre değişmeyen kurallara ve sağlam kurumlara ihtiyacı vardır. Çünkü kişiler gelir ve gider; millet ve devlet kalır. Devlet kişi değil, sistemdir.