“Toplumu yıkan büyük felaketler, genellikle insanların normalleştirdiği küçük yanlışlardan doğar.” Rus yazar Cehov
İnsan önce anlama ve hissetme kabiliyetini kaybeder. Önce körleşir, sonra kör olur.
Mustafa KARAŞAHİN
Eğitim Uzmanı
Değerli Uyanış okurları,
Bu yazımızda, “İnsanlar ve kurumlar nasıl körleşir; bireysel körleşme hangi şartlarda toplumsal ve kalıcı bir körlüğe dönüşür?” sorusuna cevap anlamında, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Elias Canetti’nin Körleşme ve José Saramago’nun Körlük romanlarından hareketle çağımızın bireysel ve toplumsal körleşme süreçlerini değerlendirmeye çalışacağız. Ayrıca Çehov’un bir hikayesinden hareketle bir tespit yapacağız.
Körlüğün bir türü de gözler açık olduğu hâlde gerçeği görememektir. İnsan; gördüğü hâlde anlamayabilir; başkasının acısına tanıklık ettiği hâlde hiçbir şey hissetmeyebilir. Bilgi kibri zihni, alışılmış acılar ise vicdanı köreltebilir. Canetti ve Saramago bu tehlikeyi farklı yönlerden ele almışlardır. Canetti’de körleşme daha çok bireysel ve zihinseldir; Saramago’da ise toplumsal ve ahlakidir.
İki romandaki temel düşünce insan önce anlama ve hissetme yeteneğini kaybeder; sonra gördüğü hâlde görmeyen bir varlığa dönüşür. Önce körleşir, sonra kör olur.
Canetti’de Körleşme
Elias Canetti’nin 1935 yılında yayımlanan Körleşme romanı, kitaplarına ve düşünce dünyasına kapanmış bir bilim insanı olan Peter Kien’in giderek gerçeklikten kopuşunu anlatır. Kien son derece bilgili, kültürlü ve eğitimli biridir; ancak bilgisi onu insanları anlamaya veya sağlıklı ilişkiler kurmaya götürmez. Tam tersine, kitapları gerçek hayatın yerini alan kapalı bir evrene dönüşür. Bilgisi arttıkça dış dünyaya yabancılaşır.
Canetti’nin eleştirisi, bilginin insanı hayattan koparan bir üstünlük aracına dönüşmesinedir. Kişi bilgisini sorgulanamaz bir güç olarak görmeye başladığında, bilgi bilgelik yerine kibir üretir. Bu durum günümüzün dijital dünyasında yeni biçimler kazanmıştır. Sosyal medya algoritmaları, bireyleri benzer düşüncelerin sürekli tekrarlandığı dijital “yankı odalarının” içine taşımaktadır. Günümüz insanı da farkında olmadan dijital ortamda kendi görüşlerinin tekrarlandığı bir dünyanın içine kapanmakta; bilgiye erişim artarken düşünsel çeşitlilik ve gerçek hayatla temas zayıflamaktadır.
Saramago’da Körlük
José Saramago’nun 1995 yılında yayımlanan Körlük romanında, nedeni bilinmeyen bir körlük salgını kısa sürede toplumun tamamını etkiler. Ancak romanın asıl meselesi tıbbi bir salgın değildir. Saramago, bu olağanüstü durum üzerinden insan doğasını, ahlaki değerleri ve medeniyetin kırılganlığını sorgular. Körlük, insanın vicdanını ve başkalarının acılarını görme yeteneğini kaybetmesinin simgesidir.
Toplumsal düzen çöktüğünde insanlar yalnızca yönlerini değil, birbirlerine karşı sorumluluklarını da kaybetmeye başlar. Güç, bazı kişilerin elinde baskı aracına dönüşür; korku, dayanışmanın yerini alır. Romanın cevabı açıktır; toplum yalnızca yasalar ve kurumlarla ayakta kalmaz; güven, dayanışma, vicdan ve karşılıklı saygı da toplumsal hayatın temelidir. Bu değerler zayıfladığında toplum, fiziksel olarak ayakta görünse bile ahlaki açıdan çözülmeye başlar.
Bireysel körleşme yaygınlaştığında toplumsal körlük ortaya çıkar. Kurumlar, medya, siyaset ve toplumun geniş kesimleri aynı gerçekleri görmezden gelmeye başladığında körlük artık kişisel bir sorun olmaktan çıkar; kalıcı bir toplumsal yapıya dönüşür.
Günümüz Dünyasında Körleşmenin Biçimleri
- Vicdan Körleşmesi (Acıya duyarsızlaşmak):
İnsanlığın en temel değerlerinden biri, başkasının acısını hissedebilme yeteneğidir. Empati, yalnızca başka bir insanın ne yaşadığını bilmek değil, onun yaşadığı acının kendimizden tamamen bağımsız olmadığını fark edebilmektir. Ancak savaşların, açlığın, yoksulluğun ve zorunlu göçlerin sürekli haber konusu hâline gelmesi zamanla insanları duyarsızlaştırabilmektedir. Gazze’den Sudan’a, Yemen’den Suriye’ye kadar uzanan savaşlar ve insani krizler, çağımızın en ağır vicdan sınavlarından birini oluşturmaktadır. Asıl sorun ve tehlike ise, insanların karşılaşılan acıları zamanla sıradanlaştırarak duyarsızlaşmalarıdır.
Türkiye’de de büyük depremlerden sonra ortaya çıkan güçlü dayanışmanın zamanla zayıflaması veya yoksulluk haberlerinin gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline gelmesi bu tehlikeyi gösterir. Vicdan körlüğü, görülen acının hissedilmemesidir.
- Alışkanlık Kaynaklı Körleşme:
Rus yazar Cehov bir hikayesinde “Toplumu yıkan büyük felaketler, genellikle insanların normalleştirdiği küçük yanlışlardan doğar.” temasını işler. Hikayede Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgusunda müfettişin, “Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?” sorusuna “Sadece bir vida beyim… Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.” Müfettiş: “Muhtar görmüyor mu bunu?” deyince Köylü: “Görmez olur mu? Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı. Bedava sonuçta…” der. Müfettiş: “Peki ya maaşınızı artırsak? Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?” diye sorunca köylü: “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”
Müfettiş, dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene biner. Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine, “Bu durum bir gün felakete yol açacak…” Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk görür. Çocuk gülümseyerek el sallarken. Müfettiş dehşetle bağırır, “Treni durdurun!” Ama çok geçti. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyuldu. Çocuk ne fizik biliyordu ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü. Tren devrildi.
Büyüklerin alışkanlığı küçüklere örneklik teşkil etmiş ve felaket kaçınılmaz olmuştur. Hikayede toplumsal alışkanlıkların körlüğü nasıl oluşturduğuna ve körlüğün nesiller boyu sürdüğüne ilişkin ipuçları da vardır.
- Eşitsizlik Körleşmesi (Farklı dünyalara duyarsızlık):
Ekonomik eşitsizlik büyüdükçe toplumun farklı kesimleri birbirlerinin hayatlarını anlamakta zorlanır. Bir kesim için temel ihtiyaç olan barınma, başka bir kesim için yatırım aracına dönüşebilir.
- Tüketim Körleşmesi:
Modern tüketim kültürü, insana sürekli daha fazlasına sahip olması gerektiğini söyler. İnsan; kendisini sahip olduğu eşyalar ve sergilediği yaşam biçimi üzerinden tanımlamaya başladığında; erdem, dayanışma ve insanî ilişkiler ikinci plana düşer.
Türkiye’de gösteriş tüketiminin yaygınlaşması ve borçlanarak borçla statü satın alma eğilimi, insanın sahip olduklarını artırırken hayatın anlamını gözden kaçırmasına yol açmaktadır.
- Güç Körleşmesi (Eleştiriyi Duymamak):
Gücü elinde bulunduran kişiler ve kurumlar denetlenmediğinde, sadece kendi varlığını korumaya yönelen yapılara dönüşür. Türkiye’de siyasi kutuplaşma, farklı kesimlerin birbirini dinlemesini zorlaştırmaktadır.
Hakikat Körleşmesi:
Sürekli değişen gündemler arasında bilgiler hızla tüketilmekte, dezenformasyon ve yapay gündemler nedeniyle toplum ortak bir gerçeklik duygusunu kaybetmektedir. Hakikat körlüğü gerçeğin, çok sayıda bilgi ve yorum arasında görünmez hâle gelmesidir.
- Gelecek Körleşmesi:
İklim değişikliği, çevre tahribatı ve doğal kaynakların aşırı tüketimi, geleceğe karşı sorumluluk duygusunun zayıfladığını göstermektedir. Geleceği görememek, bugünün çıkarlarını geleceğin haklarından daha önemli görmekten kaynaklanır.
Sonuç ve Değerlendirme
Batı Medeniyetinde bazı aydınlar kendi toplumlarında gördükleri ahlaki yozlaşmayı ve merhamet eksikliğini eleştirmiştir. İslam, aklı kullanmayı teşvik ederken birçok Müslüman toplumda Batı tarzı bir eleştiri ve sorgulama kültürü tam anlamıyla gelişmemiştir. Bu bir çelişki olarak değerlendirilmelidir. Bu çelişkinin bedeli ise çoğu zaman savaş, yoksulluk ve toplumsal acılar olarak ödenmektedir.
Canetti’nin anlattığı körleşme bir süreç, Saramago’nun anlattığı körlük ise bu sürecin toplumsal sonucudur. Canetti, insanın kendi düşüncelerine ve doğrularına kapanarak gerçeklikten uzaklaşmasını; Saramago ise vicdan, dayanışma ve ortak sorumluluk duygusunun zayıfladığı bir toplumun nasıl çözülebileceğini gösterir.
Bu uyarı bireyler, devletler, kurumlar ve küresel düzen için de geçerlidir. Silahlanma yarışı, güvenlik kaygılarının insanî değerlerin önüne geçmesi ve uluslararası ilişkilerde gücün haklılıktan daha belirleyici hâle gelmesi, siyasal körlüğün küresel boyutlarını ortaya koymaktadır. Güç denetlenmediğinde araç olmaktan çıkarak kendi varlığını koruyan bir amaca dönüşmekte; böylece haklı olanın değil, güçlü olanın sesi daha fazla duyulmaktadır.
Benzer bir sorun sağlık alanında da görülmektedir. Bilimsel gelişmeler insan hayatını koruma imkânlarını artırırken, sağlık hizmetleri ve ilaç üretimindeki ekonomik çıkarlar; kamu yararı, erişim ve eşitlik sorunlarını gündeme getirmektedir.
Devletlerin güvenlik adına barışı, kurumların çıkar adına insanı, toplumların ise kısa vadeli kazançlar uğruna geleceği ikinci plana atması da bir körleşme biçimidir. Üstelik bu körlük bulaşıcıdır: Bir kişinin, kurumun veya devletin duyarsızlığı zamanla daha geniş bir toplumsal davranış biçimine dönüşebilir.
Kalıcı körlük, gerçeği gördüğü hâlde onu değiştirmek için sorumluluk hissetmemektir. Canetti, Saramago ve Cehov’un farklı biçimlerde dile getirdiği ortak uyarı, “Bilgi insanı kendiliğinden bilgeleştirmez, güç onu kendiliğinden adil kılmaz.” anlayışıdır. İnsan, kendi doğrularını sorgulayabildiği, başkalarının hayatlarını anlayabildiği ve onların acılarını kendi sorumluluğunun bir parçası olarak görebildiği ölçüde gerçekten “görebilir”.
Gördüğümüz hâlde anlamayı, bildiğimiz hâlde sorgulamayı ve tanık olduğumuz hâlde sorumluluk almayı neden bırakıyoruz?
Körleşmeye karşı en güçlü mücadele; daha dikkatli bakmayı, daha çok konuşmaktan önce daha iyi dinlemeyi ve gücü insanın, çıkarı adaletin, bugünü geleceğin önüne koymamayı öğrenmektir.
Çünkü insan önce anlama ve hissetme kabiliyetini kaybeder. Önce körleşir, sonra kör olur.