Bülent Bey, Bülent Keskin kimdir, kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
İlkokul Öğretmeni bir baba ile Ebe bir annenin üç oğlundan birisi olarak dünyaya geldim. İlk çocukluk yıllarım Manisa’nın Saruhanlı ilçesinde geçti. İlkokul ve Ortaokulu Konya’nın Kadınhanı ilçesinde okudum. Lise tahsilim yatılı olarak Konya Atatürk Sağlık Meslek Lisesinde, Üniversite tahsilime ise Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümünde devam ettim. Sonra aynı üniversitede sosyal bilimler alanında yüksek lisans da yaptım.
Yazma serüveniniz nasıl başladı? Bunun bir okuma serüveni herhalde vardır. Yazmaya nasıl başladınız, ilk adımı atmanız nasıl oldu? Anlatmak ister misiniz?
Yazma serüvenim; okumalarım neticesinde başladı desem yanlış olmaz. Ben biraz şanslıydım denebilir, çünkü rahmetli babamın ilkokul öğretmeni olması ve evimizde kitapların bulunması bazı hususları muhakkak ki kolaylaştırdı. Kitaplarla ilk olarak evimizde karşılaşmam, ilçe kütüphanesindeki eserleri alıp okuyabilmem, dahası okumak istediğim bazı eserlere de babamın sayesinde ulaşabilmem, düşünce yapımın gelişmesinde önemli etkenlerden olmuştur. Liseyi yatılı okulda okurken okulun kütüphanesi ve etüt saatleri de okumak isteyenler için ayrı bir imkân sağlıyordu. Dahası harçlıklarımızdan ayırdıklarımızla kitapçıları dolaşıp kitap almak da en büyük keyiflerden birisiydi.
Yazma hususuna gelince, bu da okumakla birlikte ve zaman içerisinde bazı hususları kâğıda aktarma hissiyle ortaya çıktı diyebilirim. Tabii ki okuma-yazmayı öğrendikten sonra sanırım ortaokul yıllarından itibaren hep birtakım hususlar hakkında yazılar yazıyordum. İlk gençlik yıllarında bunların muhteviyatı ve derinliği de değişmişti. Üniversite yıllarımda ve sonrasında da karalamalarım sürmüşse de okumalarım daha da fazlalaşmıştı. İnsan okudukça ve düşünüp tefekkür ettikçe kafasından geçenleri muhakkak ki bir yerlere aktarmak istiyor. Bunu sözle ifade etmeyi seçebilse de yazıya dönüştürmek en kalıcı olanı. Bunları edebi bir eser haline getirmek ise sonraki nesillere ulaştırma düşüncesinin eyleme geçmiş hâli olarak düşünülebilir. İlk romanım Gönül Alan’ı yazana kadar pek çok yazım farklı yerlerde yayınlanmıştı, ama anlatmak istediklerim başka hususlar olmalıydı ki böyle bir roman yazmak istemiştim. Hayatın içindeki hüznü, sevgiyi, aşkı, ayrılığı ve insana dair pek çok hissi sözcüklere dönüştürüp okurun ruhunu etkilemek, bunların ne kadar da önemli olduğunu hissettirmek istemiştim. Edebi eser olarak Edebiyat Dünyasına ilk adımı atmam böyle oldu desem sanırım yeterli olacaktır.
İlk yazdığınız kitap ve sonrakiler?
Yayınlanan ilk kitabım biraz önce dediğim gibi Gönül Alan adını verdiğim romanımdı. Hayatın içinde hüzünle yaşanabileceğini de vurguladığım bu romanımdan sonra bunun devamı niteliğinde, ama ayrı da okunabilecek olan Gönül Veren’i kaleme almıştım. Hüzünlü bir hayatı anlatırken okurların roman kahramanlarının yaşadıkları hisleri yaşıyormuşçasına duygularının farkına varmalarını amaçlamıştım. Bunu Hüzün Kaldı Geriye takip etti. Konya ve Kars ölçeğinde bu güzide şehirleri anlatırken bir Ebe ve Sağlık Memuru’nun hayatları çerçevesinde farklı bir kurgu oluşturmuştum. Dünyanın Ortasındaki Şehbal romanımda Akşehir’den kaçırılıp Berlin ve Kopenhag’da sergilenen Türk-İslam sanat eserleri olan iki sandukayı konu olarak ele alsam da iki farklı aşk kurgusuyla bambaşka bir kurguya dönüşmüştü. Yüreğimi Yaktıkları Sene 1915, Van’daki ikinci Ermeni İsyanı sırasında neler yaşandığını anlatmak maksadıyla kaleme aldığım eserimdi. Tehcirin yapılma sebeplerinden birisini romanlaştırmıştım. Çalın Davulları, Selânik’te başlayıp İzmir’e kadar uzanan bir muhacir ailesinin yaşadıklarını, dramlarını anlatmak isteğiyle kaleme almış, adıyla aynı türküyü de romanıma isim olarak seçmiştim. Birbirine benzer iki şehrin kaderinin de aynı şekilde olduğunu da gaye edinmiştim. Bayatkulu’nun Sırrı, iki farklı zaman diliminden bir vakte doğru giden iki farklı ama aslında birbiriyle doğrudan ilintili kurguya sahip bir romanım. Anadolu’nun ortasına yakın bir ilçenin yamaçlarına kurulduğu Bayatkulu Dağı’nın zirveye yakın bir yerindeki bir türbeden ötürü kurguladığım, ama bir İstanbul’a, bir Bağdat’a, bir Anadolu’nun pek bilinmeyen bir köşesine uzanırken okurları meraklandıracak bir konuya sahip. Serencam, Rodos’ta başlayan ve Anadolu’nun batısında devam eden, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın, zalim ile mazlumun, gerçek ile hayalin ve kazanmak ile kaybetmenin serencamını okuyacağınız bir dönem romanı. Meriç’in Suları Kanayınca, 1913’ün ilkbaharında Meriç kenarındaki köylerde Rum çeteleri, Ermeni komitacıları ve Bulgar askerlerinin hep birlikte yaptıkları Türk soykırımını anlatmak maksadıyla yazmıştım. Annem Gelince Aklıma, biraz biyografik biraz hisli ama farklı kurgusuyla merak içerisinde okunabilecek bir romanım olarak karşınıza çıkıyor. Ağustos Soğuğu, seferberlik sırasındaki yaşanmış olaylar çerçevesinde yazdığım ve kitaba adını veren aynı isimli bu hikâye ve diğerlerinden oluşan bir çalışmam. Gönlümün Güvercini ise Kitapyurdu okur ödüllerinin hikâye dalında 2023 sıralamasında 14’üncü sıraya girmiş bir hikâye kitabım. Zamanın Behrinde, bizzat yaşlı kişilerden dinlediğim masalları derleyerek ve biraz daha genişleterek kaleme aldığım bir eser. Kumrular Ağlar İçimde, Büyük Taarruz Planlarının yapıldığı Akşehir’de neler yaşandığını, yaşlıların, kadınların neler yaptığını anlatmak maksadıyla kaleme aldığım bir dönem romanı. Hoca Nasreddin, adı üstünde Nasreddin Hoca ile ilgili alanındaki son yıllarda yazılmış tek romandır denilebilir. Nasreddin Hoca’yı gerçekler, fıkraları ve hayat çizgisi nispetiyle kurgulayarak kaleme almıştım. Masum, romanımda Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in dramını kurguyla okurlara ulaştırmayı planlamıştım. Samangan Kurdu Azad Bek, romanımın konusu da Afganistan’ın kuzeyi ama aslında Güney Türkistan olan bölgede, Rus işgaline karşı savaşan Türk mücahidi Azad Bek Kerimi’yi bilmeyenlere tanıtmaktı. Azad Bek, nüfusunun yüzde kırk beşi Türk olan Afganistan’daki Türk varlığını dünyaya duyuran Türk kahramanıdır. Kırmızı Kar, Anadolu’nun ortasındaki küçük bir köyde bir ailenin yaşadıklarının kaleme alınmış hâlidir. İstiklal Uğruna, Yunan işgali sırasında Eşme’de yaşananları, Eşme Müftüsü Ahmet Nazif Efendi önderliğinde başta Kuvayı Milliye Müfrezeleri’nin nasıl oluşturulduğunu, Yunanların zalimliklerini gerçek olaylara dayanarak anlatmaya çalıştığım romanımdır. Cantemir, Kafkasya’dan Rusların baskısıyla göçmek zorunda kalan bir Karaçay Türkü ailenin ve yalnız başına kalan küçük Cantemir’in hayatını anlatırken İstanbul’a, Berlin’e, Köln’e, Enver Paşa’ya, Talat Paşa’ya ve daha birçok vatanseverin şehadetine kadar uzanan kurgusuyla bambaşka bir eser olarak karşınıza çıkıyor. Ziya Bey romanımda ise büyük Türk Mütefekkiri Ziya Gökalp’ın hayatını roman kurgusuyla anlatmaya çalıştım. Fikirlerini, yaşadıklarını, mücadelesini, sıkıntılarını ve onunla birlikte ailesinin de hangi cenderelerden geçtiklerini anlatmaya gayret ettim.
Geri dönüşler oldu mu? Olumlu, olumsuz? Bunlar sizde nasıl bir etki bıraktı?
Her kitabım için geri dönüşler oluyor tabii ki! Okurlar genellikle olumlu ifadeler kullanıyorlar. Belki nezaketen böyle diyorlar belki de söyleyeceklerini çok önemli bulmadıklarından ifade etmek istemiyorlar, orasını bilemiyorum. Beni en çok mutlu edenler ise satır aralarına gizlediğim bazı ifadeleri gören, fark eden okurların olması. Kitaplarımda didaktik öğeleri kullanmaya ve bunları kurgu içerisinde belirtmeye özen gösteririm. Bu sayede okurlar hem edebi bir eser okurken hem de çok fazla bilmedikleri konular hakkında da az da olsa bilgi sahibi olabiliyorlar. Mesela bazı okurlar kendilerinden birtakım şeyler bulduklarını ifade ediyorlar. Mesela duygu yoğun kitaplarımdan olan Gönül Alan ve Gönül Veren’i okuyan okurlardan bir kısmının ‘Bu romanda benim yaşadıklarımı anlatmışsınız!’ dediğinde ilk anda şaşırmıştım ama düşününce aslında insanların daha doğrusu ruhunun farkında olan, sevmeyi, sevilmeyi bilen insanların birbirlerine benzer hadiseler yaşayabildiklerini düşünmüştüm. Çünkü ne o kişilere ne de yaşadıklarına dair hiç bilgim yoktu.
Mesela Samangan Kurdu Azad Bek kitabım, belki de dünyada en çok yere ulaşan romanım oldu diyebilirim. Güney Türkistanlı öğrencilerin bulunduğu bir konferansta onlarla konuşmak, eserimin oralara kadar götürüldüğünü duymak benim için memnuniyet vericiydi. Değişik amaçlar güden kişiler tarafından ismi unutturulmaya çalışılan bu Türk kahramanını insanların tanımaları için yazdığım eser sebebiyle memnuniyetlerini söylemeleri ise oldukça hoş duygular yaşatmıştı. Şehit Azad Bek’in ailesinden bana ulaşanlar oldu ki bu da çok önemliydi benim için. ‘Şehit Azad Bek’in hayatıyla ilgili bir roman yazmanız sebebiyle ailemizi onurlandırdınız’ sözünü duyduğumda çok duygulanmıştım.
Yüreğimi Yaktıkları Sene 1915 romanımla ilgili olarak bir köy okulunda görev yapan bir öğretmenden gelen bir e-postada kendi ailesinin de Ermenilerce katledildiğinden bahsederek bu eserinizi öğrencilerime muhakkak okutacağım sözünü duymak da güzeldi.
Örnekleri daha da çoğaltabilirim ama bu kadar söylesem kâfi gelir sanırım.
Biz kitaplı bir milletiz. Ama bugün sanki cep telefonlu bir millet haline geldik? Manzarayı nasıl görüyorsunuz? Kitaba yönelmek için sizce neler yapılabilir?
Şahsi kanaatim vaziyetin hiç de iyi olmadığı yönündedir. Teknolojinin gelişmesiyle ondan faydalanmak muhakkak ki iyidir. Lakin teknolojinin kölesi veya kuklası olmak başka bir şeydir. İnsan, okuduğu ve düşündüğü zaman hem hayatın hem de pek çok şeyin farkına varır. Ruhunun farkına varır. Bu olmadığında ise sadece fizyolojik ihtiyaçlarına göre davranan bir canlıdır sadece. Size şöyle bir itirafta bulunmam gerekirse üniversite tahsili gören bir fert olarak hayata dair bildiğim pek çok şeyi okuduklarımdan öğrendim. Üniversitede veya herhangi bir öğretim kurumunda öğrendiklerimle kalsaydım ne bu yazdıklarımı yazabilir ne de kendi dünyamı oluşturabilirdim. Bence okumak tahayyül bile edilemeyecek bir dünyaya doğru yol almasını sağlar insanın! Sonrasındaki düşünme ve tefekkür ise insan olduğunun farkına vardırır.
Okumanın yeniden insan hayatına girebilmesi için öncelikle ailenin buna dâhil edilmesi gerekir. Anne, baba, kardeş okumazsa bunları gören diğerleri de okumaz. Okulda öğretmen, işte arkadaş, çevrenizde insanlar okumazsa siz de okumazsınız! Okumadığınız müddetçe de toplum olarak hep geriye doğru gidiş söz konusu olacaktır. Bence en azından bir okuma seferberliği başlatıp, insanlara okumanın neden gerekli olduğunu fark ettirmek gerekir. Okul çağındaki çocuklardan başlamak üzere, birlikte okuma dersleri, okuduklarını kendi ifadeleri ile anlatma gibi metotlar uygulanabilir. Okumanın ne kadar kıymetli olduğu, hatta yemek içmekten bile daha fazla ve gerekli olduğu şuuru verilmelidir. Ayrıca okumayı tahsille karıştırmamak da gerekir. İnsan için her ikisi de elzemdir.
Üzerinde çalıştığınız ya da çalışmayı düşündüğünüz bir proje/kitap var mı?
Tabii ki var. Çünkü yazacak o kadar çok konu var ki insan hangisine başlayacağına karar veremiyor. Vaktimiz belli bir düzeyde ve bunu ona göre kullanmak gerekiyor. Hazırladığım ve basılmak için bekleyen iki romanım var. Birisi Sakarya Muharebelerinde neredeyse son ferdine kadar şehadet şerbetini içmiş Giresun Gönüllüleri ve onların kumandanı Tirebolulu Alparslan ile ilgili. Diğeri ise Nejdet Sançar’ın fikirleri sebebiyle 1944’de yaşadıkları ile ilgili. Bunların yanı sıra özellikle İkinci Mahmut dönemini anlatmayı planladığım bir roman projem daha var. Aslında bir de nehir söyleşi projemiz olacak ama bunu ne zaman yapabileceğimizi tam kestiremiyorum.
Eklemek istediğinizi ya da Uyanış Dergisi okuyucularına vereceğiniz bir mesaj olur mu?
Kitaplarıma ilginiz sebebiyle ve bu güzel söyleşi için size şükranlarımı sunuyorum. Hep söylüyorum ama burada da söylememde herhangi bir beis olmayacağını düşünüyorum. Bizlerin okumayı hayatımızın bir parçası hâline sokmamız gerekiyor. Bunu yapmazsak tahsili olmuş, ama düşüncesi gelişmemiş insan yığınları hâline gelmemiz kaçınılmaz olacaktır. Yeter ki insanlar okusunlar, bir gün mutlaka düşünmeye de başlayacaklardır. Son olarak da bir dua da bulunayım; İnşallah bir gün herkes okuma iptilasına tutulur!
Kıymetli okurları sevgi ve saygıyla selamlıyorum…
Bülent Bey, bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ediyorum, çalışmalarınızda başarılar diliyorum