Devleti Soyan Soyana…

Feyyaz İRFAN

Uyanış Dergimizin 37. Sayısında “KANUN KILIFLI MAĞDURİYETLER: BU KAÇINCI SOYGUN?” başlıklı yazımızla sorumuzu sormuş; 1980’lerden bugüne bankerlik sistemiyle, özel finans kuruluşlarınca ve farklı ad ve yöntemlerle küçük tasarruf sahiplerinin nasıl soyulduğu üzerinde durmuştuk.

Bu yazımızda; Ülkemde vatandaşın parasına göz dikenlerin sonu ne zaman gelecek? sorusunu sorarak, Borsa İstanbul’da kendi iç denetiminin yanında, SPK, MASAK, BDDK ve Devlet Denetleme Kurulu (DDK) olarak dış denetim kuruluşlarının gözleri önünde küçük yatırımcıları 20 milyar Dolar soyanların ve tutuklananların bazılarının isimlerini vererek sürece ilişkin yürüyüşü değerlendirmek istiyorum.

Yazımızı kaleme aldığımızda 85 kişinin tutuklandığını ve önceki SPK Başkanı İbrahim Ömer GÖNÜL’ün şüpheli olarak ifadesinin alındığını biliyoruz.

Burada asıl üzerinde durulması gereken mesele yalnızca fon dosyasında kimin olduğu ve ne yaptığı değildir. Asıl mesele; yukarıda belirttiğimiz devletin denetim mekanizmalarının neden zamanında müdahale etmediği, iktidara yakın olmanın ekonomik ilişkilerde nasıl bir avantaj sağladığı ve ortaya çıkan faturanın neden yine vatandaşa çıkarılma ihtimali olduğudur.

Fon Dosyasında Taşlar Yerinden Oynuyor

Tasfiye edilen 131 fon kapsamında çok sayıda kişinin gözaltına alınması, bazı banka ve faktoring şirketlerinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmesi ve mağdur sayısının 455 bin 758 olması meselenin boyutunun büyük olduğunu gösteriyor.

Kamuoyuna yansıyan değerlendirmelerde, yaşanan süreç nedeniyle yatırımcıların ellerindeki varlıklarda ve borsadaki şirketlerin toplam değerinde çok büyük kayıpların (90 milyar Dolar) meydana geldiği ileri sürülüyor.

Rakamlar konusunda farklı hesaplamalar yapılabilir. Fakat değişmeyen gerçek şudur: Finansal sistemde güven sarsıldığında, bunun bedelini yalnızca sistemdekiler değil, milyonlarca vatandaş ödemektedir.

Asıl Skandal: Devlet Neden Önceden Müdahale Etmedi?

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 11 ay önce fon piyasalarındaki manipülasyonlara dikkat çektiğine ilişkin açıklamalar kamuoyuna yansımıştı.

Öyleyse sorulması gereken soru basittir: Eğer tehlike daha önce görülmüşse, neden gerekli müdahale zamanında yapılmadı?

Devletin görevi yalnızca suç ortaya çıktıktan sonra soruşturma başlatmak değildir.

Devletin görevi, vatandaşın parasını emanet ettiği finansal sistemin başında güçlü bir denetim mekanizması kurmak; risk büyümeden müdahale etmek ve kim olursa olsun kurallara uymayanlara engel olmaktır. Çünkü geciken adalet, adaletsizliktir.

İktidara Yakın Olmak Ayrıcalık Mıdır?

Fonlarla ilgili tartışmaların bir başka boyutunu ise bazı şüpheli kişi ve şirketlerin iktidar çevreleriyle

olan ilişkilerine yönelik iddialar oluşturuyor. Hali hazırda gözaltına alınan ve tutuklananların isim ve görevleri oldukça dikkat çekicidir.

  • Emre Alkin: Kapatılan Tera Yatırım Menkul Değerler AŞ (TERA) yönetim kurulu üyesi. Kim bu? Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Kurulu Üyesi…
  • Kerem Alkin: Tera yönetim kurulu üyesi. Türkiye’nin OECD Daimi Büyükelçiliğine Sayın Cumhurbaşkanı tarafından atanmıştı. Varlık Fonu ve Halkbank’ın yönetiminde.
  • Emre Tezmen: Tera Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı, Fatma Betül Sayan KAYA’nın aile dostu…
  • Erkan Kilimci: Tera’nın Başkan Vekili ve Genel Müdürü. Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı. 200 TL’nin üzerinde imzası var.
  • Fecir Alptekin: Tera’nın Yönetim Kurulu Üyesi, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Üyesi.
  • Serdar Turan: Kapatılan Pusula’nın Yönetim Kurulu Başkanı, eski AK Parti Gençlik Kolları Başkanı.
  • Abdülkadir Özkan: Tera’nın Yönetim Kurulu Üyesi, Başbakanlık eski Başdanışmanı, Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda eski basın müşaviri…

 

Liste böyle uzayıp gidiyor…

 

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta: Bir kişinin herhangi bir siyasi partiyle, siyasetçiyle veya iktidar çevresiyle ilişkisinin bulunması tek başına suç işlediği anlamına gelmez.

Ancak kamuoyunun sorduğu soru da son derece önemlidir: Siyasi nüfuz ile ekonomik çıkar arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Eğer bir ülkede vatandaş, “Bunlar iktidara yakın olduğu için mi bu kadar rahat hareket edebildi?” diye soruyorsa, devletin yapması gereken; bu soruya öfkelenmek değil, şeffaf biçimde cevap vermektir. Diğer türlü, Sadi Şirazi’nin o meşhur sözü akla gelir: “Hükümdar yol vermezse eşkıya kervan basmaz.”

İki Saatte Değişen Karar

Kamuoyuna yansıyan haberlerde, fondan 2,2 milyar TL kazanan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül KAYA’nın yanı sıra yine Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın, Adil Katılım Bankasının sahibi olan oğlu M.Yazıcı’nın mal varlığına tedbir ve yurtdışı çıkış yasağı konması kararının, iki saat sonra kaldırılması oldukça düşündürücüdür…

İşte tam da burada devlet yönetiminin en önemli ilkelerinden biri devreye giriyor: Şeffaflık…

  • Bu karar neden alındı?
  • Neden değiştirildi?
  • Hangi hukuki gerekçeyle değiştirildi?
  • Kim talep etti?
  • Hangi makam devreye girdi vb.?

Bu soruların cevabı açıkça verildiğinde kamuoyundaki soru işaretleri de ortadan kalkacaktır. Aksi halde bu karar değişikliği toplum zihninde kuşku bırakır. Şeffaflık yoksa şüphe vardır, güven yoktur.

Siyaset İle Ticaret Arasındaki Çizgi

Türkiye’nin yıllardır çözemediği meselelerden biri de siyaset ile ticaret arasındaki ilişkinin sınırlarıdır.

Siyasetçinin, iktidara yakın bürokratın çevresinin ticari faaliyette bulunması elbette yanlış ve yasak değildir. Sorun: Kamu gücü ile özel çıkar arasında bir bağlantı kuruluyor mu?

Kamu bankasından kullanılan kredi kamu açısından önem taşır. Fonların yönetimi kamu denetimi gerektirir. Devletin verdiği ruhsat, izin ve tahsisler kamu gücünün sonucudur.

Dolayısıyla vatandaşın sorduğu soru çok nettir: Kamu gücü kimin için ve nasıl kullanılıyor?

Eğer kamu kaynakları, kamu bankaları, fonlar, ihaleler, ruhsatlar, imtiyazlar veya kamuya ait ekonomik fırsatlar belirli çevrelere sistematik biçimde aktarılıyorsa, burada kamu yönetiminin hesap vermesi gerekir. Çünkü;

  • Devletin malı, iktidar partisinin malı değildir.
  • Devletin kasası, siyasetçinin kasası değildir.
  • Kamu bankası, iktidarın özel finans kuruluşu değildir.
  • Kamu ihalesi, siyasi yakınlığın ödülü değildir.

Bunlar demokrasinin en temel kurallarıdır.

Menderes’in Oğlu İle İlgili Anekdot

Bu noktada merhum Başbakan Adnan Menderes’in oğlu hakkında anlatılan bir anekdot hep hatırlanır.

Menderes’in oğlu iki arkadaşıyla şirket kurarak ticaret yapmak istediğinde babası buna sıcak bakmaz ve oğluna, “Beni alıp beni satacaksınız” anlamına gelen bir tepki gösterir.

Anekdotun taşıdığı mesaj önemlidir: Siyasi makam, aile fertlerine ticari imtiyaz sağlama, servet oluşturma aracı olmamalıdır.

Çünkü siyasetçinin ailesinin yaptığı ticaret kamuoyunda “Acaba kamu gücü burada etkili oldu mu?” sorusunu çağrıştırır. Demokrasilerde yalnızca hukuka uygunluk değil, çıkar çatışması görüntüsünden kaçınmak da önemlidir.

Faturayı Kim Ödeyecek?

Gelelim meselenin en can alıcı noktasına…

Fonlar tasfiye ediliyor. Kuruluşlar TMSF’ye devrediliyor. Yüzbinlerce yatırımcı mağdur. Piyasalar sarsılıyor. Şirket değerleri düşüyor. Milyarlarca liralık zarar iddiaları ortaya atılıyor. Ve kamuya maliyeti söz konusu…

Burada vatandaş haklı olarak soruyor: “Benim hiçbir dahlim olmayan bir yolsuzluğun veya kötü yönetimin faturasını neden ben ödeyeyim?”

İşte vatandaşın asıl korkusu burada başlıyor. Çünkü Türkiye bunu daha önce defalarca gördü.

  • Kazanç özel… Zarar kamu!
  • Vurgun şahsın… Fatura milletin!

Böyle devlet yönetimi olmaz… Eğer ortada kamu zararı varsa, devletin ilk görevi bu zararın sorumlularını belirlemek ve hukuk çerçevesinde zararı sorumlularından tahsil etmektir.

Vatandaşın vergileri, başkasının yaptığı usulsüzlüğün, soygunun ve vurgunun sigortası değildir.

Devletin Gücü, Denetim Gücüdür

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, güçlü ve bağımsız denetim mekanizmalarıdır.

Yatırımcı vatandaş, parasını yatırdığı kurumun devletin denetiminde olduğunu ve yöneten kişinin de kime yakın olduğunu değil, işinde hangi kurallara tabi olduğunu bilmek ister.

Siyasetçi de toplumun güvenini korumak istiyorsa, yakın çevresindeki ekonomik ilişkilerin hesabını vermekten kaçınmamalıdır. Çünkü kamu görevi, kişiye ve ailesine ekonomik ayrıcalık sağlama makamı değildir.

Diğer taraftan, Fon Vurgunu ile ilgili geç de olsa DDK görevlendirilmiştir. Ancak DDK’nın başkanının, Borsa İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak görev yapmış olması denetimi şaibeli hale getirebilir.

Zira görev yaptığı kurumu ve dönemi denetlemekle görevlendirilen kişi ne kadar objektif denetim yapacaktır?

Sonuç ve Değerlendirme

Fon dosyasında yargı neyi ortaya çıkaracak, bunu soruşturmanın sonucuyla göreceğiz. Kim suçlu, kim değil; buna mahkemeler karar verecek. Ancak, bu soygunda unutulmaması gereken;

  • Mesele yalnızca bir fon dosyası değildir.
  • Mesele, devlet ile sermaye arasındaki ilişkinin sınırlarının yeniden çizilmesidir.
  • Mesele, siyasi iktidara yakınlığın ekonomik ayrıcalığa dönüşüp dönüşmediğidir.
  • Mesele, denetim kurumlarının gerçekten bağımsız ve etkin çalışıp çalışmadığıdır.
  • Mesele, kamu zararının kim tarafından ödeneceğidir.
  • Ve en önemlisi mesele, bu ülkede vatandaşın devlete olan güvenini kim koruyacaktır?

Türkiye’nin ihtiyacı; kim olursa olsun soyguna, yolsuzluğa, kamu zararına ve çıkar çatışmasına geçit vermeyecek bir hukuk ve denetim sistemi kurmaktır.

Çünkü devletin itibarı, yalnızca güçlü görünmesiyle değil; güçlüye de güçsüze de, zengine de fakire de aynı hukuku uygulamasıyla ölçülür.

 

Related posts

BAŞYAZI: Kamu görevi bir mülkiyet değil emanettir #38

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti İlelebet Yaşamalıdır

Üstü Örtülü Saadet Zinciri Fon Krizi