Ali RIZA
Hz. Muhammed’i sevmek ve ona bağlı olmak, İslam inancının bir gereğidir. Bu inancın temeli ise tevhittir. Hz. Muhammed’eyönelik sergilenecek her türlü sevgi ve bağlılık ifadeleri bu ilke ile sınırlıdır.
Hz. Muhammed beşer üstü bir varlık olmadığı gibi sıradan bir insan da değildir. Ona duyulan sevgi ve bağlılığın sınırlarını belirlemede bu iki temel nokta önemlidir. Ancak asıl belirleyici olan, şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Hz. Muhammed’in konumunu doğru anlamak, Allah’ın ona verdiği görevleri doğru kavramakla mümkündür. Onun yerini yanlış değerlendirmek hem inanç açısından hem de yaşam biçimi bakımından çeşitli sapmalara yol açabilir.
Hz. Muhammed’i beşer üstü bir varlık olarak görmek, onu örnek almayı imkânsız hale getirir. Öte yandan, onu sıradan bir insan olarak görmek, örnek alınmasını gereksiz sayma gibi bir yanlışa sürükler.
Her şeyden önce, Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e verdiğitebliğ (Kur’an’ı aldığı gibi aktarma) ve tebyin (Kur’an’ı açıklama) görevleri ona duyulan sevgi, itaat ve bağlılığı zorunlu kılmaktadır. Bubağlılık, Allah rızası için ve O’nun emri doğrultusunda olmalıdır. Bu bağlamda, Hz. Muhammed’e bağlılığın ölçüsü ve sınırıyla ilgili naslar; inanç, sevgi ve ittiba (ona uyma) olmak üzere üç ana başlık altında ele alınabilir.
A. İnanç Açısından Hz. Muhammed’e Bağlılığın Ölçüsü
Kur’an, Hz. Muhammed’i bize; alemlere rahmet olarak (Enbiya, 21/107.), bütün insanlığa gönderilmiş en üstün ahlaka sahip,(Kalem, 68/4.), müminlere öz canlarından daha yakın(Ahzab, 33/6.), ümmetine son derece düşkün (Tevbe,9/128.), (Kehf, 18/6.), (Şuara, 26/3.), müjdeci, (Ahzab, 33/45.46.), keyfine göre konuşmayan (Necm, 53/3-4.), beşer (İsra,17/93.), (Kehf, I8/110.), (Fussilet, 41/6.), görev ve yetkileri sınırlı (Enfal, 6/50.), (Yunus,10/49.), diğer insanlar gibi Allah’ınemir ve nehiylerine karşı itaatle mükellef(Araf,7/6.) görevini adaletle, tam ve eksiksiz bir şekilde, hiçbir karşılık almadan yerine getiren, (Enbiya, 21/109.),(Yusuf,12/104.),(Furkan, 25/57.), (Sebe(34/47.), (Şura, 42/23.) Allah’ın bir elçisi(Al-i İmran,3/144.) olarak tanıtmaktadır.
Hz. Muhammed, hayatı boyunca putperestliğe ve şirke karşı mücadele etmiş, her defasında kendisinin bir “kul” olduğunu belirtmiştir. Vefatından sonra kabrinin bir tapınak haline getirilmemesi için Yüce Allah’a dua etmiş ve müminlere bu konuda emirler vermiştir.Hz. Muhammed de bizler gibi bir insandır. Kur’an’ın deyimiyle “Allah’ın kulu ve elçisidir.” (AI-i İmran,3/144.), (Kehf18/110.), (Feth, 48/29.)Peygamberlerin kabirlerini tapınak haline getiren Yahudi ve Hıristiyanlara Allah’ın lanet ettiğini belirtmiştir. Nitekim Hıristiyanlar peygamberlerine ilah derecesinde tâzim göstererek onu mâbud kabul etmişlerdi. (Maide, 5/73-75.)
Halbuki bütün insanlık sadece Allah’a ibadet etmekle emrolunmuştu (Beyyine, 98/5.). Yalnız Allah’a tapınmayı, yalnız O’na kulluk etmeyi emreden bu din (Fatiha,1/5.) O’na eş koşmayı şiddetle yasaklamıştır ve bunu şirk olarak nitelendirmiştir. (Nisa,4/36.)
Peygamberler dahil hiçbir beşere tapınmak ve ibadet etmek caiz ve meşru değildir. Aynı şekilde itaat göstergelerinden biri olan secdede Allah’tan başkası için caiz ve meşru kabul edilmemiştir. Buna binaen dualarda da bir şey istenirken peygamberlerin şahsından değil bizzat Allah’tandilenmelidir.(Ahkfaf,46/5.), (Mümin,40/ 60.)
Yüce Allah, insanlara, peygamberlerin beşer olduklarını, melek olmadıklarınıdiğer insanlardan en önemli farkın, “peygamberlerin vahiy almaları”(Kehf, 18/110.) olduğunu ısrarla belirtir. Hz. Muhammed’in vefatı neticesinde dehşete kapılan Hz. Ömer’in o an, “Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?” (AI-i İmran,3/144.) ayetini hatırlayamayıp; “Allah’ın Resulü ölmedi. Münafıkların kollarını ve bacaklarını kırıncaya kadar da ölmeyecektir!” şeklinde haykırdığı rivayet edilir. Bunu duyan Hz. Ebu Bekir minbere çıkarak, “Kim Allah’a ibadet ediyorsa muhakkak ki Allah Hayy’dır; O ölmez. Ama kim Muhammed’e tapıyor, ona ibadet ediyor idiyse, bilsin ki o, ölmüştür”, dedi ve arkasından da“Muhammed ancak bir resuldür…” ayetini okudu.
Hz. Muhammed’e duyulan sevgi, bağlılık ve itaat, tevhit inancını zedelememelidir. Peygamberleri birer elçi olarak görülmeli, onlara bu elçi sıfatlarıyla itaat edilmelidir. Bu nedenle, peygamberlere insanüstü sıfatlar yakıştırmak hem doğru değildir hem de tevhit inancına aykırıdır. Peygamberlerin ilahlıkta hiçbir payı olmadığı bir gerçektir. Zaten hiçbir peygamber böyle bir iddiada bulunmamış, aksine sadece insan olduklarını ve Allah’tanaldıkları mesajı iletmekle görevli olduklarını açıkça belirtmişlerdir. İlk peygamber Hz. Âdem’denson peygamber Hz. Muhammed’ekadar tüm peygamberlerin yaptığı da bundan ibarettir. Bu yüzden, peygambere duyulan sevgi ve bağlılık, tevhit inancına uygun olmalıdır.
- Sevgi Açısından Hz. Muhammed’e Bağlılığın Ölçüsü
Hz. Muhammed’e sevgiyle bağlı olmak, İslam’ın temel unsurlarından biridir. Bu sevginin ölçüsü ise Kur’an ve sünnet çerçevesinde belirlenmiştir. Gerçek sevgi, sadece sözde değil, fiiliyatta da kendini gösterir. Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran, 3/31.) Bu ayete göre, Hz. Muhammed’e olan sevginin göstergesi, onun sünnetine uymak ve hayatımızı ona göre şekillendirmektir.
Hristiyanlar Hz. İsa’yı Allah için değil bizzat kendi zatı ve şahsiyeti için sevdiklerinden gerçek manada Yüce Allah’ı ve Hz. İsa’nın Allah tarafından olan tebligatın tanımamışlardı. Yahudiler de Hz. Musa’nın risalet sıfatından ziyade şahsiyetine ısrar etmiş ilahlık isnat etmişlerdi. Böylece sevgide ifrata düşerek peygambere olan sevginin, itaatin ve bağlılığın mahiyetinden uzaklaşmışlardı.
Hz. Muhammed, Hz. İsa ve diğer peygamberlere atfedilen ilahlık sıfatını ve çığırından çıkarılan tazim ve övmeleri reddeder, onların yüceltilmesinin aşırılığa kaçmasını sapkınlık olarak görürdü. Kendisi ise sadece vahiy ile diğer insanlardan ayrıldığını ve bir beşer olduğunu sık sık ifade etmiştir. “Ben de ancak sizin gibi bir insanım.” (Fussilet, 41/6.) ayeti de Hz. Muhammed’e ilahlık isnat edilmesini önleme gayretinden başka bir şey değildir.
Hz. Muhammed, peygamberlerinin mezarlarını mescit edinen Yahudi ve Hristiyanlara Allah’ınlanet ettiğini bildirmiştir. (Tirmizi, Salat, 121.) Böylece, peygamber sevgisinde ölçülü olunması ve tevhit ilkesinin korunması gerektiğine dikkat çekmiştir. Aşırı tazimin, önceki ümmetlerde olduğu gibi kendi ümmetini de putperestliğe sürükleyebileceğinden endişe etmiştir.Bu sebeple, ‘Onlar, içlerinde iyi bir kimse bulunduğunda ve o vefat ettiğinde, kabri üzerine bir mescit inşa eder ve içinde onun suretlerini tasvir ederler. İşte onlar, kıyamet gününde Allahkatında insanların en şerlileridir.’ buyurmuştur.” (Buhârî, Salât, 48.)
- Prensiplerine Uyma Açısından Hz. Muhammed’e Bağlılığın Ölçüsü
Sünnet, Hz. Muhammed’e izafe edilen söz, fiil veya takrir olduğuna göre; her söz, fiil ve takrire uymak gerekli midir?
Hz. Muhammed’in kavli sünneti, eğer ahkâm (hüküm koyma) ve teşrî (dini hüküm belirleme) maksadıyla söylenmişsebir delil teşkil eder. Ancak teşrî ile ilgisi bulunmayan ve vahye dayanmayan, yalnızca dünyevî bir amaçla söylenmiş sözler ahkâm açısından delil oluşturmaz. Dolayısıyla böyle bir niteliğe sahip sözlere uyma mecburiyeti yoktur.
Sünnete uymak Hz. Muhammed’dengelen her şeyi hiçbir ayrıma tabi tutmadan ve bağlayıcılık açısından hepsini aynı düzeyde görerek harfi harfine taklit etmek demek değildir. Çünkü özellikle günümüzde birçok Müslüman bağlayıcılık açısından farklılık arz eden sünneti hiçbir ayrım yapmadan Hz. Muhammed neyi nasıl yapmışsa onu aynen taklit etmenin sünnet olduğuna inanmaktadır. Kur’an’da ve hadislerde Allah ve Resul’üne itaat konusu tâbi olma, emri yerine getirme, örnek alma, yoluna uyma ve rehber edinme kavramları çerçevesinde işlenir.Bu kavramların ortak özelliği, taklide dayalı, şuursuz bir itaati değil; bilinçli ve gönüllü bir itaati ifade etmeleridir. Hz. Muhammed’in bağlayıcı olan davranışlarını diğerlerinden ayırt etmek gerekir.Ashab, Hz. Muhammed’e bir beşer ve resul (elçi) ayırımını yapıyor ve ona göre davranabiliyordu. Resul’e mutlak olarak itaat ediyorlardı. Bazen de onun verdiği kararlar karşısında kendi görüşlerini beyan etmekten çekinmemişlerdir. Çünkü sahabe kul Muhammed ile Resul Muhammed ayrımını yapabiliyordu. Onlara böyle davranmayı öğreten, müsaade eden bizzat Hz. Muhammed’di. Ashab bu ayırımı şu şekilde yapardı. Hz. Muhammed bir söz söylediğinde Ey Allah’ın Resulü ‘Bu Allah’tan gelen midir?’ diye sorarlardı. Eğer ‘Evet, bu Allah’tangelendir’ cevabı gelirse mutlak olarak itaat ederlerdi. Ama eğer ‘Hayır, bu Allah’tan gelen değildir’ cevabı gelirse gerektiğinde kendi görüşlerini beyan ederlerdi. Çünkü söylenen söz vahye dayalı (ayet) değildi. Bu şekilde davranırken de nihai kararın mutlaka Resulullah’a ait olduğu ve ona itaat etmeleri gerektiği bilinciyle hareket etmişlerdir.1
Fıkıh usulcüleri Hz. Muhammed’in fiilleri aşağıdaki kısımlara ayrılmaktadır:2
- Bağlayıcı olmayanlar:
Hz. Muhammed’inbir insan olarak yaptığı davranışları.Hz. Muhammed’in, yemek, içmek, oturup kalkmak, ticaret, ziraat ve savaş stratejileri gibi, dini bir amaç gütmeksizin insan olarak yaptığı davranışlar.Bu davranışlar dini bir hüküm koyma (teşri) amacı taşımaz. Çünkü bu tür konular onun peygamberlik görevinin bir parçası değil, kişisel bilgi ve tecrübelerinin bir sonucudur.Hz. Muhammed’in kendisi de bu davranışlarını bağlayıcı olarak kabul etmiyor ve insanları bunlara uymakla mükellef tutmuyordu. Örneğin; Hz. Muhammed Medinelilerin hurmaları aşıladıklarını görünce onları aşılamamalarını tavsiye etti. O’nun görüşüne uydular ve aşılamayı bıraktılar. O yıl meyve telef oldu. Hz. Peygamber bunu öğrenince “Şüphesiz ben de bir beşerim. Size dininizden bir şey emredersem onu hemen atınız, kendi reyimden bir şey emredersem, şüphesiz ben de bir beşerim (yanılabilirim)” buyurdu (Müslim, Fedail, 40.)
Hz. Muhammed, Uhud savaşında düşmanı Medine’nin dışında değil içinde karşılamak istemişti. Bu amaçla şehrin içinde savunma durumu alınacak ve şayet düşman şehre girerse erkekler sokak başlarında kadınlar ise damların üstünde savaşacaktı. Ashabın çoğunluğu Hz. Muhammed’in bu görüşüne karşı çıkarak düşmanın Medine dışında karşılanmasını istemiş ve neticede düşman şehrin dışında karşılanmıştır.Aslında böyle konular için Hz. Muhammed’in sünnetini delil olarak göstermek doğru değildir. Çünkü onun asıl görevi ziraatçılık olmadığı gibi, teknik alanlarda bir bilim insanı da değildi.
- Bağlayıcı olanlar:
Hz. Muhammed’in teşrii (yasa koyucu) nitelikteki fiilleri. Hz. Muhammed’in “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın.”, “Haccın nasıl yapılacağını benden öğrenin.” gibi sözleri bu gruba girer. Zira Hz. Hz. Muhammed burada tebliğ ve beyan tasarrufunda bir tebliğci durumundadır. Allahtarafından kendisine bildirilen vahiyleri beyan etmektedir.
Sonuç olarak şunu ifade etmek gerekir. Allah,Hz. Muhammed’i yüce bir ahlak ile donatıp, âlemlere rahmet olarak göndermiş ve ‘Allah’ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır.’ buyurarak insanların onun ahlakıyla ahlaklanmalarını istemiş, resul yönüne itaati Allah’a itaat saymıştır. Kur’an-ı Kerim’in pratik değeri ancak sünneti dikkate almakla anlaşılabilir. Namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, haccın nasıl yapılacağı ve kurbanın nasıl kesileceği sünnet bilinmeden anlaşılamaz. Bütün ibadetlerin, ahlaki davranışların ve insanlar arası ilişkilerin bilinmesi sünnetin iyi kavranmasına bağlıdır.
1 Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Hadislerle İslam, cilt 1 s. 521.
2 Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.