Olmak ve Yok Olmak

Namuslu, iyi insanlar kötülüğe karşı amansız bir savaşı başlatmak zorundalar. Aksi insan neslinin nasıl tehdit altında olduğunu göz ardı etmek olur.

Talat TÜRKMEN

Epstein adası müşterilerinin işledikleri anlaşılan kan dondurucu vahşete tanık oluyoruz. İnsanlığa yaşatılan bu çöküş ancak SodomGomore ve Pompei ‘de olanlarla ölçülebilir. Bu vahşette adı geçen aktörler para, finans, siyaset, müzik, sinema hatta bilim alanında zirve yapmış kişiler. Tanıklık ettiğimiz bu rezalet hazzın zirvesine çıkmış bir avuç sapkının arzularını doyurma çabasından öte bir olay olarak görünüyor. Öyle görünüyor ki yaşanılan bir avuç sapkının tüm dünyayı avuçlarına alıp, yönettiklerinin göstergesi.  Para, cinsel sapkınlık yoluyla ellerine geçirdikleri küresel köleler aracılığı ile nerelere ulaşabildiklerinin belgesi. İnsanlık bu ateş çemberinden mutlaka kurtulmalıdır. Namuslu, iyi insanlar kötülüğe karşı amansız bir savaşı başlatmak zorundalar. Aksi insan neslinin nasıl tehdit altında olduğunu göz ardı etmek olur. İnsanlık bu ağdan nasıl kurtulacak?

24 yıllık AKP yönetimi, yoğun biçimde kullanılan dini söylemlere rağmen toplumda kalıcı bir dini ve ahlaki hassasiyet oluşturamadı. Bu hassasiyetin oluşabilmesi için okullarda, camilerde, televizyon kanallarında sayısız faaliyet yürütüldü; ilahiyat fakülteleri açıldı, imam-hatip okullarının sayısı artırıldı, müfredata dini içerikli dersler eklendi. Ancak bütün bu çabalara rağmen yön değişmedi; aksine toplumsal pratikler bambaşka bir istikamette ilerlemeye devam etti.

Bu durum, ahlakın yalnızca söylemle ve niceliksel artışla inşa edilemeyeceğini gösteriyor. Ahlaki hassasiyet, bireyin dünyayı algılayış biçimiyle, hayata dair öncelikleriyle ve kendisini neye göre konumlandırdığıyla ilgilidir.

  Ahlakın gerçek anlamını kazandığı yer “olmak” çizgisidir. Hz. Muhammed’in, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” sözü, ibadetlerin de temel amacını ortaya koyar. Güzel ahlak, yani “olmak”. Bu yolculuğun rehberi ise, “Hz. Muhammed’in ahlakı Kur’an’dı” ifadesinde belirtildiği gibi vahiydir.

Aydınlanma çağında ahlak kavramı tanım kargaşası

Avrupa, Aydınlanma Çağı’yla birlikte kilise ve din adamlarının belirleyici etkisinden kurtulurken; sanat, felsefe ve bilim alanındaki büyük atılımlarını aklı merkeze alarak gerçekleştirdi. Ahlaki değerler de bu yeni merkezin etrafında şekillendi. “İyi nedir?” sorusu, farklı ahlak akımları çerçevesinde yeniden soruldu ve cevaplandı. Kimi yaklaşımlara göre iyi, en çok haz verendi; kimine göre faydaydı, kimine göre bireysel özgürlüktü. Bu süreçte vahiy, ahlaki referans üretme alanının dışında, adeta “devre dışı” bir unsur olarak konumlandırıldı.

AKP döneminde ise sorun, ahlakın kaynağının vahiy ya da akıl olması tartışmasından çok daha derinde yatmaktadır. Asıl mesele, eğitimin ve siyasetin “olmak” yerine “sahip olmak” ekseninde kurgulanmış olmasıdır. ErichFromm’un dikkat çektiği bu ayrım, yaşanan ahlaki çözülmeyi anlamak açısından belirleyicidir.

Fromm’un kavramları açısından siyasi eleştiri

ErichFromm, insanın iki temel varoluş biçimini tanımlar: “Olmak” ve “Sahip Olmak”. “Olmak”, bireyin içsel gelişimi, kendini tanıması ve başkalarına karşı sorumluluğudur. “Sahip Olmak” ise, dış dünyada sahip olduğu nesnelerle değer kazanmayı ve kimlik bulmayı ifade eder. Fromm’a göre, “Olmak”, insanın kendisini değerli kıldığı, başkalarıyla olan ilişkilerinde insanı erdemli kılmaya dayalı bir yaklaşımdır. Birey, içsel doyum, özgürlük ve sorumlulukla hayatta varlık gösterir.

Öte yandan, “Sahip Olmak” varoluşu, bireyin dış dünyada sahip olduğu nesneler ve statüler aracılığıyla kimliğini belirlemesidir. Fromm, kapitalizmin egemen olduğu toplumların bireyleri bu şekilde şekillendirdiğini savunur: İnsan, sahip olduğu nesnelerle kendini tanımlar; para, mal, mülk, başarı gibi göstergeler üzerinden değerini ölçer. İnsan ilişkilerinde de “sahiplik” belirleyici olur. Sahip olmak, bireyi  “olgunluk” üzerinden değil, maddi kaynak ölçütlerinden besler. Bu yaklaşım, bencillik, hırs ve rekabet gibi duyguları körükler, insanın içsel gelişiminden çok dışsal başarılara odaklanır.

AKP dönemindeki eğitim, siyaset ve toplumsal yapının “sahip olma” eksenine kayması, Fromm’un bu ayrımını çok net bir şekilde örneklendirir. Eğitimin, bireyi “olmak” yönünde değil, “sahip olmak” yönünde yönlendirmesi, ahlaki değerlerin değişmesini sağladı. Eğitim sisteminde başarı, sadece “ne kadar sahip olduğunla” ölçülmeye başlandı. Eğitimde “Ne olmalısın?” sorusu değil, “Ne kadar kazanmalısın?” sorusu önem kazandı. Bu, insanın içsel gelişiminden çok, araçsal başarıya odaklanan bir yaklaşımın hakimiyetini güçlendirdi. Bu yaklaşım, İslam ahlakının merkezinde yer alan iyi niyet, kanaat, sorumluluk ve paylaşım gibi değerleri hayatın dışına itti.

 

Siyasette de benzer bir dönüşüm yaşandı. AKP, iktidara geldiği andan itibaren, toplumun değerlerini şekillendiren “olmak” yerine, “sahip olmak” üzerinden bir siyaset izledi. İktidarın peşinden gelen ekonomik çıkarlar, ahlaki normlara karşı bir alternatif oluşturdu. Bu anlayışla birlikte, bireylerin “kim oldukları” değil, “neye sahip oldukları” önemli hâle geldi. Toplumun ahlaki gelişimi ve bireylerin ruhsal olgunlaşması yerine, ekonomik ve toplumsal statü kazanma hedefi vurgulandı.

İlkokul ikinci sınıftan itibaren çocukların zihni, fazladan ve doğru çözülen bir test sorusunun, gelecekteki hayatlarını belirleyeceği düşüncesiyle şekillendirildi. Sahip olunacak gelir düzeyinin, ait olunacak ekonomik sınıfın ve “başarı”nın bu performansa bağlı olduğu fikri, eğitim süreci boyunca çocukların zihnine ve şahsiyetine adeta kazındı. Böylece ahlak, bir amaç olmaktan çıkıp; başarıya ulaşırken gerekirse göz ardı edilebilecek bir ayrıntıya dönüştü.

Siyaset de aynı “sahip olma” ilkesi üzerinden yürüdü. Hükümet, iktidarını pekiştirdiğini hissettiği anda geçmişte yapılan hataları ıslah etmek yerine, geçmişle hesaplaşmayı tercih etti. Bu tercih, ahlaki bir yüzleşmeden çok, güç ve mülkiyet mücadelesine dönüştü. Sonuçta ortaya çıkan tablo; ülke kaynaklarının, dar bir çıkar çevresinin kasalarına aktığı bir düzen oldu.

Sonuç

Bugün karşı karşıya kaldığımız ahlaki aşınma, dini söylemin eksikliğinden değil; “olmak” fikrinin hayatın merkezinden çıkarılmasından kaynaklanmaktadır. Ahlak, ancak bireyin neye sahip olduğuyla değil, ne olduğu sorusunu merkeze aldığında yeniden anlam kazanabilir.Hz. Muhammed’in işaret ettiği “güzel ahlak”, insanın varoluşunu şekillendiren temel ilkedir. Bu ilke, ancak vahyin rehberliğinde ve içsel bir yönelişle hayata taşınabilir.

Soru hâlâ geçerlidir:

Yok mu olacağız, yoksa olacak mıyız?

Related posts

BAŞYAZI: Kanserli Hücre Yasasını Kabul Edenler Derhal İstifa Etmelidir! #36

Vekil Güçler Girdabında Türkiye

Çerçevenin İçindeki Af Yasası