Osmanlının İsyanla İmtihan

Gerek Osmanlı Devleti’nde gerekse Cumhuriyetin ilk dönemlerinde isyana karşı devletin tutumu asla “çözüm süreci” gibi uzlaşmacı, orta yol bulucu, iltifatkar biçimde olmamış; İsyanın başı olan kişiye asla siyasi ve diplomatik statüko verilmemiştir.

Tarih gösteriyor ki; isyan veya terör konusunda iki tarafın da uzlaşı ile kazançlı çıkması söz konusu olmuyor. İsyanların yıkıcı etkisi sonunda ya isyan eden kaybetmiş ya da düzen hasar almış mülk (devlet) parçalanmıştır.

Osmanlı Hanedanı, zor bir coğrafyada yaklaşık altı yüzyıldan uzun kesintisiz hüküm sürdü.  Tarihte çok az hanedana nasip olan bu başarının birçok nedeni vardır. Bunlardan ilk akla gelenleri; Merkezi yönetimi etkin kılmak, rakiplerine göre halka daha hukuka saygılı, âdil mali uygulama yapmak, iktidara el uzatmadığı ve toplumsal istikrarı tehdit etmediği sürece inanç ve kültürel hayata hoşgörü ile yaklaşmak, iktidarını etkin kılmada farklı etnik unsurlardan yararlanırken hiçbirini hanedan ile eşit düzeye çıkarmamak, merkeze bağlı güçlü ve sürekli askeri-idari teşkilat kurup zamanın şartlarına göre bunları geliştirmek ve gerektiğinde yeniden düzenlemek (Islahat)  ya da değiştirmek gibi atılımları yapmaktan çekinmemesidir.

İsyan Gerçeği

Kurulduğu tarihten yıkılıncaya kadar Osmanlı, yüzyılları zannedildiği gibi sütliman yaşanmamıştır. Dışarıya karşı fetih, ilhak ve savunma biçiminde genişleme ve ayakta kalma mücadelesi sürdürülürken; benzer bir mücadele ülke sınırları içinde de verilmiştir. 

Ülke içinde değişik gaye ve nedenlerle birçok isyan görülür. Bunlardan bir kısmı devletin kahredici gücü ile bertaraf edilirken bir kısmı da hassas bir zekâ oyunu ile etkisiz hale getirilmiştir.

En cengâver veya başarılı padişahlardan Yıldırım Bayezit, Fatih, Yavuz, Kanuni ve IV. Murat’ın gündeminde en önemli sorunlarındandır isyanlar. Onları büyük yapan faktörlerden biri de bu alanda mülkün yani devletin menfaati doğrultusunda sonuçlar almaları asilere kahredici darbeyi indirmeleridir.

Ancak son iki yüzyılda devletin güçten düşmesi, yöneticilerin yetersizliği, güçlü devletlerin desteğini alan isyancıların iyi organize olması mülkün parçalanması imparatorluğun dağılması ile sonuçlanmıştır.

Gerek Osmanlı Devleti’nde gerekse Cumhuriyetin ilk dönemlerinde isyana karşı devletin tutumu asla “çözüm süreci” gibi uzlaşmacı, orta yol bulucu, iltifatkar biçimde olmamış; İsyanın başı olan kişiye asla siyasi ve diplomatik statüko verilmemiştir. İsyan ile iltisaklı her kimse “eşkıya” olarak tanımlanmış yok edilmesi (tenkili) için çaba sarfedilmiştir. Yeni Türk Devletinde ise isyancılar ve işbirlikçileri hakkında “Hıyanet-i Vataniye” ve “Takrir-i Sükun” kanunları çıkarılmış, bu amaçla İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur.

Bu yazıda Osmanlı Devleti’nde isyanlara karşı sergilenen başarılı uygulamalar ile son dönemdeki başarısız tutumları özetleyeceğiz.

İsyancılarla Karşı Devletin Tuzakları

ŞeyhBedreddinveAvanesininEtkisizHaleGetirilmesi(1416):

 Çok sıkıntılı “Fetret Dönemini” atlatan Çelebi Mehmet, dış ve iç siyasette birçok sorunu aşmaya çalışırken organize büyük bir ayaklanma ile karşılaştı. Batı Anadolu ile Rumeli’de etkili olan ve doğrudan hükümdar ailesi ile toplumsal, siyasal ve mali statükoyu tehdit eden, konjonktürel şartlar gereği halktan, askerden ve yöneticilerin bir kısmından da destek bulan isyancılara karşı merkezi yönetim yerine göre güç kullanmış, genel olarak da isyana katılanların kimilerini “sözde” dinleyerek haklı görüp “af” kimilerini de makam mevki ile “ödül” ödül vaadiyle etkisiz hale getirmiştir. İsyanın lideri eski Kadıasker yani bugünkü Adalet Bakanı Şeyh Bedreddin ise Bulgaristan, Batı Trakya ve Makedonya bölgelerinde çok güçlü idi. Ona karşı bir yandan amansız askeri güç kullanılmış, diğer yandan da isyan bölgesinde “geçiş” kolaylığı sağlanarak oyalama ve “görüşme/diyalog” yolu ile tansiyonu düşürme yoluna gidilmiştir. Son aşamada Edirne yolunda yakalanan Şeyh Bedreddin etkisiz hale getirilmiştir.

 Baba Zünnun İsyanı(1526):

Otoriter bir idare kuran Yavuz Sultan Selim’in ani ölümü üzerine yerine geçen Süleyman’ın toyluğundan yararlanmak isteyen Baba Zünnun, Bozok Yaylalarında Türkmenlerin de desteğini alarak ayaklandı.

İsyanın nedenlerinin başında Tımar sistemine dayanan vergi uygulamaları gösterilse de bölgede II. Bayezid”den beri süregelen Safevi etkisi daha baskındır. Avrupa’da Macaristan sorunu ve Mısır’da Ahmet Paşa isyanı ile uğraşan yönetim halkın da isyandaki nazik tutumunu dikkate alarak bir yandan asi güçleri yıpratıcı operasyonlar yaparken diğer yandan da Baba Zünnun ve yakın adamları ile iletişime geçerek “aman vermek” (af etme) vaadiyle O’nu ele geçirdi ve etkisiz hale getirdi.

Celâlilerle Mücadele:

Bilindiği gibi 17. yüzyılda özellikle Anadolu’da değişik nedenlerle merkezi yönetime karşı başgösteren ayaklanmalar Celali isyanları olarak adlandırılır. İdari, askeri, mali ve adli düzenin çürüdüğü, Rönesans ve coğrafi keşiflerle Avrupalıların her bakımdan güçlendiği ve bu durumun Osmanlı coğrafyasına zayıflatıcı ve yıkıcı etkiler yapmaya başladığı bir evre başlamıştır.

Bunların sonucunda başkentte Kapıkulu askeri yönetime karşı sık sık ayaklanırken; İlmiye (medreseli) zümresi ile tarikatlar arasındaki inanç ve yorum farklılığı toplumsal düzeni sarsan çatışmaları doğurmuştur. Aynı dönemde Anadolu’da kimileri eski Tımarlı Sipahi, Levent ve Sekban, kimileri halktan, kimileri de valiler tarafından ayaklanma çıkarılmıştır.

Çok zor durumda olan Başkent yönetimi çoğunluklaaskeri gücün yetersizliği ve bazen de durumun hassasiyeti gereği devlet aklını öne çıkararak Karayazıcı Dele Hasan, Kalenderoğlu, Abaza Mehmet Paşa … gibi isyancıları “aman verme” “devlet işlerini görüşme” ve “yönetimde makam mevki hakkı tanıma” gibi vaatlerle etkisiz hale getirmiştir.

Patrona Halilİsyanı(1730):

İnce zevki, sanatı ile bir uyanış çabası olan fakat halk tarafından şaşalı hayatı, debdebesi, savurganlığı yüzünden eleştiri oklarını üzerine çeken “Lale Devri” halkın ve bir kısım askerin katıldığı Patrona Halil İsyanı ile son buldu. Padişah III. Ahmet tahtından indirilirken veziriazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile birçok yönetici katledildi.

Devrin eleştiri konusu olan saraylar, köşkler ve yaşam alanları yerle bir edildi. Patrona ve avanesi yönetime etki kurarak görevden alma ve atama yapıyor, kararlar alıp uyguluyordu. Yeni Padişah I. Mahmut ve devlet adamlarının direkt bir operasyon ile Patrona’yı etkisiz hale getirmek imkanları yoktu. Sabırlı, alttan alan bir yol tercih edildi. Ona sarayda yer tahsis edildi. Devlet işlerinde görüşlerine başvuruldu. Önemli personel görünümü kazandırıldı. En son “üst bir makama getirilme törenine hazırlık vaadiyle” adamlarıyla birlikte bir hamama tıkıldı. Ortadan kaldırılarak hanedanın ömrü yaklaşık iki yüzyıl uzatılmış oldu.

Milliyetçilikle Harekete Geçen Ayrılıkçı-Bölücü İsyanlar

Avrupa’da “aydınlanma” ile gelişen düşünce ve siyasal akımların bir kısmı geleneksel Osmanlı düzeni üzerinde parçalayıcı ve yıkıcı etkiler yaptı. Bunların başında milli sınırlar içinde ayrı devlet kurmak ve kültür, din ve mezhep özgürlüğü beklentisi geliyordu. Osmanlı’nın 19. yüzyılın başından itibaren uğraştığı bu gelişme yüzyıllık Cumhuriyetin de en önemli iç ve güvenlik sorunu olmaya devam ediyor.

Bakalım Osmanlı’da olaylar nasıl ilerledi. Bugünün iktidar ve yetki sahipleri bunlardan ders alabilmiş mi?

Sırp İsyanı: 1804 yılında III. Selim döneminde Yeniçerilerin tutumunu gerekçe gösteren isyanın öncüsü Kara Yorgi idi. Rusya ve Fransa’nın tahrik ve desteği başlayan ayaklanma MiloşObrenıviç liderliğinde bambaşka bir boyut kazandı. O, yandan Sırpları örgütlerken diğer yandan Osmanlı Sarayına sadakat jestleri yaptı. İç ve dış sorunlarla bunalan saray yönetimi bu jestin karşılığı olarak Sırbistan’a özerklik (otonomi) tanıdı. Böylece Sırplar Osmanlı İmparatorluğundan ayrılma yolunu başlatan ilk ulus oldu (1817).

Yunan İsyanı:Rönesansa ilham kaynağı olan Antik Grek Uygarlığına bağlılık Avrupa’da Panhelenizm (Yunan hayranlığı) akımını doğurdu. Onlara göre Rumları Osmanlı idaresinden bağımsız hale getirmek tarihi bir görevdi. Bu amaçla Rusya dahil tüm batılı dini, akademik, sanat, medya ve siyasi kurumlar FilikiEterya Örgütünün Mora’da başlattığı isyanı destekledi. Osmanlı ordusu Mısır’dan gelen Mehmet Ali Paşa kuvvetlerinin de desteği ile isyanı bastırdı. Batılı büyük devletler ise 1815 Viyana Kongresinde “Avrupa’da siyasi statükonun bozulmaması adına devletlerin bütünlüğünü koruma için işbirliği” kararını görmezden geldi. İsyana destek vermek için Navarin’de Osmanlı donanmasını batırdılar. Ruslar Romanya ve Bulgaristan’ı geçip Trakya’ya girdi. II. Mahmut barış istemek zorunda kaldı. Edirne Anlaşması ile Yunanistan Osmanlı’dan bağımsızlık elde etti (1829).

Bu gelişme Müslüman olmayan Balkan, Doğu Anadolu ve Lübnan toplumlarını derinden etkiledi. Emperyalist devletlerin de yardım ve desteği ile din ve milliyet ayrılığını esas alan faaliyetler yaygınlaştı. İsyanlar Yemen’den Bosna’ya tüm Osmanlı coğrafyasına yayıldı. Savaşlar, teknik ve mali sorunlar yüzünden yöneticiler sözde “Padişah katından bir lütuf” gibi özerklik tanıma bazen de batılıların güç kullanması ile “bağımsızlık” verilmek suretiyle 1878 yılında Bulgaristan’a özerklik, Sırbistan, Karadağ ve Romanya’ya bağımsızlık tanındı. Doğu Anadolu’yu kapsayacak Büyük Ermenistan devletinin kurulması için “Islahat programı” kabul edildi.

II.Meşrutiyetin ilanı ile başlayan politik kargaşa ve Trablusgarp ile Balkan Harplerinden yararlanan Bulgaristan ile Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.

Osmanlı’da ayrılıkçı/bölücü isyanların hepsinde Avrupalıların müdahil olduğunu görüyoruz. Bugün Türkiye’de ve yakın çevresinde yani Yugoslavya, Kafkasya, Ortadoğu ve Afrika’da durum aynı minval üzerinde değil mi? Yine Bugün “15 Temmuz Darbe girişimi”, sanayi, tarım ve akademideki verimsizlik, yargının içinde bulunduğu durum risk alanlarına işaret ederken; iktidar ve destekçilerinin bir yandan Osmanlı’nın çökertilmesi sürecinde yöneticileri anladıklarını izaha çalışan senaryolar, Filinta, Payitaht Abdülhamid vb.kurguları… buna karşılık NATO, Brüksel, Londra ve Washington’dan dile getirilen çözüm önerilerine eğilim göstermeleri ne büyük çelişki?

Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı

Bu adamın “Başıbozuk Paşalığından” Mısır vali vekilliğine getirilmesi düşündürücüdür. Ancak 20 yılda yaptığı çalışmalar takdire şayandır. Müthiş bir yetenek… Dış ve iç tehditlerin yoğunlaştığı dönemde II. Mahmut’un Yeniçerileri ortadan kaldırması ile kara ordusu yok edilmiş; devlet savunmasız hâle getirilmiştir. Onların yerine AsakiriMansure-i Muhammediye kurulmuş lakin 1821’de başlayan Yunan İsyanı Mora’da tehlikeli vaziyet almıştı. Padişah yerine getirilemeyecek vaatlerle Mehmet Ali Paşa’dan yardım istemiş fakat sözünde durmamıştı. Böylece hem Yunanistan elden çıktı hem de Mısır’ın yavaş yavaş kopuşu başladı. II. Mahmut’un bu uygulama hataları ile iktidarın “Bölücü Örgüte” karşı tavizkar tutumu benzerlikler taşımaktadır.

Tarihi Tekrarlama İnadı

Geçmişte yaşanan olumsuzlukların tekrar başa gelmemesi için Tarih ilmi vardır. Lakin ihtirası aklın ve ilmin önünde olan yöneticiler yüzünden hatalar tekrarlandığı gibi sonuçlar da benzeri biçimde oluyor.

1945’ten bu yana izlenen politikaların Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinden farkı nedir? Borç bulabilmek için yabancılara tanınan imtiyazlar, ithalatın artması, batılıların siyasi ekseninde vaziyeti idare etme çabası, bağımsızlığı zayıflatıcı denge siyaseti…

Anayasanın ve yasaların emredici hükümlerini görmezden gelen keyfi yönetim, kayırmacı uygulamalar vs.

80-90’lı yıllarda derslerde Osmanlı’daki isyanları anlatırken şöyle bir yorum katardım. “Osmanlı’da gerekçesi haklı-haksız bir kısım asi zamanla birer kahramana dönüştürülmüş edebiyat tarihimizin şiir, türkü, destan ve hikâye hatta romanlarının baş köşesine oturtulmuştur. Acaba gelecekte bugünün teröristleri de böyle mi olacak?” Evet maalesef öyle oldu. “Bebek Katili” Teröristbaşı Öcalan’a övgüler düzerek yüceltilmeyi gördü toplumumuz. Hem de yürekler sızlayarak. Eskiden fark ise: isyancı bir kısım halkın kahramanı iken; bugün iktidar ve ortaklarının kahramanı. Yine evvelden asi öldükten sonra yüceltilirken bugün “sayın” “önder” payelerini sağlığında elde ediyor.

Tarih gösteriyor ki; isyan veya terör konusunda iki tarafın da uzlaşı ile kazançlı çıkması söz konusu olmuyor. İsyanların yıkıcı etkisi sonunda ya isyan eden kaybetmiş ya da düzen hasar almış mülk (devlet) parçalanmıştır. Bu da gösteriyor ki bölücü amaçlar taşıyan Terör Örgütü ile kurulan iletişim ve uzlaşı sadece taraflardan birine yarar sağlayacak, diğerini mahvedecektir.  Yani “tüccar mantığı” ile bu işin “kazan kazan” şeklinde çift taraflı getirisi olmayacaktır.

Related posts

BAŞYAZI: Kanserli Hücre Yasasını Kabul Edenler Derhal İstifa Etmelidir! #36

Vekil Güçler Girdabında Türkiye

Çerçevenin İçindeki Af Yasası