Algı Operasyonları ve Millet Partisi Duruşu

Ali RIZA

 

Algı operasyonlarıyla örülü bir dönemin şahitleriyiz. Algı, bir olayı ya da kişiyi olduğundan farklı şekilde göstererek, toplumun düşünce ve kanaatini etkileme çabasıdır. Bu tür operasyonlar yalnızca gerçeği perdelemekle kalmaz, aynı zamanda toplumun vicdanını esir almaya, hakikatin yerini kurguya bırakmasına sebep olur. Son yıllarda tarihimiz, işte tam da bu algı oyunlarıyla şekillendirilmeye çalışıldı. Gerçekleri dile getirenler çoğu zaman susturulmak istendi, yaftalandı, dışlandı ve yalnızlaştırıldı. Hakikatin sesi bastırılmaya çalışılırken, kurgulanmış anlatılar topluma gerçek gibi sunuldu. Şimdi gelin, Aykut Edibali ve Millet Partisi özelinde yakın tarihe kısa bir yolculuk yapalım. Tüm baskı ve engellemelere rağmen Edibali ve partisinin nasıl kararlılıkla gerçekleri savunduğunu, kamuoyunu yönlendiren algı süreçlerinin nasıl kurgulanıp işlediğini birlikte görelim.

 

Aykut Edibali’nin Gümrük Birliği Anlaşması’na Yaklaşımı

 

1995 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği Anlaşması, dönemin iktidarı ve muhalefeti tarafından büyük bir heyecanla desteklenmiş, hatta devlet politikası haline getirilmişti. Ancak Millet Partisi Genel Başkanı Aykut Edibali, bu anlaşmaya sert biçimde karşı çıktı.

 

Edibali’nin itirazları dört ana başlıkta özetlenebilir:

 

Anlaşmanın, tek yanlı bağımlılık getiren bulanık maddelerinin Türkiye’nin ekonomik ve siyasi egemenliğini zedeleyebileceği vurgulanmıştır.

 

Böyle önemli bir kararın, halk oylaması ya da tam yetkili bir Meclis kararıyla alınması gerektiğini savunan Edibali, Gümrük Birliği Anlaşması’nın bu demokratik süreçler işletilmeden yürürlüğe konmasını eleştirmiştir.

 

Tansu Çiller hükümetinin, Millet Partisi ve Edibali’ye verilen teminatlara rağmen, yabancı elçiliklere “Endişe etmeyiniz, antlaşmaya bağlıyız” şeklindeki mesajlarla şeffaf olmayan tutum sergilediği ileri sürülmüştür. Edibali, bu davranışı “güven sarsıcı ve ikiyüzlü bir tutum” olarak tanımlamıştır.

 

Edibali, anlaşmanın, milletin çıkarlarına aykırı hükümler içerdiğini ve bu haliyle kabul edilmesinin kabul edilemez olduğunu vurguladı.

Gümrük Birliği Anlaşması’nın Sonucunda;

 

GB sonrası ithalat önemli ölçüde artarken, ihracat daha zayıf artış gösterdi. Bu da dış ticaret açığının büyümesine ve ekonomide kırılganlığın artmasına yol açtı.

 

AB’den gelen ithalat baskısı, yerli sanayi üretiminin rekabet gücünü azalttı. Rekabet yeterince desteklenmediği için sanayi zayıfladı.

 

Avrupa Birliği’nin Güney Kore, Kanada, Japonya gibi AB üyesi olmayan ülkelerle gümrük vergilerini azaltan Serbest Ticaret Anlaşmaları yapması, Türkiye’nin bu ülkelerle olan ticaretinde rekabet gücünü zayıflattı. Bahsedilen ülkeler karşısında Türk ürünlerinin pazarda tutunması zorlaştı, bu da ihracat performansını olumsuz etkiledi.

 

1995 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği Anlaşması’na Aykut Edibali açık bir şekilde karşı çıkmış, bu anlaşmanın Türkiye’nin ekonomik ve siyasi egemenliğini zedeleyeceğini savunmuştu. Ancak o dönemde iktidar ve ona yakın medya, bu eleştirileri “Gelişmeye karşı mısınız?”, “Türkiye dünyaya kapalı mı kalsın istiyorsunuz?” gibi algı söylemleriyle itibarsızlaştırmaya çalışmıştı.

 

Ne var ki zaman Edibali’yi haklı çıkardı. Anlaşmanın Türkiye’ye tek taraflı yükümlülükler getirdiği, sanayiyi zayıflattığı ve dış ticaret dengesini ülke aleyhine bozduğu zamanla ortaya çıktı. Bugün birçok iktisatçı ve siyasetçi, Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye verdiği zararları açıkça dile getiriyor. Edibali’nin o günkü uyarıları ve ilkesel duruşu, bugün daha net biçimde anlaşılmakta. Zaman, onun fikirlerinin ne kadar öngörülü ve milli menfaat odaklı olduğunu göstermiştir.

 

Adil Yargılama Eksikliği

 

Edibali, yalnızca dış politikada değil, iç hukuk düzeniyle ilgili konularda da net ve eleştirel bir tutum sergilemiş ve çözüm önerileri sunmuştur. 2000’li yıllarda Türkiye’de hukuk adına yürütülen bazı davalar, adaletin değil, siyasetin gölgesinde şekillendi. Aykut Edibali, bu süreçlerde hukuk devleti ilkesine bağlı kalarak uyarılarda bulundu. Özellikle Ergenekon ve Balyoz davalarının adil yargılama ilkesiyle bağdaşmadığını açıkça dile getirdi. Ancak bu sağduyulu davranış görmezden gelindi. Yıllar sonra o davaların düzmece delillerle yürütüldüğü ortaya çıktı, ama hakikati dile getirenlerin sesi çok geç duyuldu. Kısaca süreçten bahsedelim.

 

Aykut Edibali, Ergenekon ve Balyoz davalarının hukuka aykırı olduğunu belirterek bu süreçleri “kumpas” olarak tanımlamıştır. Montaj deliller, gizli tanıklar ve siyasi hesaplar bu davaları hukuki olmaktan çıkarmıştır. Yargılamaların tarafsızlıktan uzak, şeffaflıktan yoksun ve adil olmayan bir zeminde gerçekleştirildiğini savunmuştur. Ergenekon ve Balyoz davalarında da adil yargılamanın sağlanması gerektiğini belirtmiştir. Edibali’ye göre bu davalar, siyasi amaçlarla kurgulanmış, yargı süreci muhalifleri sindirme ve devlet kurumlarını yeniden şekillendirme amacıyla kullanılmıştır. Bu durumun temelinde ise, Türkiye’deki yapısal hukuk sorunlarının yattığını vurgulamış ve söz konusu davaların gerçek anlamda adaletle değil, siyasi çıkarlarla yönlendirildiğini ifade etmiştir. Ona göre, hukuk sistemindeki yapısal sorunlar bu davaların tarafsız yürümediğini göstermektedir.

 

Özel Yetkili Mahkemelere Karşı Tavır

Bu mahkemelerin hukuk devletiyle bağdaşmadığını belirterek kaldırılmaları gerektiğini savunmuştur.

 

Hukuk sisteminin yürütmeden bağımsız olmasını ve yeniden yapılandırılması gerektiğini dile getirmiştir.

 

Parti söylemlerinde, bu davaların devlete ve ordunun kurumsal yapısına güvensizlik aşılamak amacıyla kullanıldığı düşüncesi sıkça yer almıştır. Aykut Edibali, yargının mevcut yapısının 12 Eylül darbesinin mirası olduğunu ve vesayetçi bir anlayışla sürdürüldüğünü ifade etmiştir. Bu sistemin köklü bir hukuk reformuyla değişmesi gerektiğini vurgulamıştır. Herkesin, makamı ne olursa olsun, hukuk önünde eşit olması gerektiğini savunmuştur. Hukukun üstünlüğünün sağlanması için kararlılıkla mücadele etmiştir.

 

Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde “hukuk” kisvesi altında koca bir ordu itibarsızlaştırıldı. Gerçekleri dile getirdiğimizde, uyarılarda bulunduğumuzda, çoğu zaman suçlanan taraf olduk. Ergenekon davaları sürecinde, Edibali “Ordu bizim gözbebeğimizdir. Suçlu olan ile olmayanı ayırın. Bütün bir kurumu töhmet altında bırakmayın,” dedi. Ancak bu sağduyulu yaklaşım bile “haksızlıktan yana mısınız?” ithamı ve algısıyla bastırılmak istendi. Oysa Edibali, adaletten yanaydı; hukuk kurumlar üzerinden değil, kişiler üzerinden işlemeli diyordu. Cezaevlerinde suçsuz insanlar hayatlarını kaybetti. Zaman geçince, bu davaların düzmece delillerle yürütüldüğü ortaya çıktı, ama olan yine hakikati haykıranlara ve o kumpaslarda hayatı karartılan insanlara oldu. Yıllar sonra, “yanılmışız” dediler, ama o acılar hâlâ taze.

 

Edibali’nin Gümrük Birliği Anlaşması’na ve yargıdaki yapısal sorunlara yönelik eleştirileri, millî egemenlik, hukuk devleti ve adalet ilkelerine dayanıyordu. Bu duruş, aynı zamanda Millet Partisi’nin siyasi kimliğinin temelini oluşturuyordu. Edibali’ye göre, Türkiye’de güçler ayrılığı ilkesinin gereği olarak yasama ve yargının yürütmeden bağımsız olması, hukukun üstünlüğünün ise kesin olarak sağlanması gerekiyordu.

 

Millet Partisi’nin resmî söylemleri de bu doğrultuda şekillenmiş; hukuk devleti, demokrasi, hak, hukuk, adalet, meşruiyet ve millî egemenlik gibi temel değerlere bağlı bir siyaset anlayışını benimsemiştir. Parti, bu ilkeleri sadece savunmakla kalmayıp siyasi duruşunun merkezine yerleştirmiştir.

 

FETÖ Konusunda Algı Operasyonu

 

FETÖ meselesinde benzer bir tecrübeyi acı şekilde yaşadık. Henüz darbe girişimi ortada yokken, bu yapının tehlikeli olduğunu, Fetullah Gülen’in Amerika’da belli güç odaklarının etkisi altında hareket ettiğini söylediğimizde, bize dönüp “Alnı secdeye değen insanlardan mı rahatsızsınız?” diye tepki gösterdiler. Haklı uyarılarımızı itibarsızlaştırmak için ‘Siz kimsiniz, kaç kişisiniz?’ algı içeren sorularıyla meseleyi sulandırdılar ve dikkati asıl tehlikeden uzaklaştırdılar.

 

Uyarılarımız kulak ardı edilirken, bu yapı devletin en hassas kurumlarına sızdı. Öyle ki, ordunun “haremi ismet”i sayılan kozmik odaya dahi girildi. Devletin en mahrem bilgileri, kritik güvenlik planları, ülkenin bekasına dair gizli belgeler bu yapı tarafından ele geçirildi. Bu ihlal, yalnızca bir güvenlik zaafı değil, aynı zamanda milletin ordusuna duyduğu güvene ağır bir darbe oldu.

 

Gerçek yüz ancak bu yapının silaha sarılıp kendi milletine bomba yağdırdığı gün net biçimde görülebildi. Fakat artık çok geçti. O dönemde sesimizi kısmaya çalışanlar, yıllar sonra “yanıldık, Rabbim affetsin” diyerek geri adım attılar.

 

Ancak bu geç fark edişin bedeli çok ağır oldu. Hem can kayıpları yaşandı hem de milletin hafızasında derin yaralar açıldı. O güne kadar yapılan uyarılar dikkate alınsaydı, belki de sonuç bu kadar ağır olmayacaktı. Bu yaşananlar, doğru zamanda doğru sesi duymanın ve gereğini yapmanın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi.

 

‘Terörsüz Türkiye’ Açılımı Algısı

Bugün “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen yeni bir süreçle karşı karşıyayız. Kulağa hoş gelen bu söylemin içeriğinin tartışmalı olduğunu, PKK’lılara af kapısının aralandığını üzülerek görüyoruz. Yine malum zihniyet bize, “Siz terörsüz Türkiye’ye karşı mısınız?” diye algı içerikli soruyorlar. Böyle seviyesi düşük bir soruya cevap vermekten ar etmekle beraber, yine de cevaplayalım:

 

Hayır, biz bu ülkenin gerçekten terörden arınmış, huzurlu bir geleceğe kavuşmasını isteyen insanlarız. Elbette herkes, silahların sustuğu, gözyaşlarının dindiği bir ülkede yaşamak ister.

 

Bizler de bu toprakların evlatları olarak, yıllardır barışın, huzurun ve kardeşliğin özlemiyle yaşıyoruz. Hepimizin yüreği aynı, barış ve adalet istiyoruz, çocuklarımızın güven içinde büyüdüğü bir ülke hayal ediyoruz. Yeter ki analar ağlamasın, bayrağa sarılı yiğitlerimizin cenazeleri gelmesin. Hem evlatlarımız sağ olsun hem milletimiz var olsun. Ne doğuda ne batıda, hiçbir çocuk çatışma sesleriyle büyümesin. Bu topraklara barış gelsin, şehit haberleri son bulsun istiyoruz.

 

Gerçek Barış Teröristin Dayattığı Barış Değil; Milletin Gönlündeki Barışın Devlet Eliyle Sağlanmasıdır

Ancak bu hedef, geçmişi unutarak, ihaneti görmezden gelerek, yaşanan acıları yok sayarak geçeğe dönüşmez. Barış, geçmişten ders çıkararak, doğru ile yanlışı ayırt ederek ve milletin acılarını onararak sağlanabilir. Barış, şehitlerimizin hatırasını incitmeden, güvenlik güçlerimizin emeğini hiçe saymadan, milletin vicdanını zedelemeden gerçekleştirilmelidir. Terörle mücadelede bedel ödeyenleri yok saymak, dağdan inenleri kahraman gibi göstermek, sadece şehit ailelerinin değil, tüm milletin yüreğini yaralar.

 

Gerçek barış, teröristleri aklamakla değil, adaletin terazisinde, milletin vicdanında durmakla mümkündür. Gerçek barış, terör örgütlerinin dayattığı şartlarla değil, hakikat, adalet ve millet onuru temelinde yükselir. Bu hedefe kararlılıkla, hakkı ve hukuku gözeterek, vicdanı incitmeden ulaşılır. Terör örgütlerinin taleplerini kabul ederek, şehitlerin emanetini hiçe sayarak, devletin otoritesini zayıflatarak barış inşa edilemez. Barış, teslimiyetle değil, adaletle, toplumsal hafızayı koruyarak ve milletin değerlerine sahip çıkarak kalıcı hale gelir. Unutmayalım ki, barış yalnızca silahların susması değil, aynı zamanda adaletin tam anlamıyla yerini bulmasıdır. Gerçek huzur, ancak hak yerini bulduğunda mümkündür.

 

Adaletin, Barışın, Hakkın ve Hakikatin Yanında, Her Türlü Haksızlığın Karşısındayız

 

Biz, barışı da adaleti de savunuyoruz. Gerçeği haykırmaktan, milletin sesi olmaktan vazgeçmeyeceğiz. Biz adaletin, barışın, hakkın ve hakikatin yanındayız, her türlü haksızlığa karşıyız. Biz devlet kurumlarını topyekûn suçlamayı doğru bulmuyoruz ve milletin değerlerini istismar eden yapılara sessiz kalamayız. Hakkı söylemenin ve yüceltmenin şerefli bir görev olduğunu biliyoruz. Suçun şahsiliği ilkesine inanırız ve savunuruz. Biz, adaleti merkeze koyan, barışı ve kardeşliği inşa etmeyi hedefleyen bir duruşa sahibiz. Sesimizi susturmak isteyenlere inat, hakikatin sesi olmaya devam edeceğiz.

 

Hakikatin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bizim görevimiz, doğruları savunmak, iftiraların karşısında dimdik durmak, milletin vicdanında yankı bulan sesi temsil etmektir. Adaleti savunmak, teröre karşı durmak, milletin birlik ve dirliğini öncelemek bizim davamızdır.

 

Related posts

BAŞYAZI: Kanserli Hücre Yasasını Kabul Edenler Derhal İstifa Etmelidir! #36

Vekil Güçler Girdabında Türkiye

Çerçevenin İçindeki Af Yasası