Hüseyin SEZER
Uluslararası siyasette güç dengeleri çoğu zaman açık çatışmalardan çok, örtük mutabakatlarla şekillenmektedir. ABD ve Rusya, görünürde birbirlerinin hasmı gibi dursa da nüfuz alanlarının paylaşımı söz konusu olduğunda zaman zaman muvazaalı bir ortaklık görüntüsü vermektedir. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler, emperyalizmin liderliğini üstlenen devletlerin kendi aralarında yaptıkları anlaşmalarla Avrupa, Kafkasya ve Orta Doğu’da kalıcı hâkimiyet alanları oluşturduklarını açıkça göstermektedir.
Aykut Edibali, devletlerarası savaşlar ve perde arkasında yapılan anlaşmaların ülkelerin kaderini nasıl etkilediğine şöyle dikkat çekmişti:
“1970’li yıllarda İslâm ve Türk dünyasında ağır bir Sovyet Rus tehdidi vardı. Türkiye hariç Türk dünyasının neredeyse tamamı komünist Rus, Komünist Çin’in işgali altındaydı. Ancak o tarihlerde de bu rejimin mutlaka çöküp dağılacağını düşünüyor ve söylüyorduk. Ancak çöküş ve parçalanış tahmin edilmeyecek biçim ve hızda geldi. Sovyet sisteminin çöküşü ile birlikte Rusya’nın Avrupa’daki peykleri Rusya’dan koptular. Almanya, Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya gibi Avrupa’daki Sovyet rejimleri de çöktü. Bu parçalanma süreci bir süre sonra Kafkaslar ve Asya’ya da yayıldı.
Bu sonuç o güne kadar dünyanın soğuk savaşın iki hegemon gücünden birinin mağlubiyeti, diğerinin galibiyeti anlamına geliyordu. Ve galibin dünyayı kendi vizyonuna, menfaatine ve dünya görüşüne göre düzenlemesi kaçınılmazdı. Gerçekten de her savaş sonrası dünya ya mahalli ölçekte veya cihan çapında galipler arasında paylaşılır. Ülkeler, sınırlar ve rejimler galiplerin keyiflerine göre yeniden çizilir. Mesela I. dünya savaşında savaşın galipleri Sevr, Versay Anlaşmaları ile Türkiye’nin ve Almanya’nın geleceğini planladılar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra bugün hala sürüp giden Yalta, Potsdam, Tahran vb. anlaşma serileri ile ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’le birlikte dünyanın hegemon güçleri haline geldiler. BM de güvenlik konseyi gibi antidemokratik bir beşli dünyanın kaderine hükmetmektedirler.” (Aykut Edibali, Millet Davası, s. 21)
Emperyalizmin Yol Haritası: Tarihsel Konferanslar
Bugünün gelişmelerini sağlıklı değerlendirebilmek için geçmişte imzalanan ve dünya siyasetinin yönünü belirleyen bazı kritik anlaşmaları kısaca hatırlamak gerekir.
Tahran Konferansı (28 Kasım – 1 Aralık 1943)
Konferans, SSCB’nin Tahran Büyükelçiliği’nde yapılmış; Sovyetler Birliği’ni Josef Stalin, ABD’yi Franklin D. Roosevelt, İngiltere’yi ise Winston Churchill temsil etmiştir. Görünürde amaç, II. Dünya Savaşı’nın gidişatına dair ortak bir askerî strateji belirlemekti. Ancak esasen savaş sonrası düzenin ilk taslakları da bu masada şekillenmeye başlamıştır.
Yalta Konferansı (4–11 Şubat 1945)
Kırım’ın Yalta şehrindeki Livadiya Sarayı’nda yapılan konferansa Roosevelt, Churchill ve Stalin katılmıştır. Savaşın bitimine çok kısa bir süre kala gerçekleştirilen bu toplantı, II. Dünya Savaşı sonrası dünya düzeninin inşa edildiği en kritik dönemeçtir. Almanya’nın paylaşılması, Doğu Avrupa’nın siyasi geleceği ve Birleşmiş Milletler’in kurulması gibi kararlar, Soğuk Savaş’ın temelini oluşturmuştur.
Potsdam Konferansı (17 Temmuz – 2 Ağustos 1945)
Almanya’nın Berlin kenti yakınlarındaki Cecilienhof Sarayı’nda düzenlenen konferansa Churchill, Stalin ve ABD Başkanı Harry Truman katılmıştır. Roosevelt’in vefatının ardından göreve gelen Truman, daha sonra ABD’nin yayılmacı siyasetinin temel metni olarak kabul edilen “Truman Doktrini”nin de mimarı olacaktır.
Dün Tahran, Yalta ve Potsdam vardı; bugün ise Astana, Soçi, Berlin ve Cenevre gibi adresler ön plana çıkmaktadır. Birbirlerinin rakibi gibi görünen bu küresel aktörler, çoğu zaman benzer bahanelerle farklı coğrafyalara yerleşmekte ve kendi çıkarlarını güvence altına almaktadır.
Ortadoğu’da Senaryolar ve Müdahaleler
1990 yılında ABD Başkanı George H. W. Bush, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i adeta bir tuzağa çekerek Kuveyt’i işgale yönlendirmiştir. Saddam’ın Kuveyt’i işgali, uluslararası hukuk açısından ağır bir suç olarak kayda geçmiş ve ABD’nin Irak’a askerî müdahalesi için “meşru zemin” hazırlanmıştır. 2003 yılında ise bu kez “kitle imha silahları” iddiası gündeme getirilmiş, sonuçta Irak işgal edilmiş ve bölge uzun yıllar sürecek bir kaosa sürüklenmiştir.
Benzer bir senaryo Suriye’de de uygulanmıştır. Kimyasal silah kullanımı, ABD tarafından “kırmızı çizgi” ilan edilmiş; bu iddia, bölgeye askerî olarak yerleşmenin bahanesi hâline getirilmiştir. ABD’nin geçmişte de pek çok bölgeye benzer gerekçelerle müdahale ettiği bilinmektedir.
11 Eylül ve Yeni Dönem
11 Eylül 2001’de ABD’de İkiz Kulelere yönelik saldırılar, küresel siyasette yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Saldırıların faili olarak El-Kaide ilan edilmiş; ironik biçimde bu örgütün daha önce Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı desteklendiği gerçeği göz ardı edilmiştir. Afganistan işgal edilmiş, ABD Başkanı George W. Bush ise bu süreci “Haçlı Seferi” ifadesiyle tanımlayarak zihniyet dünyasını açıkça ortaya koymuştur.
2000 yılında ilan edilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) sonrasında bölgede yaşanan iç savaşlar, yönetim değişiklikleri ve istikrarsızlıklar, emperyal planların sahadaki yansımaları olarak tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir.
Ukrayna Savaşı ve Yeni Paylaşım Tartışmaları
Rusya’ya karşı kışkırtılan Ukrayna, ABD ve Avrupa’nın açık destekleriyle savaşın içine sürüklenmiştir. Yıllar süren çatışmaların ardından barış görüşmeleri gündeme geldiğinde ise Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, masada büyük ölçüde yalnız bırakılmış, ciddi tavizlere zorlanmıştır.
Bugün Trump ve Putin karşıt gibi görünseler de çıkarları söz konusu olduğunda kolaylıkla uzlaşabildikleri dikkat çekmektedir. Bu tablo, akıllara şu soruyu getirmektedir:
Ukrayna üzerinden, küresel güçler arasında yeni bir “Yalta düzeni” mi kurulmaktadır?
Sonuç
Tarih göstermektedir ki emperyal güçler, çatışma görüntüsü altında dahi kendi aralarında nüfuz alanlarını paylaşmaktan geri durmamaktadır. Tarih değişiyor gibi görünse de emperyal senaryo değişmiyor. Dün Yalta’da cetvelle çizilen sınırlar, bugün Ukrayna’da diplomasi masalarında yeniden şekilleniyor. Ukrayna savaşı da bu geleneğin güncel bir örneği olma potansiyeli taşımaktadır. Emperyal güçler savaşırken değil, barış masasında anlaşır; kaybeden ise her zaman haritası çizilen ülkeler ve o ülkelerin halkları olur.
