Mustafa Karaşahin
Giriş
İslam bireysel ibadetlerin yanı sıra adalet, hukukun üstünlüğü, insan hakları, ekonomik adalet ve iyi yönetim gibi toplumsal ilkelere de önem vermektedir. Bu anlayıştan hareketle geliştirilen İslamilik Endeksi (Islamicity Index), ülkelerin bu temel ilkeleri ne ölçüde hayata geçirdiğini değerlendirmeyi amaçlayan uluslararası bir ölçme aracıdır.
Islamicity Foundation tarafından geliştirilen endeks, ülkeleri nüfuslarının Müslüman olup olmamasına bakmaksızın; Kur’an ve Sünnet’te vurgulanan evrensel adalet, özgürlük, hesap verebilirlik, insan onuruna saygı ve iyi yönetim ilkelerini ne ölçüde uygulayabildiklerini değerlendirmektedir.
Endeksin veri kaynakları Dünya Bankası (World Bank), Uluslararası Para Fonu (IMF), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), UluslararasıŞeffaflık Örgütü (Transparency International), Dünya Adalet Projesi (World Justice Project), Freedom House (Özgürlük Evi), Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum), Birleşmiş Milletler (BM)dir. Belki bu veri kaynaklarına Müslüman ülkelerin kuruluşları olmadığı için itirazlar gelebilir, ancak ölçtüğü kıstaslar açısından bütün ülkeler için olduğu gibi İslam ülkeleri için de bu kıstaslar önemlidir.
İslamilik Endeksi Sıralaması
2019 yılına ait (2020’de yayımlanan) İslamilik Endeksi sonuçları, son derece dikkat çekici ve üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir tablo ortaya koymaktadır.
Genel sıralamada ilk 10 ülke şu şekilde yer almaktadır: 1.Yeni Zelanda, 2.Danimarka, 3.İsveç, 4.İzlanda, 5.Finlandiya, 6.Norveç, 7.Hollanda, 8.Kanada, 9.İrlanda, 10.İsviçre.
İlk bakışta dikkat çeken husus: İslamilik Endeksi’nin ilk 10 sırasında tek bir Müslüman nüfusun çoğunluklu olduğu ülke bulunmamasıdır. Dahası, sıralamada ilk 43 ülke arasında da yer almamıştır.
Endekste, Müslüman nüfusun çoğunluklu olduğu ülkelerdenBirleşik Arap Emirlikleri (BAE)44. Sırada kendisine yer bulabilmiştir. BAE’ni Malezya 45., Arnavutluk 46., Katar 51., Umman 57. ve Kazakistan 59. sırada takip etmektedir.
Bu sıralamada Türkiye96. sırada yer alırken; Mısır 110, Pakistan 113, İran 125, Nijerya 133 ve Suriye 153. sırada bulunmaktadır.
Ortaya çıkan tablo, üzerinde düşünülmesi gereken çarpıcı bir paradoksu gözler önüne sermektedir. Ve bu tablo karşısında her Müslümanın cevap araması gereken suru şudur:“İslami değerleri ne ölçüde hayata geçiriyoruz?”
Zira endeksin ölçmeye çalıştığı; adalet, hukukun üstünlüğü, ekonomik özgürlük, insan hakları, yönetişim, sosyal sorumluluk ve benzeri değerleri, listenin üst sıralarını ağırlıklı olarak Müslüman olmayan ülkeler paylaşmaktadır.Başka bir ifadeyle, “İslami kurallar” ile “Müslüman toplumların fiilî uygulamaları” arasındaki mesafe, bu tablo üzerinden ciddi biçimde sorgulanmayı hak etmektedir.
Bu tablo, elbette “İslam’ın değerleri” ile “Müslüman ülkelerin uygulamaları”nı birbirinden ayırarak okunmalıdır. Ancak tam da bu nedenle sonuçlar daha da düşündürücüdür.Çünkü mesele yalnızca bir sıralama meselesi değildir.Asıl mesele, “Müslüman olmak” ile “İslami değerleri hayata geçirmek” arasındaki uçurumdur.
Bu sonuçlar bize İslam dünyasında dinin, Kur’an’ın inşa etmek istediği bilinçli iyi insan profilininve adalete dayalı şeffaf yönetim biçiminin bilinç merkezli yapıdan uzaklaştığını göstermektedir. Ayrıca kültürel alışkanlıkların, ritüellerin; korunması gereken kolektif bir kimliğin parçası hâline geldiğini ve Kur’an merkezli İslam’dan uzaklaşıldığı izlenimini hatırlatmaktadır.
Bu kültürel alışkanlık merkezli dönüşüm,yapılan araştırmalarda da belirtildiği gibi ani bir kopuş şeklinde olmamış, yüzyıllara yayılan sessiz bir süreç içinde gerçekleşmiştir.
Sonuçta Kur’an, Müslüman toplumlarda varlığını korumaya devam etmiş, ama hayata yön veren merkezi konumunu önemli ölçüde kaybederek doğuştan devralınan bir kültürel aidiyet olarak varlığını sürdürmektedir. Bu durumun nedenini Kur’an’ın dönüştürücü anlamının; gelenek, alışkanlık ve yerleşik yorumlar içinde görünmez hâle gelmesinde aramak gerekir.
Kur’an’ın İnşa Etmek İstediği İnsan
Kur’an’ın muhatabı, düşünen, özgür iradesiyle tercih yapan ve tercihinin sonuçlarını üstlenen bireylerdir. Kur’an’ıntamamında insan sürekli olarak düşünmeye, akletmeye, tefekkür etmeye ve kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenmeye çağrılır.Bu nedenle Kur’an’da iman, ezberlenmiş doğruların tekrar edilmesi değil; anlaşılan bir hakikate bilinçli olarak yönelme hâlidir.
İman ile bilinç arasında kopmaz bir ilişki vardır. Kur’an’ın sık sık soru sorması, örnekler vermesi ve insanı muhakemeye davet etmesi tesadüf değildir. Çünkü vahyin amacı, düşünülmeden yapılan eylemler sonucunda bir itaat kültürü oluşturmak değil; özgür iradeye sahip bilinçli, iyi ve ahlaklı bireyler oluşturmaktır.
Burada şu ayrımı yapmak gerekir: Kur’an’ın insan anlayışı ile tarih boyunca oluşmuş dinî kültürün insana yüklediği rol aynı şey değildir. Kur’an’ın ortaya koyduğu insan tasavvuru; zaman içinde farklı yorumlar, alışkanlıklar ve toplumsal kabuller tarafından yeniden şekillendirilmiştir. Kur’an sorgulamayı teşvik ederken, kültürel din anlayışı genelde tekrar etmeyi ve güvenli kalıplar içinde kalmayı teşvik etmiştir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışı Allah’ın birliğine inanmakla birlikte, hayatı parçalamadan bir bütün olarak yaşama ilkesidir. Bu nedenle inanç, ahlak ve gündelik hayat arasında keskin ayrımlar üretmek Kur’an’ın bütüncül yaklaşımıyla bağdaşmaz. Aynı şekilde ahlak da toplumun onayladığı davranışların toplamı değildir; vahyin insandan talep ettiği bilinçli duruşun adıdır.Dolayısıyla Kur’an’ın hedeflediği dindarlık, ezberlenmiş doğrulara sadakatten çok, bilinçli tercihlerle şekillenen ahlaki bir sorumluluktur.
Anlamdan Geleneğe Giden Yol
İslam’ın ilk dönemlerinde din, canlı ve doğrudan hayata temas eden bir rehberlik işlevi görüyordu. Ancak İslam toplumunun genişlemesi, farklı coğrafyalara yayılması ve siyasi yapılar kurmasıyla birlikte dinin dili de değişmeye başladı.
Başlangıçta anlam üreten ve insanı olumlu olarak dönüştüren din, zamanla siyasal açıdan toplumsal düzeni koruyan ve meşrulaştıran bir kurumsal dile evrilmiştir. Bu dönüşüm kendi içinde kaçınılmaz bazı sonuçlar doğurmuştur.
Mezhepler, ilk ortaya çıktıklarında Kur’an’ı anlama çabasının ürünleriydi. Ancak zamanla bazı yorumlar, anlamaya yardımcı araçlar olmaktan çıkıp korunması gereken kesin doğrular gibi algılanmaya başladı. Böylece anlam arayışı yerini yorumların savunulmasına bıraktı.
Benzer şekilde rivayetler de başlangıçta Kur’an’ı anlamaya yardımcı kaynaklar olarak görülürken, birçok durumda belirleyici ölçü hâline gelmiştir. Buradaki sorun, yardımcı kaynakların merkeze yerleşmesi, Kur’an’ın giderek zor anlaşılan ve açıklanması gereken bir metne dönüşmesidir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, Kur’an korunmuş, okunmuş ve saygı görmüştür. Ancak gelenek, yorum ve alışkanlıklar genişledikçe Kur’an’ın doğrudan rehberliği fiilen geri plana itilmiştir.
Dolayısıyla Kur’an’dan uzaklaşma bir reddiye değil, başka unsurlarla sessiz bir yer değiştirme sürecidir. İnsanlar Kur’an’a karşı çıkmamış; fakat hayatı anlamlandırırken başka referansları daha belirleyici hâle getirmiştir. Bu anlayış da sağlam olarak gerekçelendirilmiştir.
Alışkanlığa Dönüşen Dindarlık
Kur’an’dan uzaklaşmanın en görünür sonuçlarından biri ibadet anlayışında ortaya çıkmaktadır. İbadet, anlamıyla kurduğu bağ zayıfladıkça insanı dönüştürme gücünü kaybeder ve zamanla tekrar edilen davranışlara dönüşür.Oysa Kur’an’da;namaz, oruç, infak ve diğer ibadetler insanın ahlaki dönüşümüne katkı sunmak için vardır. Bu dönüşüm gerçekleşmediğinde ibadet şeklen devam etse de özünden uzaklaşmış olur.Böylece iç dönüşümün yerini dış görünürlük almaya başlar. Sonuçta şekil anlamın yerine geçer.
Bu süreçte “Böyle gelmiş böyle gider.” anlayışı da güçlü bir rol oynamıştır. Dinî pratikler sorgulanamaz alışkanlıklara dönüştüğünde, anlam arayışı gereksiz hatta tehlikeli görülmeye başlanmıştır. Böylece din canlı bir bilinç alanı olmaktan çıkmış ve korunan bir gelenek hâlinialmıştır.
Taklit dindarlığı da bu ortamda güç kazanmıştır. Taklit çoğu zaman, hata yapma korkusundan ve güven arayışından kaynaklanmaktadır. Çünkü insanlar sorumluluk almanın risklerinden kaçınarak karar verme yükünü başkalarına devretme eğilimindedirler. Ancak bu durum, Kur’an’ın inşa etmek istediği bilinçli özne anlayışıyla çelişmektedir.
Sonuçta Müslüman toplumlarda ibadetler devam etmiş, semboller korunmuş ve gelenek yaşamıştır; fakat bütün bunların merkezinde bulunması gereken anlam zayıflamıştır. Böylece dindarlık, insanı dönüştüren bir bilinç olmaktan çok güven veren bir alışkanlığa dönüşmüştür.
Sonuç
Islamicity Foundation tarafından geliştirilen endeks sonuçları, İslam dünyasında Kur’an’ın dönüştürücü anlamının kültürel alışkanlıklar ve güvenli kalıplar içinde görünmez hâle geldiğini göstermektedir.
Kur’an’dan uzaklaşmak ve ona yabancılaşmak sorumluluk bilincinden, ahlaki cesaretten ve özgür iradeden uzaklaşmaktır. Çünkü Kur’an insanı, düşünen, özgür iradesiyle seçen ve gerçekleştirdiği eylemler için hesap veren bir özne olarak görmektedir.
Günümüzde; Kur’an’ıninşa etmek istediği insan modelini gerçekleştirmek için yapılan Kur’an’a dönüş çağrısı, geçmişi aynen tekrar etme çağrısı değildir. Aslolan ve ihtiyaç duyulan şey, vahyin temel anlamını bugünün insanı için yeniden canlı hâle getirebilmektir.
Dinin yeniden anlam kazanması yeni ritüeller üretmekle değil; unutulan anlamı yeniden hayatın merkezine almakla mümkün olacaktır.
Günümüz için sorulması gereken en önemli soru: “Kur’an hayatımızda mı, yoksa yalnızca kültürümüzde mi yaşamaktadır?”