İsrail’in İran’a saldırısı üzerine tüm gözler bu konuya çevrildi. Bu saldırı olmasaydı, yazımızın esas konusu güya ‘Terörsüz Türkiye’ muamması ve devam eden Gazze’deki soykırım olacaktı. Ne var ki bu saldırı yazımızın ana konusunun değişmesine sebep oldu. Yine de bu konulara temas etmek bağımsızlığımızın ve geleceğimizin ciddi tehlikelerle karşı karşıya olması nedeniyle kaçınılmaz olmuştur. Ancak hemen ifade etmek gerekir ki; Türkiye’nin böylesine bir saldırıya maruz kalmaması dahil, tüm meselelerin çözümünün ülkemizin gerçekten bir hukuk devleti olmasından ve milli birlik ve kardeşliğimizin gerçek tarafları ile tesis edilmesinden geçtiği aklın, ilmin ve hikmetin dayattığı bir zarurettir. Türk Milleti’ni vatansız ve devletsiz bırakma teşebbüsü güya ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine dair gelişmeler, özellikle ana muhalefet partisinin cumhurbaşkanı adayı olarak açıkladığı kişinin ve diğer mensuplarının tutuklanması ve yargı sürecinin devam ediyor olması, maalesef, CHP’nin böylesine önemli bir konuyu ikinci plana bırakmasına ve cumhuriyeti kuran iddiasındaki bir partinin devre dışı kalmasına sebep olduğu yetmezmiş gibi bir de yine üzülerek söylemek gerekir ki; terör sevicilerine verilecek taviz konusunda adeta cumhur ittifakı ile yarış içinde girmişlerdir.
Bir yandan da TBMM’nde sürece ilişkin komisyonların kurulması aşamasına geçilmesi için olanca çaba gösterilmektedir. Oysaki bütün çağrılara rağmen; bölücü olan herkesin bildiği ama vatandaşlarımızın, aydınlarımızın, üniversitelerin bilmediği anlaşma şartlarının hala açıklanmamış olması karşısında Meclis mevcut yapısı ile böylesine hayati bir konuda karar verecek durumda değildir. Netice itibarı ile vekil konumundaki meclis, asıl olan vatandaşlarımızın bilmediği bir konuda karar veremez. Kararı verecek olan, anlaşmaların bütün yönleri ile apaçık ortaya konulduktan sonra bizatihi Aziz Milletimizdir.
Öte yandan soykırımcı İsrail’in, Gazze’deki saldırıları ve soykırımı bütün acımasızlığı ile devam etmekte, ancak dünya kamuoyunun gözünden kaçırılmaya çalışmakta, uluslararası alanda sıkışan İsrail’in bir taşla iki kuş vurmasına sebep olmaktadır. Israrla bu mezalim, soykırım gündemde tutulmaya devam ettirilmeli ve unutturulmamalıdır.
İsrail’in İran Saldırısı ve Trump Yönetiminin De Bizzat Saldırarak Desteği Bölge İçin Tam Bir Felakettir
İsrail’in İran’a karşı uluslararası hukuku ayaklar altına alarak başlattığı saldırgan, işgalci, yayılmacı saldırısında ilk günden Genel Kurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı, Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı başta olmak üzere üst düzey komutanları ve nükleer çalışmalarda görev alan bilim insanları hayatını kaybetti. Geliyorum diyen saldırının yapılış şekli ve doğurduğu sonuçlar ciddi bir hazırlığın varlığını gösteriyor. Özellikle çağımızda savaşın kaderini değiştirecek nitelikteki dijital savaşın tüm imkanlarının kullanıldığı, güçlü bir yerel istihbaratın varlığıanlaşılmakta ve İran kalbinden vurulmuş olmaktadır. Meydana gelen tahribatın sonuçları sadece İran’a değil, Gazze saldırıları sırasında “sesinizi kesin ve yerinizde oturun…” diyerek, ağızlarını açmaya dahi cesaret edemeyen Arap ülkelerinin yöneticilerine ve diğer bölge ülkelerinde de bir gözdağı mahiyetindedir. Aslında bu, dünya sömürgeciliğinin beyni olan güçlerinin şımarık çocuğu İsrail yönetiminin bir gözdağı olmasından ziyade, Alman Şansölyesinin itirafında olduğu gibi “pis işlerini yaptığı” emperyalizmin, bir gözdağı vermesi olarak anlaşılmalıdır. Bazılarının iddia ettiği ve ısrarla savunduğu gibi İsrail yönetimi yalnız başına emperyalizmin beyni olmayıp, şımarık çocuğu rolünü üstlenmiştir. Olanca kirliliğine rağmen, sosyal medya yolu ile bilgi alıp verme imkanının bu kadar yaygınlaştığı ve herkesin her konudan hemen haberdar olabildiği bir zamanda; İsrail yönetimi, insanların gözünün içine bakarak gerçekleri ters yüz etmeye, yalanları doğru imiş gibi anlata anlata inandırmaya çalışırken; sürekli suçüstü yakalanmasına rağmen, yine her türlü vahşi saldırılarına kılıf olarak hayatta kalabilmek (?) için bir savunma (?) yöntemi olarak saldırganlaştığına inandırmaya çalıştı.
Dünya ülkelerinin yöneticileri; İsrail’in uluslararası hukuku yok sayan, her türlü sorunun çözümünde diplomatik görüşmeleri baltalayan bölgeyi kan ve gözyaşına boğmak isteyen, ayakta kalmasını zulüm, baskı ve soykırıma bağlayan bu terörist yönetime karşı, her zamanki tutumları ile itidal ve gerilimi düşürme tavsiyesinde bulunmaları, bir acziyet ve çaresizliktir, kabul edilemez. Müslüman ülke yöneticilerinin yanında, sonradan çark etse de Japonya gibi birtakım devletler de saldırıyı, en fazla güçlü bir şekilde kınamışlardır.
ABD Başkanı Trump ise İran’a “Uyardım: Sizin beklediğinizden daha kötü olacak dedim. Ve öyle de oldu, ABD dünyanın en güçlü ve en öldürücü silahlarını yapar. İsrail’in elinde bu silahlardan çok var, daha fazlası da yolda, (İran’daki bazı sertlik yanlısı siyasetçilere de) Sert konuşuyorlardı, şimdi hepsi öldü”, “Çok büyük yıkım oldu ama yeni saldırılar hâlâ durdurulabilir. İran şimdi harekete geçmeli ve imparatorluğunun geriye kalanını kurtarmalı. Harekete geçin. Hemen. Çok geç olmadan.” diyerek; akıl, ilim, hikmet, insan hak ve özgürlüklerini umursamadıklarını, bu değerlerin onlar için hiçbir öneminin olmadığını bir kez daha ispatlamış oldular Coğrafyanın kan, gözyaşı ve acı ile kavrulduğu bir zamanda gelişmeleri ekonomik getirileri yönünden değerlendiren ABD Başkanı, saldırının “piyasalar” açısından “harika” olacağını iddia ederek önceki açıklamalarının vahametine adeta tüy dikti.
ABD ordusu, İran’ın İsrail’e yönelik geçmiş saldırılarında da füzelerin ve insansız hava araçlarının önlenmesine yardımcı olmuş ve bu amaçla deniz ve hava unsurlarını kullanmıştı. En azından bu sefer, aklı selim galip gelir ve şımarık çocuk İsrail’in bu akıl almaz saldırısında tarafsız kalır diye umutlananların bu umudu boşa çıktı ve Trump yönetimi, İran’ın üç nükleer reaktörlerinin bulunduğu tesisleri ABD uçakları ile bombaladı. Açık kaynaklardaki; ABD’nin saldırıyı önceden sadece İsrail’e değil, İran yönetimine de bildirdiği ve saldırı öncesinde tesislerdeki uranyumların başka bir yere taşındığına dair haberlerin doğruluğunu zaman gösterecek.
Trump yönetimi savaşa bizzat katılırken, ülkesindeki muhalif seslerin hiçbirini umursamadı. Hem de ülkesinde uyguladığı göçmen politikaları nedeniyle anayasaya ve uluslararası insan hakları sözleşmelerine aykırı davranmakla suçlandığı ve ciddi bir muhalefetle karşı karşıya olduğu bir zamanda. Nitekim ABD’nin bu saldırısı ABD Kongresinde de ciddi tepkilere sebep oldu. Özellikle Demokratlar, Anayasaların ve Savaş Yetkileri Kanunun ihlal edildiğini ve Trump’ın azledilmesini talep ettiler.
İsrail’in İran’a Saldırısından Alınacak Dersler ve Hali Pür Melalimiz!
İsrail’in İran’a saldırısı üzerine; Türk Dışişleri’nin izlediği politika, savunma gücümüz ve yöneticilerimizin adeta balayı yaşadığı PKK’nın ve uzantılarının ama özellikle İran’daki PJAK’ın saldırıyı nasıl değerlendirdiği konusu ciddiyet ve samimiyet açısından bilinmesi gereken konular.
Türkiye’nin kuşatıldığını Irak, Gazze, Lübnan ve Suriye’den sonra sıranın bize geleceğini söyleyerek bir zaruret olduğu gerekçesiyle PKK’yı ve uzantılarını muhatap alan, sözde ‘Terörsüz Türkiye’ hayallerine dalan yöneticilerimiz ve ortakları İran’ın uğradığı saldırıdan sonra ne kadar da ileri görüşlü olduklarının teyit edilmiş olduğunu övüne övüne anlatmakla bitiremediler. Ciddiyet ve samimiyet yoksunu bu açıklamaların; BOP Eş Başkanlığı, Irak ve Suriye’de izlenen politikalar, bölücülere sağlanan imkanlar bağlamında kendi içinde ne kadar tutarsız ve çelişkili olduğu konusunun yeteri kadar yazılıp çizildiği için yeniden bahsetmeyi zait kabul ediyoruz.
Ancak üzerinde önemle durulması gereken konu; eğer sıranın Türkiye’ye geldiği iddiası ciddi ve doğru ise savunma gücümüzün, kapasitemizin bilinmesi ve gerekli tedbirlerin alınması gerekmez miydi? Ülke savunmasında savaş uçaklarının sonuç belirleyici özelliği tartışmasız iken Türkiye, sadece İHA, SİHA üretimindeki başarısı ile yetinmemelidir. Yerli üretim uçakların hava kuvvetlerine katılmasının en erken ancak 2030’da olabileceği açıklamaları, filomuzda yer alan ve güç bela İsrail tarafından modernize edilen F4E Fantom uçaklarımızın hala emekli edilememesi, envanterimizdeki uçakların 2. Nesil ve 3. Nesil uçaklar olduğu, oysaki ABD’nin en son İran saldırısında kullandığı uçakların 6. Nesil olduğu gerçeği karşısında durumun vahameti apaçık ortadadır.
Hele hele MSB yetkililerinin “İsrail uçaklarının saldırının ilk günü, hava sahamızı ihlal ettiğine yönelik bilgi doğru değildir.”, “Türkiye’nin hava ve füze savunmasını çok katmanlı ve bütüncül bir yapıda sağlamak amacıyla, yerli ve milli radar ile hava savunma sistemlerinin yanı sıra komuta kontrol imkân ve kabiliyetlerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalara devam edilmektedir.” değerlendirmesi bir takım soru işaretlerini barındırmaktadır. Türkiye bu imkâna sahiptir diyecek halde olmak gerekmez miydi? Ancak “imkân ve kabiliyetlerinin geliştirilmesine yönelik çalışmaların devam etmekte oluşu ifadesi yeterli hazırlıkların tamam olmadığı, devam etmekte olduğu ciddi bir endişe kaynağı olmuştur.
Öte yandan Dışişleri Bakanımızın “…ABD Başkanı Trump’ın nükleer müzakerelere ilişkin başlattığı sürecin ilerletilmesi, nükleer anlaşmazlığın yol açtığı ihtilafın çözülmesi için tek yöntemdir.Diplomasi, savaşın tek alternatifidir.” yönündeki açıklama ile ABD’nin kayıtsız şartsız teslimiyet formülünün tek yol olduğunu söylemesi büyük bir talihsizlik olmuştur. Kabul edilemez.
Bölgede kültürel, tarihi, barış kurucu misyonu bulunan Türkiye’nin tavrı merak konusu iken; Dışişleri Bakanının açıklaması tam bir hayal kırıklığı olduğu gibi siyasi iktidarın Türkiye’yi diğer politikalarında ama özellikle Suriye politikalarında olduğu gibi İsrail yayılmacılığı ve soykırım niteliğindeki saldırılarında da Amerikan yönetiminin projelerinin bölgede uygulayıcısı konumuna düşürüldüğünü göstermektedir.
Ne yazık ki Türkiye özgür ve bağımsız politikalar geliştirip, uygulama imkanından mahrumdur. MeselaABD Temsilciler Meclisi ve Senatosundaki özellikle ciddi muhalefet sergileyen Demokratlarla irtibat kurarak, iş birliği yaparak bu haklı tepkinin yaygınlaşmasını ve Trump yönetiminin, dünyayı ateş çemberine çevirecek adımlar atmasını önlemek Türk Dışişleri’nin görevi olmalı değil midir?
Bu arada İsrail’in, PKK ve tüm uzantılarının özerklik, federasyon taleplerini desteklemesinin sebeplerinden biri de bu saldırılar sırasında ortaya çıktı. İsrail uçakları Suriye ve Irak’taki sözde özerk bölücü bölgelerinden sorunsuzca geçerek, hiçbir engelle karşılaşmadan, adeta İsrail toprağıymış gibi İran’ı bombalamaktadır. Nitekim İran’daki bölücü terör örgütleri PKK’nın İran kolu (PJAK), (İKDP) (PAK) İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, İran rejimine karşı harekete geçmeye hazır olduklarını duyururken,PKK’nın yaşayan beş kurucusundan biri olan elebaşı Duran Kalkan, “tüm Kürt örgütleri” İran’a karşı harekete geçmeye çağırdı. Avrupa’daki bölücü sözde aydınlar, gerçek sömürgeci devletin İsrail değil, Türkiye olduğunu zırvalayarak, açıkça İsrail’e destek verdiler. DEM açıkça İsrail saldırısını kınamaktan kaçındı.
Türkiye Bölgede Özgür ve Tam Bağımsız Barış Kurucu Misyonuna Göre Hareket Etmelidir!
Kamuoyunda hedef ülkeler kataloğu adı altında, sıranın Türkiye’de olduğunu ısrarla vurgulayan beyanatlar verilmekte ve yazılar yazılmaktadır. Tüm dünya şunu bilmelidir ki; bütün olumsuz şartlara rağmen, tarih şahittir ki Türkiye’ye saldırmayı hiç kimse aklından geçiremez. Türkiye vatanı, milleti ve devleti ile varlığını ve geleceğini geçmişte olduğu gibi bugün de korumaya muktedirdir. Aksini düşünen devletlerin tarihin tozlu sayfalarında yer alması mukadderdir. Unutulmamalıdır ki Türkiye, Muhteşem Türkiye olmadıkça; kendi vatandaşlarımıza adaleti, bolluğu, bereketi getirmek mümkün olmadığı gibi, Ortadoğu ve dünya barışına da rehberlik yapması mümkün değildir. Türkiye özgür ve tam bağımsız, insan hak ve özgürlüklerine dayalı, barış kurucu misyonuna uygun politikaları da ancak bu halde hayata geçirebilecektir.