BAŞYAZI: Suriye’de Türkiye’ye düşen zor görev! #16

Suriye’de Türkiye’ye düşen zor görev!

 Jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik olarak dünyanın tam merkezinde yer alan Türkiye ve tarihi nüfuz alanları Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu tarih boyunca emperyalist politikaların hedefinde olmuştur. Tarih boyunca papaların, devlet adamlarının, filozofların hatta edebiyatçıların karanlık ruh dehlizlerinde bu nüfuz alanlarının bölünüp, parçalanması ve üzerinde yaşayan başta Türkler olmak üzere tüm toplulukların mümkünse yok edilmesi, değilse köleleştirilmesine dair yüzlerce projelerin varlığına şahitlik ediyoruz.

‘Şark Meselesi’, ‘Sıcak Denizlere İnme’, ‘BOP’, ‘BİP’ gibi emperyalist projelerle bölgemizdeki milletler, kavimler ve aşiretler etnik milliyetçilik ve dini ayrılıkların kavurucu ateşi ile bölünüp yakılıyor. Yaşadığımız şu tarihsel anda da “Böl, Parçala ve Yönet” taktiğinin tüm hızıyla uygulanmaya devam ettiğini Suriye’de yaşanan olaylarda bir kez daha görüyoruz.

Zalim Esad devrildi! Çıkarılması gereken dersler var!

Diğer zalimler gibi son olarak kukla zalim Esad’ın devrilmesine giden süreçten bütün yöneticilerin gerekli dersleri çıkarması gerekiyor. Üzülerek ifade etmeliyiz ki ülkeyi yönetenler ilk günden itibaren Suriye ilişkilerinde, Türkiye’nin tarihi tecrübesine, misyonuna, hak ve menfaatlerine uygun politikalar geliştirememişler ve uygulayamamışlardır. Suriye’yi yönetenlerin hatalarından dönme eğiliminden sonra, özellikle devrik lideri Beşşar Esad döneminde başlayan yakınlaşma BOP eş başkanlığı hülyasına kurban edilmiştir. AKP’nin Sayın Genel Başkanı bu hülyaya dalmasa; onlara rehberlik ederek Suriye’deki insan hak ve özgürlüklerinin ağır ihlallerini, zulmü, haksızlığı birlikte ortadan kaldırabilirlerdi belki de. Millet Partisi’nin Muhteşem Türkiye projesinde yer alan altı temel ilkenin Suriye’de hâkim olmasını temin edebilirlerdi. Türkiye’nin yapması gereken Esad’ı, Rusya’nın ve İran’ın kucağına atmak yerine; sürece yayılı olarak demokratik bir hukuk devletine evrilmesinde rehberlik olmalıydı.  

Bunları söylerken; Esad Yönetimi’nin haksız, adaletsiz, hukuksuz ve zalim yönetimini onayladığımız sonucu çıkmasın. Eğer ilk görüşmelerde Esad’ın karşısına BOP’un sözcüsü gibi çıkılırsa, bunu kim kabul eder ve/ya biz olsak kabul eder miydik? Ciddiyet ve samimiyet ile bu tarihi görevi ifa etmek yerine, adeta küresel sömürgeci güçlerin emir ve talimatlarının taşıyıcısı olarak Beşşar Esad’ın karşısına çıkınca bunun gerçekleşmesi imkânsız hale geldi.

Demokrasi, hukuk devleti ve özgürlük taleplerinin uzun vadede gerçekleşecek bir hedef olduğunu gayet iyi bilmelerine rağmen; derhal, hemen, şimdi veya dönemin ABD Başkanı Obama böyle istiyor dayatmaları ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Üstüne üstlük Suriye’den Türkiye’ye bir top veya roket attırarak savaşa girer ve birkaç gün içinde Şam’ı alırız saldırganlığına dönüştü. Batı dünyasının alkışları arasında Suriye’ye yaptırım yarışına girmemizin savunulacak tarafı yoktu. ABD ile birlikte Suriye’deki muhalifleri eğiterek, donatarak açıkça Suriye Hükumeti ile düşman olundu. Bu da yetmezmiş gibi, bugün Suriye’nin kuzeyinde ‘teröristan’ kurma hayalindeki PYD/YPG’nin insan, silah ve mühimmatları Kuzey Irak’tan, Türkiye toprakları kullanılarak temin edildi. Hem de bu grupların yemeklerine varıncaya kadar Türkiye karşılayarak.

Türkiye’yi yönetenlerin şahsi zaafları, angajmanları devletimizin elini kolunu bağlamamalıdır. Küresel sömürgeci güçlerin bu zafiyetleri kullanmalarına, devletimizin icazetli politikalarla yönetilmesine izin verilemez. Şimdi Suriye’de yaşananlar daha önce Fas, Tunus, Libya, Cezayir, Mısır, Irak’ta yaşananların devamı niteliğindedir. Maalesef Türkiye’yi yönetenler, bölgedeki kardeşlerimize gereken rehberliği yapamamışlardır. Yüzleri bile kızarmadan hâlâ ortalıkta dolaşıp da BOP’un eş başkanlığı içine gömülmüş proaktif dış politika veya Neo-Osmanlıcılık politikalarını savunanları tarih ve millet affetmeyecektir. Unutmayalım ki Osmanlı’nın son zamanlarındaki Panislamizm veya Pantürkizm rüyası bize bir cihan imparatorluğunu kaybettirdi. Bu politik anlayış Türkiye’nin tarihî, dinî, bölgesel misyonunu yok sayan bir anlayıştır. Bugüne kadar izlenen Suriye politikasının doğurduğu acılardan, kan ve gözyaşlarından, ızdıraplardan zerre-i miskal üzüntü duymakta mıdırlar acaba? On milyonlarca Suriyelinin yerinden-yurdundan edilmesinin, sığınmacı konumuna düşürülmesinin, gittikleri yerlerde itilip kakılmalarının, onlu yaşlardaki kızlarının gittiği yerlerde ikinci eş olarak alınmalarından acı duyuyorlar mıdır? Ya da büyük ekonomik darboğazda nefes alamayacak hâle getirilmiş milletimizin boğulduğunu, birkaç milyar Euro karşılığında ülkemizin, batının sığınmacı deposu haline getirilmesinin pişmanlığını yaşıyorlar mıdır? Yüzleri kızaracağına, utanacaklarına, toplum içine çıkamaz hâlde olduklarını inkâr ederek büyük bir başarı varmış da, bunda kendi paylarının olduğunu anlatmaya devam ediyorlar.

Adil, dürüst, egemen bir yönetim iş başına gelebilecek mi?

Suriye’de 61 yıllık Baas Rejimi sona erdiğine göre, artık bundan sonra Esad sonrasını konuşmak gerekiyor. Öncelikle her ihtilal önce kendi evlatlarını yer tecrübesinin Suriye’de olmamasını, iç savaşla kardeş kanı dökülmemesini diliyoruz. Hemen ifade etmek gerekir ki; başta Doğu Türkistan, Ortadoğu ve Afrika’daki, yeryüzündeki tüm mazlum milletler; gönüller fetheden Türk Milleti’nden, Türkiye Cumhuriyeti’nden medet ummaktadırlar. Bunu yaparken de ağabey tavrı takınmadan, onların iç işlerine burun sokmadan hareket edilmelidir. Türk Milleti, barış ve adalet götüren bu tarihi misyonunu asla unutmamalıdır. ABD şunu der, Rusya bunu der diye hiç düşünmeden. Hem de sadece ve sadece Allah ne der diyerek…Bunu derken elbette ki diğer devletlerle kavgalı olalım demiyoruz. Demek istediğimiz eşit ve adil şartlarda, bu devletlerin de ikna edilmesi.

Zalim kukla bir yöneticinin/yönetimin gitmesi yetmiyor! Ehliyetli, liyakatli, adil, dürüst ve halkın hizmetinde, dış güçlerden bağımsız, egemen bir politika izleyecek bir yönetim gerek! Kukla bir yönetim olacaksa zalim Esad’dan ne farkı olacak?

Duamız; Suriye’de anarşisiz, terörsüz iç barışın, huzurun ve emniyetin sağlanması. İcazetsiz, millî ve egemen bir politika uygulayacak; insan hak ve hürriyetlerine saygılı hukuk devleti temelinde çoğulcu demokratik bir yönetimin iş başına gelmesi! Allah, emperyalistlerin ve maşalarının, Suriye ve Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmesinden korusun!

Esad’ın devrilmesine giden son olaylara şöyle bir baktığımızda; Türkiye’yi yönetenlerin bir açıklaması olmasa da ABD yönetimi, Suriye’deki gelişmeler hakkında Türkiye ile tam bir angajman içinde hareket ettiklerini açıklamıştır. Öte yandan İsrailli gazeteciler, HTŞ harekâtından kısa bir süre önce 16 Kasım günü İsrail iç istihbaratı Şin Bet’in başkanının Türkiye’ye gelerek MİT Başkanı İbrahim Kalın ile görüştüğünü yazdı. Yine batılı haber kaynakları HTŞ harekâtında Türkiye’nin önemli bir rol üstlendiğinden bahsettiler.

Harekât sonucunda Rusya, bölgedeki deniz ve hava üslerini muhafaza etti. İsrail, su kaynakları ve tarım arazileri ile son derece değerli Golan bölgesindeki işgalini arttırdı, hâkim dağları ele geçirdi ve Şam’a 20 km mesafeye kadar yaklaştı. Bu bakımdan bölgenin Golan Tepeleri diye küçük gösterilmesine aldanmamak gerekir. ABD’nin desteğini teyit ettiği ve sınırlarımızda teröristan kurmak hevesindeki PKK-YPG sınırlarını genişletti; tahmini nüfusunun 4-5 katı büyüklüğündeki Suriye topraklarına hâkim oldu.

Görülen o ki BOP yürürlüğünü devam ettirmektedir. BOP’u uygulayan bir aparat gibi, Türkiye’yi taşeron bir devlet gibi yönetenler övünç vesilesi olamayacaktır. Baştan beri söylediğimiz üzere; bölge ülkelerinin bağımsızlıkları ve toprak bütünlüğü korunmalı, ‘Bölgesel Pakt’lar oluşturulmalıdır. Türkiye bunu başaracak tarihî, kültürel, diplomatik birikime ve güce sahiptir. Mevcut gelişmelerden kazançlı çıkan kısa vadede bile BOP, BİP sahipleri ve onların taşere ettiği yapılar olmuştur/olacaktır. İcazetli iktidar ve muhalefetlerle bölge ülkelerinin bağımsızlıkları ve kurtuluşları mümkün değildir.

Türkiye bölge barışına rehberlik etmelidir

Türkiye, emperyalist politikalardan uzak, icazetsiz; millî-evrensel-barışçıl egemen bir politika uygulayarak bölge barışına rehberlik etmelidir!

Türkiye’nin anayasal demokratik, laik, sosyal hukuk devleti özellikleri; hatalı, haksız, adaletsiz tüm uygulamalarına rağmen büyük bir avantajdır. Bunun değerini Ortadoğu özelinde, ruh ve gönül coğrafyamızdaki tek adam, tek parti, krallık gibi antidemokratik yönetimlerde yaşanan sömürgeleşmeler, zulüm ve adaletsizlikler karşısında daha iyi anlamalıyız. 

Tüm bu gelişmelerin bölgeye barış getirmesini beklemek ham hayalden öteye gitmeyecek görünüyor. Nitekim BOP’un önemli ayaklarından biri olan Arap Baharı(sözde)’nın Libya, Tunus, Mısır ve Irak’taki acıları hala dindirilebilmiş değil. Bölge paramparça edilerek, sömürgeleştirilmektedir.

İktidara, ana muhalefete düşen görev!

Türkmenler, ırkçı ve sosyalist Baas Rejimi’nin bütün asimilasyonlarına rağmen, Suriye’de nüfusun en az yüzde 8’ini oluşturmakta, özellikle Halep, Şam, Cezire, Hama, Humus ve Lazkiye’de yoğun olarak yaşamaktadırlar. En ağır bedelleri ödemelerine rağmen, Türkmenlerin adını ağzına almayanların utanması, onların hak ve menfaatlerini koruma altına alması gerekir.

Türkiye, Suriye’de Esad sonrası ortaya çıkan hercümerçte Misâk-ı Millî sınırlarında taviz vermemelidir. İstanbul’un, işgal güçlerince işgal edildiği o karanlık günlerde son Osmanlı Parlamentosu’nun basılma, üyelerinin tutuklanma ve sürgününü göze olarak kabul ve ilan ettiği Misâk-ı Millî, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgelerinden kabul edilmek zorundadır. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden süreçte yapılan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Misâk-ı Millî’de kararlarının esas alındığı kabul edilmiştir. TBMM’nin 18 Haziran 1920’de açıkladığı dış politika ilkelerinde Misâk-ı Millî’ye bağlı kalınacağı tüm dünyaya ilan edilmiştir. İşte tam da bu sırada cumhuriyeti kuran parti iddiasındaki ana muhalefet partisini, daha TBMM’nin açılışının ertesi günü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Meclis’te iki kere söz alarak Misâk-ı Millî’nin sınırlarını tek tek sayarak “Hudud-u Millî” diye ayrıntılı olarak açıklaması karşısında, bu sınırların savunuculuğunu yapmaya çağırıyoruz. Aslında bu açıklama Millî Mücadele’nin hedefini ve gayesini ortaya koymak bakımından da temel bir kabul değil midir?

Suriye’nin demokratik, özgür ve bağımsız bir devlet olması; Türkiye’nin de dahil olduğu ‘Bölgesel Pakt’lar kurulması hedefinden vazgeçilmemelidir. Ancak daha önce ABD ve Rus yönetimleri ile mutabık kalınan ve Suriye sınırlarımızda oluşturulması planlanan en az 30 Km derinliğe sahip olması kararlaştırılan Türkiye Güvenlik Bölgesi’ne ne oldu? Bundan ses seda çıkmıyor. Bu güvenlik kuşağının, bölgedeki Türkmenleri ve vatan parçası olan Süleyman Şah Türbesi’nin yerini de içine alacak, Süleyman Şah’ı ebedi istirahatgâhına tevdi edecek kapsamda derhal ve en kısa sürede tamamlanması, bugün değilse daha ne zamandır? Bu görev, daha önce Esad’la normalleşme ihtimaline karşı, Türk Bayrağı’nı indiren, Türk tırlarına saldıranlara havale edilmeyecek kadar önemlidir.

Türkiye bölgede barış kurucu görevini hatırlamalıdır. Küresel sömürgeci güçlerin ne dediğine bakmadan, Türkiye’nin hak ve menfaatleri doğrultusunda; emperyalist politikalara geçit vermeden bölgedeki kardeşlerinin, masum ve mazlumların güvenliğini garanti altına alacak; barış kurucu ve devam ettirici iradesini göstermelidir.

Vatan topraklarından cebir, hile ve desise ile koparılmış vatan parçalarına sahip çıkma vakti gelmiştir. Oluk oluk akan Müslüman kanının sebebi vekalet savaşlarıdır. Türkiye bu oyuna dur demek zorundadır. Devletimizin şanlı tarihindeki gibi bölgesindeki ve dünyadaki meseleleri çözen kudretli liderlik makamına dönmesi gerekmektedir. Tarihi haklarımızın kalıcı anlaşmalarla teminat altına alınması, siyasi iktidar için kaçınılmaz bir vazifedir.

Related posts

BAŞYAZI: Kanserli Hücre Yasasını Kabul Edenler Derhal İstifa Etmelidir! #36

Vekil Güçler Girdabında Türkiye

Çerçevenin İçindeki Af Yasası