Oyun kurucular tarafından Suriye fiili durumda olduğu gibi dörde bölünecektir: Şam Merkezli Sünni İslami bölge, Lazkiye merkezli Alevi bölgesi, Fırat Doğusunda Kürt bölgesi adıyla PKK/YPG/SDF bölgesi, Şam Güneyinde Dürzi bölgesi. Her bir bölgenin bağımsız birer devlet//devletçik olabileceği gibi, zayıf da olsa merkezi yönetime bağlı Özerk yönetimler söz konusudur.
PKK/YPG/SDG yapılanmasını Türkiye ile barıştırmak amacıyla başlatılması muhtemel ABD önerilerine kanmamak gerekmektedir. Böylesine bir seçenek Türkiye’yi Suriye’nin tüm problemlerine ortak yapar ve onlarca yıl sürecek zaman, enerji ve kaynak israfına neden olur.
Türkiye’nin uluslararası alanda hatta iç politikada “kazanan” ülke olarak sunulması bir tuzaktır. Daha ilk günlerde aleni olarak HTŞ yanında gözükmek aceleciliği sakıncalı sonuçlar doğuracaktır. HTŞ’yi öne süren güçlerin övgülerle Türkiye’yi de HTŞ yanında göstermesi hayra alamet değil.
Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) Türkiye’nin kontrolu altındaki İdlib’den umulmadık bir hızla ilerleyerek Başkent Şam’ı aldı, Esad ülkeyi terk etti ve 61 yıllık Baas Rejimi son buldu. Ardından HTŞ kimdir, kimin kurgusudur, Suriye Rejim Ordusu nasıl buharlaştı, Suriye Haritası nasıl değişecek, kim kazandı kim kaybetti, Türkiye ne yapacak gibi temel sorular gündeme oturdu. Türkiye’nin ve bölgesel istikrarın çıkarları bu sorulara doğru cevap vermekle mümkün olabilecektir.
Her şey Hamas Saldırısı ile Başladı
Hamas’ın İsrail’e 7 Ekim 2023 saldırısı, İsrail’in “mağdur” bir ülke sıfatı altında Orta Doğuda yayılma stratejisinin önünü açmıştır. Önce Gazze’yi ezmiş, Batı Şeria’da yönetim inisiyatifini güçlendirerek ve yeni yerleşimlerle buranın demografisini lehine çevirmiş, bağımsız Filistin Devleti umudunu yok etmiş, Lübnan güneyinin ilhak planının alt yapısını oluşturmuş, Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah gücünü adeta yok etmiş, İran’ı hedefleyerek bu ülkeyi sindirmiş, şimdi de Suriye’nin parçalanma sürecinde bu ülke üzerinde operasyon için eli serbest kalmıştır. İsrail’in son bir yıl içindeki operasyonları; adeta Oded Yinon’un “İsrail için 1980’lerde Bir Strateji” gereği komşu ülkelerin etnik, mezhepsel ve dini ayırışımlar bağlamında parçalanması stratejisini uyguladığı izlenimi vermektedir. 7 Ekim Hamas saldırısının bir komplo olduğuna inanmamız için yeterli sebepler sahnelenmiş bulunmaktadır.
HTŞ Kimdir? Kimin Kurgusudur?
HTŞ, El Kaide’ye bağlı olan Nusra Cephesi’nden ayrıldığını duyurmuş olsa da radikal ideolojisi nedeniyle uluslararası toplum tarafından terör örgütü olarak tanımlanmaktadır. HTŞ lideri Suriye kökenli Culani (Golani) Irak El-Kaidesi içindeyken, 2 yıl süre ile ABD tarafından tutuklu kalmış, serbest kalınca 2011 yılında Suriye’de Nusra Cephesini, 2017’de İdlib’de Nusra Cephesini diğer örgütlerle birleştirerek HTŞ’yi kurmuş, uzun yıllar terör listesinden çıkmak için ılımlı mesajlar vermiştir. HTŞ liderliği üzerinde ABD ve dolaysıyla İsrail etkisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Günümüzde ABD’den ılımlı tepkiler alan, İsrail’in Suriye’de işgal ve operasyonlarına ses çıkarmayan HTŞ hakkında, harekatın ilk günlerinde ABD Los Angeles Times gazetesinin manşeti de ilginç ip uçları vermektedir; “Suriye’de Pentagonun beslediği güçlerle, CİA destekli güçler karşılıklı savaşıyor”. Buna göre Pentagon beslemesi PKK/PG/SDF oluyor, CİA beslemesi ise HTŞ liderliği oluyor. Peki, HTŞ’nin bir CİA kurgusu olduğu şaşırtıcı mı?
Türkiye ve HTŞ
Rusya destekli Rejim kuvvetlerinin Halep’i kuşatması üzerine muhalif gruplar Aralık 20016 tarihinde, Türkiye’nin de gözetiminde İdlib Bölgesine tahliye edildi. Türkiye İdlib çevresinde çatışmasızlığın sağlanması, sivil halkın korunması, Türkiye’ye yeni bir mülteci dalgasının önlenmesi, radikal grupların etkisinin sınırlandırılması amaçlarıyla 2017 yılında kontrol noktaları (gözlem noktaları) kurmuştur. Bu bağlamda 2023 itibarıyla Türkiye’nin İdlib ve çevresinde 60’tan fazla askeri gözlem noktası ve tahkimli noktasının bulunduğu tahmin edilmektedir. Türkiye’nin radikal grupların etkisinin sınırlandırılması bağlamında başarılı olduğu söylenemez. Aksine iddia odur ki güçlenmesini destekleyen bir ortam sağlanmıştır. Türkiye’nin HTŞ’yi eğitip donattığı ve gerçekleşen operasyonun müellifi olduğu söylenemez. Ancak Türkiye’nin eğitip donattığı Suriye Milli Ordusu (Özgür Suriye Ordusu) HTŞ’nin başlattığı operasyona ortak olmuştur. Bu ortaklık spontane olmadığı, önceden planlı olduğu izlenimi vermektedir. Yine de Türkiye HTŞ operasyonu ile Esad Rejiminin devrilmiş olmasından birçok Batı ülkesi gibi memnun olmuştur. Ayrıca SMO marifetiyle Tel Rıfat ve Münbiç’i PKK/YPG/SDF güçlerinden arındırarak Fırat batısında inisiyatifimizin hüküm sürdüğü “terörden arındırılmış koridor” hedefine ulaşmış bulunmaktadır. Türkiye’nin terör örgütü olarak tanıdığı HTŞ hakkında ılımlı mesajlar vermesi yanında, esas ilişkiler ABD’nin HTŞ hakkındaki tutumlarına endeksli olacaktır.
Suriye Ordusu Neden Buharlaştı? Savaş Kimin Kurgusuydu?
Esad’ın Suriye Ordusu aynen Saddam Ordusu gibi birden buharlaştı. HTŞ neredeyse çatışma yaşamadan şaşırtıcı bir şekilde Halep, Hama, Humus ve Şam’ı 11 günde ele geçirdi. Peki neden? Görünen odur ki Suriye Ordusu 11 yıldır savaş içinde yorgun düşmüş ve yıpranmıştı. Maddi zorluklar had safhadaydı. Üstelik Rusya ve Hizbullah desteği neredeyse sıfıra inmişti. Daha önemlisi HTŞ silah bırakanları affedeceğini ilan etmişti. Ancak hızlı sonucun asıl sebebinin geri plandaki Kurgu’ da görebiliriz. 6 ay önce başlamış olan planlama safhası dahil, operasyon sahasının şekillendirilmesinde ABD/İsrail ve bir ölçüde Rusya ortak aklının devrede olduğunu söyleyebiliriz. ABD’nin ılımlı mesajları ve Suriye’deki askeri varlığı gayrı meşru hale gelen Rusya’nın sessiz duruşu önemli ip uçları vermektedir. Nitekim HTŞ’nin eğitilip donatılmasında Ukrayna Özel Kuvvetlerinin rol aldığı yine bu ülke tarafından ifşa edilmektedir. Ukrayna Özel Kuvvetleri ABD tarafından yetiştirilmiş, hatta bünyesinde yarı askeri ABD unsurları bulunmaktadır. Bu kuvvetler HTŞ operasyonunda kamikaze İHA kullanımı dahil operasyon ve istihbarat desteği sağlamışlardır. Bunun yanı sıra ABD ve İngiltere tarafından teknik, silah ve istihbarat desteği sağlandığı açık kaynaklarda konuşulur hale gelmiştir. Yine açık kaynaklar Türkiye’nin de benzer rol oynadığını iddia etmektedir. Resmi otoriteler tarafından verilen örtülü beyanlar da bu iddiaları desteklemektedir. Özetle HTŞ’nin sürpriz başarısının bir kurgu olduğunu ifade edebiliriz.
Kim Kazandı? Kim Kaybetti?
İsrail kazandı. Suriye ve Lübnan’dan Hizbullah tehdidini bertaraf etmiş, Suriye’de eli serbest kalmıştır. HTŞ Şam’ı aldıktan sonra hava saldırıları ile Suriye’nin neredeyse tüm askeri alt yapısını imha etmiştir. Yetinmeyerek Golan tepeleri üzerinden Suriye’ye kara ordusu ile girmiş ve Şam’ı tehdit edecek mesafeye yaklaşmıştır. Suriye’nin güneyinden Irak’a uzanan “Davut Koridoru” nu açmaya, bu bölgede bir Dürzi Devletçiği kurma girişimine başlamıştır. İlginç olanı İsrail’in bu azgınlıklarına Golanlı! HTŞ Liderliğinin ses çıkarmamasıdır. Aynı şekilde PKK/YPG/SDG’nin de bu azgınlığa ses çıkarmaması dikkate değerdir. Davut Koridoru sayesinde İsrail Fırat’ın doğusundaki SDG yapılanması ile fiziki birliktelik sağlayacak olup, bu bölge ve Irak’ın kuzeyi İran’a karşı operasyon sahası olarak kullanılacaktır. İsrail Ortadoğu’nun Jandarması olmaya soyunuyor.
Diğer Kazananı PKK/YPG/SDF’ dir. Görüldüğü kadarıyla ABD, Rusya ve İsrail’in desteğini almış, Fırat’ın doğusunda kendi yönetimini kurma konusunda önünde (Türkiye hariç) bir engel kalmamıştır. Ayrıca kendilerine Akdeniz’e Suriye kuzeyinden ulaşma şansı kalmayınca, İsrail’in kuracağı Davut koridoru üzerinden Akdeniz’e ulaşma umudu aşılanmaktadır. ABD her durumda kazanandır. Bir dönem önce Kudüs’ü başkent olarak tanıyan, Filistin Devleti kurulmasına engel olan, Suriye’nin işgal altındaki Golan Tepelerinin İsrail toprağı olarak tanıyan ve İran ile yapılan nükleer anlaşmayı yırtan Trump dönemi, yeni dönemde tam anlamıyla Hıristiyan Siyonistlerden oluşan bir hükümet kurmaktadır. Dışişleri, Savunma, İç Güvenlik Bakanlıkları ile CİA, Ortadoğu Özel Temsilcisi, İsrail ve BM Büyükelçisi, Ulusal Güvenlik Danışmanı gibi atamaların tümü “İsrail’e Tanrısal güç atfeden” katıksız Hıristiyan Siyonist’tir. Allah Ortadoğu’yu bu Siyonistlerden korusun. Bu şahinlerle ne Ortadoğu ne de dünya barış yüzü göremeyebilecektir.
Peki Kim kaybetti? Başta Suriye, sonra Rusya ve İran kaybetti. Suriye’nin kaybı aşikardır. Oyun kurucular tarafından Suriye fiili durumda olduğu gibi dörde bölünecektir: Şam Merkezli Sünni İslami bölge, Lazkiye merkezli Alevi bölgesi, Fırat Doğusunda Kürt bölgesi adıyla PKK/YPG/SDF bölgesi, Şam Güneyinde Dürzi bölgesi. Her bir bölgenin bağımsız birer devlet//devletçik olabileceği gibi, zayıf da olsa merkezi yönetime bağlı Özerk yönetimler söz konusudur. Rusya’nın Tartüs’deki Deniz Üssü ve Lazkiye’deki Hava Üssü meşruluğunu kaybetmiştir. Deli Petro’dan beri Sıcak Deniz hayali kuran Rusya bu üsleri kaybetmemek için dostu Esad’ı satmış olabilir. İran Esad’ı satmamış olsa da gücünü oldukça kaybetmiş, Şii ekseni politikası ağır darbe almış, kendi ülkesinde güvenlik zafiyeti yaşar duruma düşmüştür. İran ABD’nin yeni şahin yönetiminin de katkısıyla sıranın kendisine geldiğinin farkındadır. Arap Birliği ise bünyesine tekrar aldığı Esad ve onun rejimini ayakta tutamamanın utancını yaşıyor olması gerek.
Türkiye Kazanan mı, Kaybeden mi? Ne Yapmalı?
HTŞ Operasyonunun ABD-İsrail yapımı olduğu, Rusya’nın göz yumarak Esad’ı sattığı, Türkiye’nin hem PKK ile mücadele hem de Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olma iddiasıyla sürece destek verdiği giderek açıklık kazanmaktadır. Bu şartlarda Türkiye kazanan mı, kaybeden mi? Bunu görmek için Türkiye’nin Suriye hedeflerini açıkça ifade etmek gerekir. Bugüne kadar açık edilen hedefler şunlardır: Suriye’de en az 30 Km. derinlikte güvenlik kuşağı oluşturmak (benzer kuşak Pençe-Kilit Operasyonlarıyla Irak kuzeyinde de sağlanmaktadır), Göçmenlerin geri dönüşünü sağlamak, PKK/YPG devletleşmesini önlemek, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak. Anlaşıldığı kadarıyla adı konmamış olmakla birlikte yeni Suriye Rejiminin şekillenmesine dahil olmak.
Güvenlik kuşağı bağlamında gelişmeler şunu göstermektedir; Türkiye’nin müttefiki SMO Tel Rıfat ve Münbiç’ten PKK’yı temizledi, yakında Ayn El Arab’ın da (Kobani) temizlenmesi hedeflenmektedir. Böylece yaklaşık 900 Km’lik Suriye sınırının dörtte üçü yeterli derinlikte Türkiye’nin kontrolünde olacaktır. Geriye kalan kısmın kontrolü daha kolay olacaktır. Bu durum Türkiye’nin ilk hedefi bağlamında kazanç hanesine yazılabilir. Göçmenlerin geri dönüşünde kimse iyimser değil, hatta çoğunluğun kalmaları daha büyük ihtimal olarak belirmiş bulunmaktadır. Türkiye bu alanda kısmi geri dönüşler nedeniyle kısmi kazançlı sayılabilir.
PKK/YPG devletleşmesinin önlenmesi bağlamında mevcut saha gerçekleri Türkiye’nin aleyhinde olduğu görülmektedir. Irak ve Suriye’de Kürt yapılanması ABD, İsrail, Rusya ve Batı ve Körfez dahil birçok aktör tarafından desteklenmektedir. Ancak Türkiye için sorun PKK’nın bu bölgedeki Kürt ve Arap halkının temsilcisi konumuna getirilmesidir. Suriye’deki PKK yapılanması görünür gelecekte en çok İsrail’in işine yarayacaktır. Tüm başroldeki aktörleri karşısına alarak çok geniş kapsamlı bir askeri operasyon yapmadan bu alanda fiili sonuç almak imkânı bulunmamaktadır. Bu bağlamda yapılması gereken, Fırat doğusundaki bu yapılanmadan PKK/YPG unsurlarının temizlenmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğü bağlamında merkezi Suriye Yönetimine kuvvetle bağlı bir yapılanmaya dönüştürülmesi alanında esaslı politikalar oluşturmak olmalıdır. PKK/YPG/SDG yapılanmasını Türkiye ile barıştırmak amacıyla başlatılması muhtemel ABD önerilerine kanmamak gerekmektedir. Böylesine bir seçenek Türkiye’yi Suriye’nin tüm problemlerine ortak yapar ve onlarca yıl sürecek zaman, enerji ve kaynak israfına neden olur.
Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafazası uluslararası kurallara uygun doğru bir politika olmakla birlikte, sahadaki gerçekler ve başat aktörlerin politikaları açısından sağlanması oldukça güç bir hedeftir. Çünkü halen BM dahil tüm dünyanın “radikal cihatçı terör örgütü” olarak gördüğü HTŞ’nin kuracağı merkezi bir yönetime asla rıza göstermeyecek yerel aktörler bulunmaktadır. Görünürde Suriye’nin dört bölümlü olması, en hafifinden federal bir yapıya dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Türkiye’nin uluslararası alanda hatta iç politikada “kazanan” ülke olarak sunulması bir tuzaktır. Daha ilk günlerde aleni olarak HTŞ yanında gözükmek aceleciliği sakıncalı sonuçlar doğuracaktır. HTŞ’yi öne süren güçlerin övgülerle Türkiye’yi de HTŞ yanında göstermesi hayra alamet değil. Böylesi bir durum ardından, HTŞ önderliğindeki Suriye merkezi yönetiminin tüm radikal yanlışlıklarına ortak olmayı getirir ki sonuçta “günah keçisi” olmak işten değil. BOP eş başkalığı adına ilk dönem Esad rejimi ile başlatılan yakınlaşmanın sonuçta Türkiye’yi istenmeyen olayların içine çektiği unutulmamalıdır. Emevî Camiinde namaz kılınacaksa, uluslararası tanınmış Suriye’yi resmi ziyaret esnasında yapılmalıdır. Özetle Türkiye kısa dönemde kazançlı gözükmekle birlikte Suriye rejimini belirleme gibi angajmanlar orta vadede Türkiye’ye kaybettirecektir.