İrfan KALAYCI
[Biz insanlar en az bir dili, bir dilden konuşuruz, öylece anlaşırız. Peki ya o dil, bu kez bir insanmış gibi konuşursa ve o dil Türkçe olursa, acaba neler anlatabilir? Haydi dinleyelim onu.]
Benim adım Türkçe, Türkiye’nin ana diliyim. Dünyada en çok konuşulan ilk yirmi dil arasındayım. Japonca, Korece, Mançu-Tunguzca ve Moğolca ile birlikte Altay dil ailesinin bir ferdiyim. Beni konuşan, benim aracılığımla konuşan, konuşamasa (lal olsa) bile kelimelerimi kalbinde hissedip bakışları ve mimikleriyle yansıtan milyonların diliyim. Onların iç dünyası ile dış dünyası arasında kurulan köprüyüm. Şimdiye dek hep siz kendinizi benimle ifade ettiniz, izninizle bu kez ben kendimi size ifade etmek isterim. Şu anda sizinle karşılıklı konuşamayacağım (diyalog kuramayacağım) için üzgünüm ama buradaki amacım, kısa süreliğine de olsa, biraz geçmişimden söz ederken, biraz da günümüze ilişkin gözlemlerimle birlikte geleceğe ilişkin uyarılarımı sizinle paylaşmaktır; hepsi bu!
Tanrı bana öyle nitelikler ve erdemler vermiş ki, bir kısmı en az diğer diller kadar, diğer diller gibi, bir kısmı da bana özgü olarak, tarihten coğrafyaya, edebiyattan kültüre, siyasetten iktisada kadar birçok köprü ile özdeşleşmişim. Ben, dünden bugüne ve bugünden yarına kurulu köprülerin diliyim.
Nereden başlasam?..
Bir kere, ben derin ve zengin bir tarihin köprüsüyüm… Tarih boyunca sözlü ve yazılı dil olarak, -arkeolojik buluntulara göre kayıtlı 6.yüzyıldan itibaren-, ta Oğuzlar, Uygurlar, Karahanlılar, Kıpçaklar ya da Orhun (Göktürk) Yazıtlarından beri sürekli geliştim, nice engelleri aşarak, Selçuklu ve Osmanlı Türkçelerine evrilerek bugünkü Türkiye Türkçesi şeklini aldım. Savaşlar beni önce imparatorluk dili yaptı, sonra ulus-devlet dili. İstiklalin dilinden istikbalin diline dönüştüm. Beni “eski-yeni Türkçe” ya da “Doğu-Batı Türkçesi” parantezlerine almanıza gerek yok; kim hâlâ benim kelimelerimle duygu ve düşüncelerini ifade edebiliyorsa, başkalarına aktarabiliyorsa işte ben o Türkçeyim. Çünkü tarihim boyunca kaybolmadan, yok olmadan, kesintisiz yaşayan bir dilim. Dünyanın dört bir köşesinde çeşitlemelerimle canlı canlı yaşıyorum. Bir dil için konuşulmak ve yazılmak kadar daha kutsal, daha onurlu başka ne olabilir ki! Geçmiş ile günümüz, günümüz ile gelecek arasındaki köprüyüm, çok uluslu bir tarih köprüsüyüm.
İkincisi, ben büyük ve zengin bir coğrafyanın köprüsüyüm… İnsanlarınki gibi benim de hâlâ dünden bugüne ilişkilerimizin devam ettiği ve bugünden yarına devam edeceği akraba ve komşularım var. Ortak ve yakın coğrafyadan dolayı Azerice, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Türkmence akrabalarım iken, Arapça, Farsça ve Kürtçe ise en yakın, sırt sırta verdiğimiz komşularımdır. Halkların birbirine kız alıp vermesi gibi onların konuştuğu diller olarak bizler de bir dolu kelime ödünç alıp vermişiz, dostça. Kelimelerimiz, üstümüze giydirilen elbiseler gibi olmuş; millete göre yakışmışsa ne âlâ, değilse, pek eskimişse üstümüzden atıvermişiz zamanla. Bu arada, Ermenice, Rusça, Yunanca gibi diğer komşularımı da anmadan geçemeyeceğim. Mahallemiz ne kadar renkli isimlerden oluşuyor, değil mi? Bir de her dilin kendi bünyesinde barındırdığı farklı şiveleri, lehçeleri, ağızları, jargonları ve hatta argoları düşünün, o dilin önünde hangi duvar dayanabilir? Ludwig Wittgenstein, şu sözü sanki benim için de söylemiş: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Çeşitlilik ve çoğulculuk, benim coğrafyamın anahtarıdır. Bundan asla şikayetçi değilim, hatta tersine, hepsinin arasında bir köprü konumunda olduğum için gayet memnunum. Bazılarıyla alfabe, gramer, ses vd. yapımız farklı olsa da iyi anlaşıyoruz; inanmıyorsanız onlardan bana, benden onlara doğru cilt cilt çevirisi yapılmış eserlere bakabilirsiniz. Akraba ve komşu diller olarak hepimiz öncelikle ortak bir uygarlığın bileşenleriyiz. Uygarlık mirasının gelecek kuşaklara taşınmasında görev ve sorumluluklarımız var. Ben gücümü tarih destekli coğrafyadan alıyorum. Napolyon’un dediği gibi “Coğrafya kaderdir”, fakat yeter ki keder olmasın. Çünkü ben Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu, Orta Asya, Akdeniz, Karadeniz ülkelerini birleştiren Anadolu’yum ve eşsiz bir coğrafi köprüyüm, çok verimli bir coğrafyanın köprüsüyüm.
Tarih ve coğrafya köprülerinin altından çok sular akarken işin bir de maneviyat tarafı var ki, buna değinmemek olmaz. Tanrı, biz dilleri de, tıpkı insan kavimleri gibi, öbek öbek, kelime kelime, cümle cümle farklı tasarlamış ya da kurgulamış ki birbirimizle yakınlaşıp anlaşalım, barış ve huzur içinde. Dil dile, dilden dile… Akraba ve komşu diller dışında etkileşim halinde olduğumuz Batı dillerini de anmalıyım. Özellikle İngilizce, Fransızca ve Almancanın bilim, teknik, sanat ve felsefe alanlarındaki yüksek katkısını yadsıyamam. Türkçe olarak ben onları kıskanmaktan çok, onlarla birlikte kendi çapımda dünya uygarlığına katkıda bulunmaya çalışıyorum. Takdir edersiniz ki, bu katkım öncelikle dilsel altyapım, gelişen sözcük hazinem, güçlü dillerle rekabet düzeyim, yeniliklere açıklık derecem ve bu özelliklerimin bağımsız kalamayacağı uluslararası gelişmelerin etkisi, ülkemin eğitim, kültür ve sosyoekonomik yapısının sağladığı olanaklar ve fırsatlar ölçüsünde oluşuyor. Kur’ân-ı Kerim ‘Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığının ibretlik olduğuna’ dair ayetler (4/1; 29/43; 49/13;78/8) ile doludur. “İlim Çin’de olsa gidip alınız” hadisindeki hikmetten hareketle, maddi bilgiye erişim yolunda dinsel aidiyetin önemsenmediği ve bu yolda manevi değerler sayılan diller arasındaki uzlaşmanın mihenktaşı olduğu anlatılmak isteniyor.
Üçüncüsü, ben çok çeşitli dönemlere ve dallara yayılmış güçlü bir edebiyatın köprüsüyüm… Gelip geçmiş pek çok edebiyatçının elinde en güzel eserlerle büyümüş, kendimi aşmışım; bu eserler sayesinde millet bilinci az gelişmemiştir. Zaten, Balzac’ın dediği gibi, “Millet, edebiyatı olan topluluk”tur. En hisli ilahiler benim dilimden gökyüzüne sunulmuştur; en ibret verici masallar benim kelimelerimle, benim ünlem işaretlerimle fısıldanmıştır kulaklara, çocukları güzel rüyalarda uyutmak, büyükleri de gaflet uykusundan uyandırmak için. En güzel öyküleri benim kelimelerimle, benden damıttıkları imgelerle yazdılar Sabahattin Aliler, Ömer Seyfettinler, Füruzanlar… Öte tandan Aşık Veysel, Aşık Mahzuni, Neşat Ertaş’ın yaşam ve ölüm üzerine çaldıkları bağlamadan içli türküler benim kelimelerim ve çağırışlarımla yakılmıştır; o türküler ki hanginizin içindeki aşk ateşini harlamamış yahut hanginizin içinin yağını eritmemiştir? Bütün ozanlar sevgili için aşk şarabını aynı mahzenden ve zalimlere karşı isyan suyunu aynı tasavvuf çeşmesinden içmişler; Mevlana, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre’nin ayak izlerini takip ederek. Hürriyeti en güzel betimleyen şiirler mi ararsınız, bende çok… Misal, Akif’ten daha güzel kim “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım, hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım,” demiştir? Ayrıca “Kaldırımlar, ızdırap çekenlerin annesi” diyen Necip Fazıl; “Hoş geldin kadınım, hürriyet gibi aydınlık oldu odam” diyen Nazım; “Gençken renkli bir cepken sevgilim, çift bıçaklı bir sevinç” diyen Lale Müldür ve adı buraya sığmayacak nice şairler, bu toprakların, bu iklimin en güçlü sesleri değil midir? Hepsini ben doğurdum, ben hepsinden yeniden doğdum. Hele aşk romanları… Aşk deyip geçmeyin dostlarım; o, yaşamın temel dayanağı, devingenidir (dinamiğidir). Halit Ziya’dan “Aşk-ı Memnu”, Kerime Nadir’den “Hıçkırık”, Peyami Safa’dan “Ah Minel Aşk”, Orhan Kemal’den “Cemile”yi okursanız, kendinizi yorgunluk kahvesini içmiş olmaktan daha fazla mutlu hissedebilirsiniz. Onlar gibi nice eserlerle ben hürriyetin ve aşkın en güzel dillerinden birisi oldum; öyle bahtiyarım ki… Çünkü ben ahenkli ve renkli kelimelerden vücut bulmuş şiirsel bir dilim, sonsuz heyecanlı edebi yolların, seyahatlerin köprüsüyüm.
Dördüncüsü, ben mensubu olduğum tarihin, coğrafyanın ve edebiyatın zorlamasıyla oluşan derin ve renkli bir kültür köprüsüyüm… En çok kazaların bu köprü üzerinde yaşandığını üzülerek belirtmeliyim. Zira küresel olan değerler ile yerel olanlar sürekli çarpışıp duruyorlar. “Yaralananlar” bir tarafa savruluyor, “yararlananlar” diğer tarafta toplanıyor. Toplumbilimciler, siyasetçiler ve halkın ne yapacağını şaşırdığı bir olgudan söz edeyim: Ülkemizde neredeyse her köşede, özellikle metropol şehirlerdeki dükkan, mağaza ve avm’lerin tabelaları yabancı dillerden geçilmiyor. Türkiye bir sömürge olmadığına göre, -ki hiç olmadı-, bu özenti ya da zafiyet niye? Sanki memlekette yerliler değil de yabancılar yaşıyor! İş sadece tabelalarla sınırlı değil, ders kitaplarına, gazete-televizyon isimlerine kadar sızmış. Bu çarpık anlayışta yabancı dilleri öğrenmekte zorlanan bir toplumun kendi yetersizliğini dışa yansıtması mı etkili acaba? Tabela deyip geçmeyin sakın; o bir şehrin vitrinidir. yabancı dilden tabelaları turist anlayabilir fakat yurttaş anlayamaz ve kendi diline yabancı kimse olur. Dillerin geleceğini tehdit eden unsurlardan biri kültür emperyalizmidir ve bu, insanın kendi diline yabancılaşmasına ve o dilden düşünce yoksulluğuna yol açar. Milli dili –yasakla değil teşvikle- yabancı sözcüklerden arındırırken, ikame edeceğiniz sözcükleri doğru seçmelisiniz. Topluma örnek olması beklenen koca devlet adamlarının bile, demeç verirken “misyon, dinamik, halef, konsolide/konsolide etme, asset,” vb. sayısız yabancı kelimeden medet ummaları içimi acıtıyor; halbuki bunlara ne güzel karşılıklar bulmuşum: “görev, devingen, ardıl, vadesini uzatma / birleştirme, mali varlık,” vb. Yahu adama sormazlar mı, Türkçesi varken, hele seçmen tabanını oldukça etkileyen millilik / yerlilik iddiası da ortada dururken, halkın anlamadığı kelimeleri neden kullanırsınız? Daha fiyakalı ve gizemli olsun diye mi? Walter Lanoor’un dediği gibi, “Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suç, dilinin çiğnenmesidir.” Az-biraz beni sadeleştirip yabancı kelimelerden arındırırsanız, zehirli-zararlı otlardan arındırılmış toprak misaline döndürmüş olursunuz ki, bugünden yarına kuracağınız en sağlam kültürel köprü oluveririm, emin olun. Derdimi anladınız değil mi: Ben İngilizce’nin küresel işgali altında “Türkilizce”ye dönüşmek değil, istiklali rehber edinmiş bir ülkenin dili olarak “Türkçe” kalmak istiyorum. Fazıl Hüsnü ne güzel söylemiş; “Türkçem benim ses bayrağım,” diye. Ben yabancılaşmaya ve istismara direnen bir kültürün köprüsüyüm.
Beşincisi, ben, ideolojilerin ışığında yahut gölgesinde yapılan siyasetin köprüsüyüm… Beni, benim kelimelerimi bazen öyle kötü tüketiyorlar ki azizim; evde, okulda, sokakta, iş yerinde, trafikte, çarşıda pazarda yetmiyormuş gibi bir de mecliste. Benim kelimelerimle küfürleşiyor, hakaretleşiyor, şiddet uyguluyorlar. Unutmayın ki, beni hangi niyetle kullanırsanız ben o niyetin dili olurum; saygıysa saygının, nefretse nefretin dili… Elbette ben de her dilin doğası gereği ahlakın dili olmak, temiz toplumdan temiz siyasete doğru kurulan bir köprü olmak isterim. Siyasetçi deyince, aklıma, “Türkçe, Türk milletinin kalbi, beyni” diyen Atatürk geliyor. Onun himayesinde “Güneş Dil Nazariyesi”ne konu edilmişim. Epey özgüvenli ve iddialı ifadelerle benim güneş kadar eski bir dil olduğum ve dünya kültürlerini aydınlattığım ileri sürülüyordu; nazar mı ne değdi, bir süre sonra ilgi odağından çıkıvermişim. Kıyıda köşede duran ilginç bir noktaya daha dikkatiniz çekmek isterim ki, bazı Batı dillerinde var olan cinsiyetçilik bile benim yapısal özelliklerim arasında yokken, benim üzerimden ırkçılık yapılıyor olması bir alaysamadır (ironidir). Kaldı ki, kadim dillerin toptan simgeleneceği bir çınar ağacının dallarından yahut bir daldaki yapraklarından birisi olarak ben, sert rüzgârların hışmına uğrayıp kırılan bir dal, yere düşen bir yaprak benzeri tarihe karışan ya da korumaya alınmadığında aynı acı sonu bekleyen dillerin bulunduğuna tanık oldukça pek üzülüyorum. Bir dilin yok olması ne demek, bir düşünsenize?! Uygarlığın kan kaybetmesinden farksız! Bana siyaset katmanlarından başlanarak sahip çıktığınız oranda sizin olacağım, size hizmet edeceğim. Bireysel ve ahlaki anlamda diline sahip çıkmayanları ne gibi tehlikeler bekliyorsa, toplumsal ve tarihsel anlamda ana-diline sahip çıkmayanları da o tehlikeler bekleyecektir. Bugünkü kuşakları yarınkilerle buluşturacak bir dil siyasetine ve halkı kutuplaştırmayan bir siyaset diline ihtiyaç varsa işte ben o siyasetin köprüsüyüm.
Altıncısı, ben sınıflar üstü bir iktisadi hayatın ve yönetişimin köprüsüyüm de… Unutmayın ki, günümüzde bir ülkenin iktisadi gücü ile o ülkenin dilinin gücü doğrusal orantılı gözüküyor artık. Düşünün, arkasında Birleşik Krallık ve Birleşik Devletler bulunmasaydı İngilizce bu kadar küresel egemen bir dil olabilir miydi? İngilizce şu anda dünyanın en pahalı ihraç malı; herkes satın almak zorunda. Mütevazı bir dil olarak ‘Darısı başıma’ diyeyim mi, bilmiyorum. Burada “birleşik” kelimesi anahtardır, kafayı ‘Türkiye ekonomisi – Türkçe dili’ ilişkisine yormalı, çünkü ekonominin gücü ile dilin gücü arasında ciddi bir etkileşimin olduğu baskın bir gerçektir. Ayrıca, ben hayatın içinde bir dilim, bu nedenle son zamanlarda özellikle aile bütçesini sarsan, üretim-tüketim-tasarruf dengesini ve toplumun ruhsal durumunu bozan hayat pahalılığının farkındayım. Hem nasıl kayıtsız kalabilirim ki; dar gelirli gruplar yaşadıkları bu kötü iktisadi girdabı anlatmakta benim kelimelerimi kifayetsiz bile buluyorlar ki benim gibi bir dünya dili için ayrıca hazin! Yoksul ve orta sınıflar hükümetin kendilerinden hala kemer sıkmalarını istemelerinden şikayetçiler; ben bunun tanığıyım. Halk ivedilikle aynı kemer ve hatta kravat sıkmayı kamu ve özel kesimden bekliyor. Mal, hizmet ve vergi zamları ve dahi zam fırsatçılığı durdurulursa hayat pahalılığı gevşeyecek ve en önemlisi de yüksek sesli şikayet dilekçelerinde daha az yer alabileceğim. İsterim ki, para-perestlikten uzak, hayat pahalılığını geride bırakıp hakça refaha doğru uzanan bir üretim ekonomisinin köprüsü olayım. Varsın “hayâl” (ütopya) olsun!
Kısacası, dil, ekindir; “Ne ekersen onu biçersin” denmesi boşuna değildir. Ben öyle bir dilim ki dışarıdaki yerlilerin, içerideki yabancıların gurbet diliyim, vuslatı muştulayan göçlerin diliyim. Son olarak, şu bilgisayar ağı – bilgi sunu (internet) çağında uğradığım azizliğin bir an önce son bulmasını isterim: Misal; her fırsatta “ı” harfi “i”ye çevriliyor, “kâr”, “kar” yapılıyor, “a”nın şapkasını kaldırıyorlar; “ğ” harfi yok hükmünde. Söyleyin bana; “g“ yazarsanız “yoğurt”taki gerçek tadı alabilir misiniz? Benim gibi özgün bir dünya dilini bu şekilde, harflerimi bozarak yoksullaştırmaya kalkışanlara ne demeli? Dünden bugüne, bugünden yarına kurulmuş sağlam kadim bir köprüyüm; yıkarsanız, enkazın altında kalırsınız.
Bu satırların yazıldığı bugün, 21 Şubat. “Dünya Anadil Günü”müzü kutlayanlara selam olsun.