Ekonomiyi Kim Bozdu?

Arif DURUSU

 

Hava Nasıl Oralarda?

Önceleri hava durumu kişiden kişiye değişiyordu. Ama şu sıralar hemen herkes hava durumu konusunda hemfikir; havalar bozuk ya da benzer bir ifade ile havalar bozdu. Hal böyle olunca ekonomi nasıl, diye bir soru artık anlamını yitirmiştir. Kim ne derse desin, Türk ekonomisinin bu durumuna –içtenlikle ifade ediyorum- bizim kadar üzülen her halde pek olmamıştır. Çünkü bir kısmı içten içe sevinirken, bir kısmı da sun’i kamuflajlarla gerçeğin üzerini örtme, halâ sahte pehlivanlık iddiasını sürdürme telaşındadır. Abartısız ifade ediyorum; Türk ekonomisinin bugünkü manzarası en az 10 yıl öncesinden görülebiliyordu, ama bunu anlatmak, anlatmaya yeltenmek, adeta vatan hainliği ile eş değerdi.

Yıkım Da Toparlanma Da Zaman Alır

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki; devasa yapılar ve uzun soluklu çabaların sonucu zaman alır. İyi ya da kötü sonuç, pat diye ortaya çıkmaz. Ama belirtileri vardır. Konuya vakıf olan ya da aklı fikri olan, feraseti olan kimse olacakları ayan beyan görür; lakin anlatamaz. Gerçeği haykırmak ister, fakat onun feryadı, düşmanca bir saldırı olarak yaftalanır. Halkın aklı gözlerindedir mantıkınca halk da daha yıkım ya da yapım ortaya çıkmadığı için olacaklara göre değil mevcut duruma göre düşünür; gelecek perspektifi kapalıdır. Bu durumu Namık Kemal’in şu anektodunda görmek mümkündür:

Namık Kemal’in Teşhisi

Namık Kemal bir gün Sahaflar çarşısından geçerken, ahbaplarından biri yolunu çevirir ve der ki:

-Namık Kemal, sen kitaplarında, makalelerinde, konuşmalarında hep imparatorluk ha battı ha batacak deyip duruyorsun. Onun ne battığı, ne yıkıldığı ve ne de öldüğü var. Yaşayıp gidiyor işte. Senin bu telaşına sebeb ne kuzum?

Yahya Kemal bu nazik soruyu şu şekilde cevaplandırır:

-Ah benim dostum, sen bu koca imparatorluğun ölümünü oduncu Ahmed Ağa’nın ölümüne mi benzetirsin. Birkaç saat içinde ölsün, cenaze namazı kılınsın ve defnedilsin, öyle mi? Beş yüz senelik bir ömrü olan bu imparatorluğun hastalığı elli, ölümü elli, cenaze namazının kılınması ise elli yıl sürer. Sen yüz elli yıl sonra bu imparatorluğu ortada bulamazsın. (Yakın, Muharrem, Tarih Işıktır, Bayrak Yayıncılık, 127)

Namık Kemal’in sözleri, gerçeğin ayan beyan ifadesinden başka nedir ki!

Ekonomiyi Kim Batırdı?

Ekonominin kötü gidişatı kabullenilmekle birlikte şimdi gündemdeki soru şudur:

Sorumlu kim?

Sorumlunun kim olduğu konusunda hemen herkes birbirini suçlamaktadır. A kesimine göre sorumlu B kesimi, B kesimine göre ise A kesimidir. Dış güçler, önceden bir anlam ifade “ettiriliyordu” belki ama onun da havası inmiş olduğundan bir anlam ifade etmez oldu. Hal böyle olunca hemen herkes, ekonominin kötü durumda olduğu konusunda artık hemfikir.

Sıkı durun; şimdi suçluyu açıklıyorum: Türk ekonomisini bu duruma getirenler, yıllardır “ağız dalaşı” yaparak birbirlerini suçlayan “seçkinler”dir. Bu, artistik bir ifade değil; gerçeğin ta kendisidir. Nasıl mı? Açıklayalım:

Özelleştirme Politikaları Ekonomik Anlamda Türkiye’nin BOP veya GOP’u Olmuştur

1986 yılından 2020 yılına kadar özelleştirme kapsamında 70 milyar dolarlık özelleştirme yapılmıştır. Bu paranın 62 milyar dolarlık kısmı AKP döneminde tahsil edilmiştir. Elbette devlet, satmak istediğini satmak, almak istediğini almak hakkına sahiptir. Ama bunun hukuk, kamu yararı, şeffaflık, sürdürülebilirlik vs. açılardan açıklanabilir ve kabul edilebilir olması şarttır. Ülkemizdeki özelleştirmelerin bu kriterlere uyduğunu söylemek pek de mümkün gözükmemektedir. Özelleştirme konusu, onlarca kapsamlı araştırmalara konu olabilecek çok yönlü ve çok boyutlu önemli bir konudur. Coğrafyamızdaki ülkelerde sonu kış olan ama adı bahar olan ayaklanmalar olmuş, ülkemiz böyle olaylara sahne olmamıştır. Ama ülkemizde başka bir baharın fitili ateşlenmiş ve sonuçları “ba’de harab’il-Basra” olan özelleştirmeler devreye sokulmuştur.

Yukarıdaki tarihler arasında şöyle veya böyle iktidar olmuş ya da iktidarda söz sahibi olmuş parti ve kişilerin bunda az ya da çok vebali vardır, sorumluluğu vardır. Özelleştirmelerle ilgili olarak kayırmalar, peşkeş çekmeler gündeme gelmiş, getirilmiş ama bunların üzerinde ciddiyetle durulmak bir yana geçiştirilmiştir.

Devlete para, vatandaşa istihdam sağlayan devasa ekonomik yapılar önce kendi haline bırakılarak hantallaşmaları sağlanmış, sonra da özelleştirilmiştir. Devlet, kendisine gelir sağlayan dev kuruluşları sıcak paraya tercih etmiş, akmasa da (Aslında akıyor.) damlayan tesisleri elden çıkarmıştır. Özelleştirilen tesisler ile verilen sözlerin aksine önce çalışanları kapının önüne koyulmuş, sonra da kafasına göre takılarak kapatılmış ya da satılmıştır. İşten çıkarılan, mağdur edilen çalışanlar; özelleştirmeye karşı çıktıkları için adeta devlet düşmanı, terörist ilan edilmişlerdir.

Özelleştirmeden elde edilen paralar hoyratça harcanmış, o paralarla bir bahar havası estirilmiş ama ufuktaki kara bulutlar görülmemiş, görülmek istenmemiştir. Bu suça, yeni yapılan asfalt yollarda beraber yürüyüp beraber ıslananların hepsi dâhildir. Ondan öncekiler de dâhildir. Birleşik Devletler bürokrasisinden transfer edilen önceki bakan da sonraki bakanlar da dâhildir. –İşimiz dedi kodu olmadığı için isimleri es geçiyoruz.- Konuya vukufiyeti olan hemen herkes bu zevatı elbette biliyor.- Bugün “gelecek”te “deva” olacaklarını söyleyenler de bu ekibin içinde ve hatta direksiyon başında olanlardır. Şimdi sular çekilince efelenmeler, ancak konuya cahil insanlar için bir cazibe teşkil edebilir. Zaten onların tek avantajı da cahil bir kitleye heveslenmeleridir. Kısa kesmek lazımdır, lakin konuya uzak olanlar için bir alıntı yapmak iyi olacaktır:

“Hazineden sorumlu Devlet Bakanı ve Baş müzakereci Ali Babacan, ‘Erdemir ve Tüpraş’ı yerli sermaye alsın, ulusal şirketler yabancıya gitmesin’ tartışmalarını değerlendirdi. Babacan, Fransız gıda markası Danone’nin satışında, Fransızların gösterdiği tepkiye atıf yaparak, “Danone milli sembol haline gelmiş. Fransa’nın kimliği ile bütünleşmiş bir marka. Ancak Tüpraş ve Erdemir’e bu kadar özel anlam yüklenmesini anlamıyorum” dedi.” (Ayan, İbrahim, Özelleştirme-Toplumları köleleştirmede gizli oyun-, Akıl Fikir Yayınları,134)

Suça Ortak Olmayan Yok Mu?

Özelleştirme serüveninde seyirci olmayan, bu kötü gidişe karşı koymak için gayretlenen yok mu? Var elbette. Onları burada takdirle anmak, bizim için bir kadirşinaslık görevidir. Zamanın Ulaştırma Bakanı Prof. Enis Öksüz, bu listenin başlarında yer alır. Türk Telekom’un özelleştirilmesine gönlü razı olmamış ve imzalamamıştır. Bakanlıktan ayrılmayı, içine sinmeyen Telekom özelleştirmesine imza koymaya tercih etmiş ve yürekli ve onurlu bir iş yapmıştır. Islahatçı Demokrasi Partisi (Millet Partisi), özelleştirmelerin yanlışlığını ısrarla dile getirmiş ve özellikle tütün özelleştirmeleri ile ilgili olarak Öleceksen Türk Tütünüyle Öl kampanyası ile kamuoyunun dikkatlerini çekmeye çalışmıştır. Bu arada Konya merkezli Anadolu Holding (Torku) ile Kardemir’i de anmak gerektir. Çünkü bu iki yerli kuruluşumuz, özelleştirme sonucu devraldıkları tesisleri nasıl verimli hale getirdiklerini göstermişlerdir. Zarar eden kurumlar kâr eder hale gelmiş ve milli ekonominin dinamik elemanları olarak çalışan ve ortaklarının sahipliğinde istihdam ve üretime devam etmektedirler. Bu tip örnekleri takdirle karşılıyoruz ve örneklerinin artmasını temel bir politika olarak öngörüyoruz.

İMF Gönderildi Mi Gitti Mi?

Özelleştirmenin İMF ile ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Çok ilgisi var. Ve hatta özelleştirme ile İMF birebir birbirleriyle ilgilidirler. Çünkü özelleştirme bir İMF projesidir. İMF, “iktidarlara” dikte ettirdiği maddelerle özelleştirmeyi olmazsa olmaz bir şart olarak ortaya koymuştur. Bu konuyu o kadar sıkı takip etmişlerdir ki; arada bir gelerek yaptıkları denetimlerle ve niyet mektupları ile Türk ekonomisini kadük etmişlerdir. İMF’den gelen krediler ve özelleştirmeler sonucu ele geçen paralarla havalara giren ekâbir; lüks, israf, talan ile hoyratça saçıp savurmuşlar ve hatta İMF’ye dahi borç verecek duruma gelmişlerdir. Ama bu memleketin altını oyduklarını, yarın ne olacağını bir türlü akıllarına getirmemişlerdir. Akıllara getirenleri akılsızlık ya da hainlikle suçlamaktan çekinmemişlerdir. Dikkat ediniz; İMF gönderilmemiştir. Yaptığı planlamayı uygulayıp işin sonuna gelen İMF kendisi çekip gitmiştir. Arkada sanayii, tarımı, hayvancılığı, üretimi, istihdamı devamlı “büyüyen karadelikler” olarak bırakarak. İlla da bir dış güçlerden söz etmek gerekirse, evet dış güçler vardır, bir de onlarla iş tutan ortakları vardır.

“Devlet Ticaretle Uğraşmaz”

Özelleştirmeler, yabancılara “peşkeş çekme” ya da “yandaşlara” yumuşak satış şeklinde gerçekleşmiştir. Bu işi kamufle etmek için de bir vecize icat edilmiştir: “Devlet ticaretle uğraşmaz.”  Bizim “devlet ticaretle uğraşmaz” dediğimiz dev kamu malı kuruluşlardan, yabancı devletlerin kamu şirketlerince alınanlar vardır. Öyle hallere şahit olunmuştur ki; devlet ticaretle uğraşmamış ama sebze-meyve satmıştır.

Çözüm Var Mı?

Çözümün olup olmadığını bir örnekle anlatalım. Bir imparatorluk kaybetmiş, üzerine çullanan yedi düveli topraklarından koparıp atmış, yokluk ve yoksullukla cebelleşmiş ve yeni bir devlet kurmuş bir devletin halinin pür melalini bir tasavvur edin. Ekonomiyi, maliyeyi idare etmek hangi yiğidin üstesinden gelebileceği bir iş olabilir. Böyle zor ve kritik bir zaman diliminde maliyeye yeni bir patron aranmaktadır. Değişik isimler teklif edilir makama, hepsi de maliyeci olan. Gazi, hiçbirini kabul etmez. Maliyenin başına mazbut bir aile reisi olan Gümüşhane Milletvekili Hasan Fehmi Ataç getirilir. Hasan Fehmi Bey, o zor dönemde sıkı bir iktisat/para politikası ile güzel bir iş çıkarır.

Ekonomi Mi İktisat Mı?

Burada ekonomi anlatacak değiliz. Ama adına ister ekonomi, ister iktisat denilsin, bu disiplin para ve piyasanın denge, ilim ve sanatıdır. Bizde ekonomiden çok iktisat kelimesi kullanılmıştır. Fakültelerimizin çoğunun adında dahi iktisat kelimesi hala varlığını sürdürmektedir. Ancak iktisat, bize ait bir kelime ve kavramdır.  İktisat; tutumluluktur, israftan uzak durmadır, gereken yere gerektiğince sarf etmektir. Bu çok önemli bir durumdur. Bu yaklaşım; bizim dinimizde, örfümüzde ve hatta genlerimizde vardır. Biz genlerimize dönersek ayağa kalkar, genlerimizden uzaklaşırsak yer ile yeksan oluruz.

Köklerimize bağlı bir yaklaşım ve hareket tarzı ile biz bu badireden çıkarız evvel Allah. Ama bunun laftan öteye geçmesi lazım. İşte o zaman, Muhteşem Türkiye’nin siluetinin belirmeye başladığı andır. Kadir Mevla’m bu ulvi ülküye zeval vermesin.

 

 

 

 

 

 

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?