Evlatlarımızı Toprağa Gömmeyelim, Silahları Gömelim

11 Temmuz 2025 günü PKK militanları sembolik bir törenle silahlarını bıraktıklarını ilan ettiler. PKK ‘ya “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” yapan terörist başının emirleri üzerine ilk sembolik tören Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi kontrolündeki Süleymaniye’de yapıldı. Sembolik silah bırakma töreninde 15 kadın, 15 erkek militan, silahlarını ateşe atarak silah bıraktıklarını ilan ettiler. Silahlarını ateşe atan kadın ve erkek militanların videoları kamuoyuna servis edildi. Ancak, silahlarını ateşe bırakan militanların yüzlerinde memnuniyeti gösteren bir gülümseme görülmedi. Bu işi isteyerek, sevinçle ve mutlu bir şekilde yaptıklarını göstermediler.

Beraber yürüyeceğiz

AKP, MHP ve DEM Parti uzlaşmasından sonra “Terörsüz Türkiye” kapsamında sözüm ona ateşkes uzlaşması töreni yapılmasına başlandı. (Böyle bir tören söz konusu değil!) TBMM’nde bir komisyon kurulacağını ifade eden AKP Genel Başkanı Erdoğan “Biz AK Parti, MHP ve DEM Parti olarak bu yolu beraber yürümeye karar verdik” açıklamasında bulundu. Erdoğan “Derdimiz var dertliyiz. El ele verdiğimize göre bu engelleri aşarız. Artık yumruk sıkmaya gerek yok. Bize bir adım atana biz koşarız. Ama sular tersine akarsa da gerekeni yaparız” dedikten sonra kendilerinden önceki hükümetler için, “Terörü bitirmek yerine büyüttüler. Hatalarının bedelini hep beraber ödedik” diye önceki hükümetleri suçladı.   Süleymaniye’de gerçekleşen silah bırakma töreni yaklaşık iki yüz kişi tarafından izlenirken, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Bese Hozat kod adlı Hülya Oran da törende bulunuyordu.  Bese Hozat silah bırakama töreninin ardından Barış ve Demokratik Toplum Grubu bir açıklama yaparak “Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemi ile yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkartılması temelinde silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” ifadelerini kullandı. Bu hamle ile açıkça Demokratik entegrasyon ile federatif Kürt devletinin yapılandırılması hedef olarak ortaya konmuştur.  Bölücü örgüt cephesinden bakıldığında öyle görünüyor ki bundan sonraki aşamada bölme ve parçalama işlerinin silahlı eylemlerle değil demokratik yollardan yapılması kararı verilmiştir. Demokratik entegrasyon, BOP Projesi kapsamında yer almaktadır. Özellikle parlamento çalışmalarında bu üçlü ittifakın neler yapacağını millet kendi gözü ile görecektir.

Kürdistan idealinin sembolü Casene mağarası

PKK’nın silah bırakma sembolik töreni, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimine bağlı Süleymaniye merkezine elli km mesafede bulunan Dukan kentindeki Surdaş nahiyesinin dağlarındaki Casene Mağarasında düzenlendi. Bölücü örgüt mensupları tarafından sığınak olarak da kullanılmış olan mağarada silah bırakma töreni neden yapıldı? Kürt kabileleri için Casene mağarasında tören yapmanın bir anlamı olmalıydı. Birinci dünya savaşında Anadolu’yu işgal eden devletlerden İngilizler, Süleymaniye’yi işgal etmişlerdi. Musul’un İngiliz işgalinden kurtarılması için Milis Komutanı Ali Şefik Özdemir tarafından kurulan karargâhın merkezi Casene Mağarasında idi. Bölgede yaşayan Kürt aşiretlerinin reisi Şeyh Mahmud Hafid Berzenci işgale karşı vatan savunması yapıyordu. Şeyh Mahmud İngilizlere karşı mücadelede komutan Özdemir Paşa ile bu mağarada çalışmalar yaptılar.  Şubat 1923’te Süleymaniye bombalanırken Şeyh Berzenci, Casene Mağarasına sığınmıştı. Mağarada yanlarında getirdikleri matbaayı da çalıştırıyorlardı. Hakkın Sesi adıyla Kürtçe bir gazete çıkarmaktaydılar. Halkın İngilizlere karşı cihat çağrısı bu gazete vasıtası ile yapılmaktaydı. Şeyh Mahmud Hafid Berzenci İngiliz mandacılığına karşı Süleymaniye’yi savunmada öncülük ederek kendini Kürdistan Kralı olarak ilan etmişti. İşte şimdi bu tarihi misyonun PKK unsurlarına yeniden güç kazandırması isteniyor. PKK’ya dün savaş için sığınak olan bu mağara barış döneminde de bize tarihi rehber olsun mesajı verilmek istenmektedir.  Demokratik siyaset ve hukuk yöntemi ile mücadeleye devam etmek üzere otuz silah yakılıyor. Yakılan otuz silahın karşılığı TBMM’de yapılacak ve demokratik entegrasyonu sağlayacak üç partinin faaliyetleri olacaktır. Yapılacak işler için ilk komut düdüğü çalınmıştır “beraber yürüyeceğiz bu yolda.”

Barış ve demokrasi entegrasyonu söylemi ile terörist başının “umut hakkının” gündeme gelmesi bekleniyor. PKK’nın miadı doldu ve feshedildi. Terörist başı umut hakkıyla hapisten kurtulunca görevi başına geçecek. Öcalan’nın görevi zaten devam ediyor. Fiilen başlayacağı görev KCK genel başkanlığı olarak, özerklik ve özgürlük mücadelesine devam etmesi olacak. 2005 yılında KCK’nın kurulması talimatını veren Öcalan, bu kuruluşu demokratik özerkliğin ilk adımı olarak görüyordu. KCK’nın üst düzey yöneticileri olarak Öcalan’dan sonra Cemil Bıyık ve Bese Hozat isimleri yer almaktadır. KCK kuruluşunda bir devlet yapısı değil, toplumcu konfederal sistemin kurulması öngörülmektedir. Üçlü ittifakın ortak görüşü ve çalışma alanı demokratik entegrasyondur.

Terörsüz Türkiye

Terörsüz Türkiye’yi kim istemez ki! Bütün vatandaşların, huzur içinde, barış içinde mutlu ve umutlu yaşamaları tek özlemdir. Türkiye Cumhuriyeti’nde, BOP projesinin öngördüğü bölme ve parçalama hedeflerinin terör saldırıları ile sağlanamayacağı artık belli olmuştur. TSK’nin ve Milli İstihbarat Teşkilatının çalışmaları ile terör yoluyla Türkiye Cumhuriyetine istediklerini yaptıramayan beynelmilel güçler, yapmak istediklerini demokratik yollardan yapmayı deneyeceklerdir. Cephede kazanılan zaferlerin kötü yöneticiler tarafından masa başında kaybedildiği daima söylenmektedir.  Teröristlerin silahlı saldırıları ile hayatlarının baharında toprağa giren şehitlerin arkada kalan ailelerinin feryatlarını bitirmek önemlidir. Katliamlar bitsin isteniyor. Şehit anaları “evlatlarımızı toprağa gömmeyelim, silahlarımızı gömelim. Terör bitsin, akan kan dursun, barış olsun” diyorlar. Kırk bin şehit ailesinden biri olan şehit anası Aynur Hanım: “Allah yardım etsin o annelere” diyor. “Devlet PKK’lara güveniyor mu acaba, güvenip mi hapisten çıkaracaklar? Bütün Türkiye’yi koruyabilecekler mi acaba? Çıktıktan sonra ortalık karıştığında bastırabilecekler mi?” diye soruyor. PKK’ya sesleniyor: “Pişmanlık duysunlar. Kardeşi kardeşe vurdurmasınlar. Onların anne babaları da var. Yazıktır. Bıraksınlar bu işleri. Söz versinler.” Bir şehit korucunun oğlu Habip, silahların arasında büyüdüğünü anlatarak “Bir şehit çocuğu olarak bu olayların bitmesini istiyorum. Artık haklı ya da haksızı geçtik, bitti. Yeter. PKK devletin uzatmış olduğu zeytin dalına bir zahmet icabet etsin” diyor. Barış olmasını, ancak örgüte güvenmediğini söyleyen Habip, “Önce Kürtler kendi aralarında barışabilecekler mi? PKK ya katılanlarla, ordunun yanında yer alanlar kucaklaşabilecek mi?” sorularına cevap arıyor. Kürtler kendi aralarında zaten barışıktır diyen Habip, “biz şehit yakınları olarak onlarla kucaklaşmaya hazırız. Kardeş kardeş yaşamayı da biliriz ama şimdi ben babamın katilinin, emri verenin dışarıda dolaşmasını da istemem” diye özetliyor duygularını.

Vatana ihanet yasası

Terörist başının hapisten kurtarılma çalışması 22 Ekim 2024 gününde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısı ile başladı.  “Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın” diyen Devlet Bahçeli acaba hangi Saiklerle böyle bir süreci başlattı?

 Anayasa ve kanunlara bakıldığında terörist başının serbest kalması mümkün değildir. Ama başlatılan bu sürece ışık tutan ve yol gösteren bir kaynak olması gerekiyordu. Terörsüz Türkiye umudunu gösteren ama AKP’nin “ulus devletin intiharı” olarak adlandırdığı bir Birleşmiş Milletler sözleşmesi vardı. 1966 yılında imzalanan sözleşme 1976 yılında yürürlüğe girmişti. BM İkiz Sözleşmesi adıyla bilinen sözleşme otuz yedi yıl boyunca ulus devletin bölünmesine basamak olacak diye imzalanmaktan kaçınılmıştır. Bu sözleşme ne yazık ki Ecevit-Yılmaz-Bahçeli koalisyon hükümeti tarafından 15 Ağustos 2000 yılında New York’ta imzalandı.  Türkiye’de halklara ayrı devlet kurma hakkı dahil, söz konusu azınlık haklarını meşru kılan bu sözleşmeyi hükümet adına BM nezdinde imzalaması için Birleşmiş Milletler Daimî Delegesi Volkan Vural’a, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli tarafından talimat verilmişti. 15 Ağustos 2000 tarihinde “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” ile “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme” imzalandı. Bahçelinin ve Bakanlar Kurulunun vatanı bölecek ve azınlıklara özerklik ve bağımsızlık hakları veren bu büyük suç belgesi yine hükümetin kararı ile gizlenmiştir.  Sözleşmenin yasalaşması sümen altı edilerek üç yıl daha bekletildi. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği dönemde, 2003 yılında AKP “Ulus devletin intiharı” olur dediği sözleşmeyi yasalaştırdı, “vatana ihanet yasası” böylece yürürlüğe girdi. 4 Haziran 2003’te AKP ve CHP’nin oyları ile ikiz yasalar (4867 ve 4868 sayılı) TBMM de onaylandı. 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan yasa Resmî Gazetede yayınlandı. Yasalaşan sözleşmenin muhteviyatı hiç kimse tarafından gündeme getirilmedi. Sözleşmeye göre bu vatanda yaşayan bir grup vatandaş kendini farklı bir halk olarak tanımlayarak, kendi kaderlerini tayin hakkına sahip oluyorlardı. Yani BM nezdinde, uluslararası camiadan birileri düğmeye bastığı zaman kendine farklı bir halk diyenler, Kürtler, Lazlar, Rumlar, Çerkezler, Aleviler, Süryaniler “sivil itaatsizlik ve çatışma Süreci”ni başlatabilir ve bu konuda haklı çıkarlar.

İlk özerklik isteği

Yürürlüğe giren ikiz yasalardan ilk hak talebinde bulunan kişi BDP’li Ahmet Türk olmuştur. 8 Haziran 2011’deki beyanatı ile demokratik özerklik talebinde bulunmuştur. Sadece Kürtler için değil Karadeniz de de özerk yapılanma olmasını istemiştir. Böylece Karadeniz’de “Rum Pontus” devletine de gönderme yaparak başka bölgeler için de sözcülük yapmaya başlamıştı. Terörist başının da benzer isteklerinin kabul edilen ikiz sözleşmelere dayandırıldığı görülmüştür. Apo’nun 15 Ağustos 2000 tarihindeki talepleri de Kürt halkının özerk yapısını gerçekleştirmeyi amaçlıyordu.  Silahları bırakarak demokratik entegrasyonu istemenin perde arkasındaki gerçekler, işte bu ikiz yaslardan başkası değildir. Barış süreci veya terörsüz Türkiye söylemleri ve çağrıları yapılırken yürürlükte bulunan ikiz yasalardan (4867-4868 sayılı yasalar) hiç kimse söz etmemektedir. MHP Genel Başkanı D. Bahçeli Apo’ya umut hakkı verirken, Başbakan Yardımcısı olarak BM nezdinde imzalattığı ikiz sözleşme ve yasalarından hiç bahsetmemektedir.   Asıl soru şudur; “Terörsüz Türkiye kalkanı altında, kimseye hissettirmeden özerk Kürdistan’ın kuruluşunu mu yapmak istiyorlar?” Türkiye Cumhuriyeti olarak imzalanmış olan anlaşma gereği, “halkların kendi kaderlerini tayin hakkı” konusunda güçlü devlet olmanın gerekleri yerine getirmelidir. Aksi halde uluslararası alanda kendine meşru zemin bulanlar hükümet veya siyasi partilerden de destek almak sureti ile Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını parçalama yönünde daha hızlı adımlarla ilerlemek isteyeceklerdir. Bu konuda cumhur ittifakının kendini tahkim ettiğini görüyoruz. “Beraber yürüyeceğiz bu yolda” cümlesinin son derece tehlikeli bir boyutta olduğunu söylemeliyiz. Masum isteklerle başlayacak olan yıkım, bölünme ve parçalanma ile devam edebilir. Herkesi karanlık günlere karşı uyanık olmaya çağırıyoruz.                                                                                            

Related posts

BAŞYAZI: Egemenlik ve tam bağımsızlık hakkından taviz verilemez #37

Mekke Paktı Stratejik Başarı Mı, Tehlikeli Bir Girişim Mi?

Kanun Kılıflı Mağduriyetler: Bu Kaçıncı Soygun?