Ali RIZA
İnanç Alanındaki Zulüm
Zulüm, haksızlık etmek, hak sahibine hakkını vermemek ve bir şeyi lâyığı olmayan yerde kullanmaktır. Zulmün en büyüğü, Yüce Allah’ın hakkını Allah’tan başkasına vermektir. Dolayısıyla sayısız nimetler vermesine rağmen Allah’a ortak koşmak, tam anlamıyla zulümdür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu durum, oğluna öğütler veren Hz. Lokman’ın dilinden şu şekilde ifade edilmiştir: “Ey Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma. Gerçekten şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13)
Kur’an, tek ilah olarak Allah’ı tanımayan ve O’nu bırakıp sahte ilahlar edinen zalimlerin, affedilmeyeceklerini, kaçınılmaz olarak büyük bir azaba uğrayacaklarını ve hiçbir yardımcılarının olmayacağını bildirir. (Bakara, 2/165; Nisa, 4/48; Hac, 22/71) İşte bu nedenledir ki hayatı boyunca hiçbir zaman haktan taviz vermeyen ve her zaman zulmün karşısında duran Resulullah (sav), öncelikle zulmün en büyüğü olan şirkle mücadele etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın ayetlerini yalanlamak, peygamberliği ve peygamberleri inkâr etmek de zulüm olarak tanımlanmıştır. (Araf, 7/162, 177; Enam, 6/68; Nahl, 16/113; İsra, 17/47; 9 Furkan, 25/37) Çünkü bütün bu inkâr tavrı, Yüce Yaratıcının varlığını ve hükmünü kabullenmemek suretiyle O’na karşı açık bir haksızlık anlamına gelmektedir.
Böyle bir durumda insan yalnızca Rabbine karşı değil, kendisine de zulmetmiş olur. Rabbi ile kuracağı güçlü bağın kazandıracağı huzur ve güveni yaşayamaz. İman ve kulluğun verdiği manevi lezzetten mahrum kalarak kendine yazık eder. Hiç kimseye zulmetmeyen Rabbimiz, en küçük bir haksızlığa bile izin vermezken, kişi kendi tercihiyle nefsine zulmetmiş olur. Ancak Yüce Allah rahmet kapılarını her zaman açık tutar ve şöyle buyurur: “Kim bir kötülük yapar yahut kendine zulmeder sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.” (Nisa, 4/110)
İnsanlar Arasındaki Zulüm
Yüce Allah, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde zulmün her türlüsünü kesin olarak yasaklamıştır. Hz. Peygamber de Veda Hutbesinde, kendisini dinleyen binlerce kişiye şöyle seslenmiştir: “Kanlarınız, mallarınız ve onurlarınız dokunulmazdır.” (Buhari, İlim, 9) Bu aslında İslam’da insanların zulme uğramayacaklarının belki de son kez açıkça ilanı niteliğindedir. Peygamberimiz, zulmetmemenin temel bir prensip olduğunu daha önce de defalarca ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur: “…Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” (Müslim, Birr, 32)
İnsanların birbirleriyle ilişkilerinde adalet; haklara riayet etmek ve adil davranmakla gerçekleşir. İlişkiler ne kadar yakınsa sorumluluklara dikkat etmek de o kadar önemlidir. Bu yüzden Hz. Peygamber, aile fertlerinin haklarını gözetmeleri konusunda ashabını uyarmıştır. Eşlerin birbirine zulmetmesini yasaklamış; erkeklere hanımlarına karşı kaba davranmamalarını, hanımlara da kocalarının haklarını korumalarını tavsiye etmiştir. (Ebu Davud, Zekât, 32)
“Bir kimse, komşusu onun kötü davranışlarından güvende olmadığı sürece iman etmiş olmaz.” (İbn Hanbel, I, 388) buyuran Hz. Peygamber, komşuluk ilişkilerinde olumsuz davranışlarda bulunmayı da zulüm ve haksızlık olarak nitelendirmiştir. Başkasının malını haksız yere gasp eden zalim hakkında ise şöyle uyarmıştır: “Kim bir karış miktarınca toprak parçasına haksızlıkla sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.” (Müslim, Müsâkât, 137) Böylece, yapılan haksızlığın er ya da geç karşılıksız kalmayacağını açıkça hatırlatmıştır.
Zalim Karşısında Tavır
Şartlar ne olursa olsun Müslüman, zalimin karşısında, mazlumun ise yanında yer almalıdır. Ayrıca Resulullah zalim idarecilerin yaptıkları haksız uygulamalara yardım edenlerin ahirette kendisiyle buluşamayacaklarını belirtmiş, zalim yönetici karşısında hakkı söylemeyi en büyük cihat olarak nitelendirmiştir. (Tirmizî, Fiten, 72)
“İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Ebu Davud, Melâhim, 17) buyuran Allah Resul’üne göre, sessiz kalarak da olsa zalimin zulmünü onaylamak ise herkesi kapsayan bir azaba uğramaya sebep olur. Nitekim Yahudiler, günah işleyenleri önce uyarır, fakat daha sonra yapılanlara aldırmadan onlarla birlikte yer içerlerdi. Kur’an-ı Kerim, İsrailoğulları’nı bu tutumları sebebiyle şu ifadelerle kınamıştır: “Onlar, birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar.” (Maide, 5/79) Ashabına bu ayeti hatırlatan Resulullah, heyecanla şu uyarıyı yapmıştır: “Hayır! Hayır! Zalimin zulmünü önlemedikçe size de kurtuluş yoktur!” (İbn Mace, Fiten, 20)
Toplumsal Sorumluluk ve Mazlumun Tavrı
Bir haksızlığa şahit olan herkes, en az haksızlığa uğrayan kişi kadar zulme karşı koymak ve engellemeye çalışmakla sorumludur. Toplumsal duyarlılığın azalması, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” gibi sorumsuz ve vurdumduymaz bir yaklaşımın artması, bütün toplumun zarar görmesine yol açar. Bu sebeple, sadece zulme razı olmak değil, zulmedenlere en ufak bir meyil göstermek bile Kur’an’da yasaklanmıştır. Zulme uğrayanların hakkını savunmak için mücadele etmeyenler de kınanmıştır (Hud, 11/113; Nisa, 4/75) Zulme engel olunmadığında haksızlıkların önü alınamaz ve güçlü ama zalim kimselerin toplumun huzurunu bozması kaçınılmaz hâle gelir.
Adaletin hâkim olmadığı, haksızlığın hüküm sürdüğü bir toplum ise Allah’ın rızasını ve yardımını kazanamaz. Hz. Peygamber de zalimin yaptıklarının dile getirilmediği ve zulme karşı sessiz kalındığı durumlarda, bu suskunluğun zalime destek vermek anlamına geleceğini ifade etmiştir. (İbn Hanbel, II, 191)
Bu arada zulüm görenlerin de sorumluluklarının olduğu unutulmamalıdır. Mazlumlar, zulme boyun eğmemeli ve imkânları ölçüsünde zalime fırsat vermemelidir. Bu sebeple Allah Resulü: “Kim malını korumak uğruna öldürülürse şehittir.” (Buhari, Mezâlim, 4) buyurarak zulme uğrayarak öldürülen Müslümanların da yüce şehitlik mertebesine ulaşacaklarını müjdelemiştir.
Zulüm ile Mücadele: İmanın Gereği
Hz. Peygamber, her fırsatta başkasına zulmeden kimsenin hem dünyada hem de ahirette cezasız kalmayacağını vurgulamıştır. Bu sebeple, Resulullah şöyle buyurmuştur: “Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhari, Zekât, 63; Müslim, İman, 29) Bu hadis, haksızlıktan uzak durmanın ve mazlumun gönlünü kırmamanın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Zulüm, sadece maddi değil manevi anlamda da kul hakkına girer ve Allah katında ağır bir sorumluluk doğurur. Adaletli davranmak, başkasının hakkına riayet etmek ve mazlumun duasını almak Müslüman ahlakının temel prensiplerindendir.
Zalim bir süre boyunca zulmüne devam edebilir ve yaptığı yanına kâr kalmış gibi görünebilir. Hz. Peygamber, bir hadisinde ise şöyle buyurmuştur: “Allah, zalime mühlet verir; fakat onu yakalayacağı zaman göz açtırmadan ansızın yakalar.” (Müslim, Birr, 61)
Zalimleri bu dünyadakilerin yanı sıra ahirette de acıklı bir azap bekler. (Şura, 42/44-45.) Bu sebeple Allah Resulü ashabına, kıyamet gününden önce haksızlık ettikleri kimselerle helâlleşmelerini tavsiye etmiştir. Zira kıyamet gününde hak sahibi kendisine haksızlık eden kişinin iyiliklerinden alacaktır. Eğer zalimin verebileceği iyiliği tükenmişse mazlumun günahları ona yüklenecektir. Yani küçücük bir haksızlık bile, hak sahibiyle hesaplaşılmadan cennete girmeye engel olacaktır. (Buhari, Rikâk, 48) Öyle ki Peygamberimizin ifadesiyle, “O gün haklar mutlaka sahibini bulacak, boynuzsuz koyun bile boynuzludan hakkını alacaktır.” (Müslim, Birr, 60)
İslam, insanın Rabbine şirk koşmasından başlayarak zulmün her çeşidini kesin olarak yasaklamış ve zalimlerin asla kurtuluşa eremeyeceğini bildirmiştir.
İslam, zulme karşı sessiz kalmayı değil, onun karşısında dimdik durmayı emreder. Bu yüzden Müslüman, zulmü gördüğünde sadece “yazık” demekle yetinmez; adaletin tesisi için harekete geçer. Zulümle mücadele, bir tercih değil, bir sorumluluktur. Mazlumu savunmak, zalimi ise zulmünden vazgeçirmek, imanımızın gereğidir. Zulümle mücadele, sadece bireysel bir ahlak meselesi değil, toplumsal bir görevdir.