Kuşatılmışlık ve Olaylara Bakış

Çözüm konusunda yabancı talimatlarla hareket edenler, milletimizi esarete, devleti felakete götürürler. Bu ülke yöneticileri, bu gafletten uyanmalılar. Kendi ülkemizde köle olamayız, gizli esaret altında yaşayamayız.                                                                                                                                         

Kabul etmek lazım ki, ülkeyi bu hale getiren mevcut iktidar ve muhalefet anlayışıdır. Yabancılardan icazetli, güdümlü, dini ve millî değerlerimizi istismar eden, milleti ayrıştırıp kutuplaştıran, milletin birliğini, vatanın bütünlüğünü tehlikeye atanların, harama, yalana, rüşvete, yolsuzluğa, haksızlığa, adaletsizliğe, iki yüzlülüğe destek verenlerin, hizmet edenlerin vebali, sorumluluğu yok mudur?

 

Zaman birçok olayların belgesi ve ispatıdır. Her olay sebep-sonuç ilişkisine dayanır. Tek kutuplu hale getirilmeye çalışılan dünyada devletlerinin çıkar ilişkileri ve sömürüsü devam ediyor. Kan gölüne dönen Ortadoğu’da, bu çekişme ve çatışmaların içerisinde Türkiye’nin önemi gittikçe artmaktadır. Çıkar çatışmalarının had safhaya vardığı, küreselleşen dünyada Türkiye, misyonuna göre nasıl hareket etmeli ve kendini nasıl korumalıdır? Türkiye’de yaşanan olaylar, egemen güçlerin kontrol ve nemalanma çabalarının sonucu mudur? Problemlerin kaynağı ve çözümü buna göre düşünülmelidir.

Bir geçmişe dönersek;Kazlıçeşme Mitinginde Başbakan; “Türk Baharı 2002’de başladı”demişti. “Şecaat arz edeyim derken sirkatin söyler” lafı aklıma geldi. Bu ifadesiyle iktidar değişikliğinin, Arap Bahar’ındaki gibi ABD projesi olduğunu zımnen ilan etmiş oluyordu. Arap Baharından evvel Türk Baharının olduğunu da anlamış olduk!..

Arap Baharının temelinin; 30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de düzenlenen “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı’nda” atıldığını, Türk Baharının “ise 1996 yılında, İstanbul’da düzenlenen Kafkaslar Konferansı’na katılan CIA’nın eski Türkiye ve Orta Doğu masası şefi Graham Fuller ’in, o zaman Topkapı’da bulunan bir gazetenin üst katında, şimdiki bazı yöneticilerle görüşmesi ile uygulamaya konulduğunu da basından öğrenmiştik…

Diyarbakır’da “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı toplanarak, Türk Medyasının Türk Halkından sakladığı, Güneydoğu bölgemize “Kuzey Kürdistan” diyerek yapılan “Birlik ve Çözüm” toplantısında alınan kararlar, Van’da ise Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği Konferansta “Demokrasilerde Özerklik Şarttır” fetvaları neyin nesiydi…

PKK, Kuzey Irak’ı “Güney Kürdistan” diye nitelendirirken, Türkiye’nin Güneydoğusunu da “Kuzey Kürdistan” olarak tanımlarken biz neyle meşgul ediliyorduk ve halen de ediliyoruz? Bütün bunlar bir kuşatma hareketidir! Peki, bizler ne yapıyoruz, yöneticilerimiz hangi tedbirleri alıyor? Şimdi ise akıllara “Üç aşamalı” çözüm sürecinin diğer aşamalarına mı gelindi ve son aşama; Anayasal değişiminden sonraya mı bırakıldı? sorusu geliyor.

Ülkemize Peyda Olan Dertlerden Birisi, Güdümlü Mü Hareket Edeceğiz, Güdümsüz Mü?

Kim güdümsüz olmayı istemez ki, tabiî ki cevabı gücünüzle, millî duruşla orantılıdır. Kaptanın iyisi fırtınalı günde belli olurmuş. Kaptan pusuladan, rotadan, gemiden, fırtınadan anlar, akıllı ve itidalli olarak mürettebat ve yolcular üzerinde güven duygusu uyandırırsa başarılı olur… Yoksa kötü hava şartlarında gemi rotasından kayabilir. Bir kaptan için önemli olan, selamete çıkılıncaya kadar gemiyi rotasında yüzdürmek elzem olmalıdır. Ülkemiz için bu rota, yerli ve milli değerlerimizdir!                                    

Ülke siyasilerinin, aydınlarının ve ülkede gücü elinde tutanların, “yerli ve bilgi toplumu” olma yolunda akılcı, kararlı adımlar atmaları elzemdir. Ülkemizi sevenlerin “iktidarı, muhalefeti, milleti” vukuflu, şuurlu, sağduyulu, üsluplu hareket etmesi, her adımda sorumluluğu ve millet menfaatini akla getirmesi ve fırsatçı şer odaklarının tahriklerine kapılmamaları gerekir.                      Milletçe yekvücut olmak, müreffeh ülke olmak için bunlar zorunluluktur. Artık gaflet uykusundan uyanmalı, basiretsizlikten ve idraksizlikten kurtulmalıyız. Millî birliğimiz ve dirliğimiz için agâh ve duyarlı olmak zorundayız. 

Çözüm konusunda yabancı talimatlarla hareket edenler, milletimizi esarete, devleti felakete götürürler. Bu ülke yöneticileri, bu gafletten uyanmalılar. Kendi ülkemizde köle olamayız, gizli esaret altında yaşayamayız.                                                                                                                                         

İktidarı da muhalefeti de ülkemizde öz benliğimize, millî kimliğimize uygun politikalardan uzak hareket etmektedirler. Millî duruş sergilenmeli, millî iktidarı hazırlayacak, millî ve yerli düşüncenin önü açılmalı, akiller, düşünce ve sorumluluk sahibi bilgeler, teşkilatlar başıboşluğa dur diyecek düşünce ve projeler ortaya koymalıdır…

Türkiye için neyin doğru ve yanlış olduğuna milletimiz mi, batılı müttefik ve dostlarımız mı karar verecek, bunun belirlenmesi gerekir.                                                                                             

Siyonist ve Evanjelist batılı güçler, dünyayı yönetmek, sömürmek için her yolu mubah sayarak vahşetlerini sürdürürken, insanlıktan nasibini alan, toplumları harekete geçirecek olan mazlumların her devirde hamisi olmuş Türkiye, millî potansiyelini ve iç dinamiklerini harekete geçirerek, söylemden eyleme geçmeli, uyandırma faaliyetlerini sürdürmelidir.                                                Bazı siyasetçiler ile topyekûn yandaş medya ve yazarlar da bazı olayları, ülkemizde yaşanan ihanet projelerini görmemezlik ve işitmemezlikten gelerek, siyasetin çekim alanı içerisinde hareket etmekteler. Görenler, duyanlar da yasak savar gibi davranıyor. Ülkede yaşanan ekonomik, ahlaki, siyasi, sosyal çöküntü yanında, kamuoyunun dikkati “Cambaza bak” yöntemiyle günlerce başka alanlarla meşgul ediliyor.                                     

Dış politikada tüm komşularımızla problemli hale gelme, PKK/PYD ve benzeri terör örgütleriyle ülkemiz meşgul edilirken, ABD Dedeağaç’a yığınak yaparken, Yunanistan Ege’de karasularını on iki mile çıkarma teşebbüslerinde bulunarak karamıza çıkarken ve botlarımızı esir alırken, mülteciler ülkemize durmadan giriş yapıp cirit atarken biz nelerle uğraşıyoruz.                                                           İsrail’le gizli anlaşmaların sürmesi, ABD ile ilişkiler, maden yasasıyla yabancıların madenlerimizi ele geçirme teşebbüsleri, demografik yapının bozulması, Orman arazilerinin, meraların istimlaki ve satışı, tarımın yok edilişi, Kuzey Kürdistan parlamentosunun ülkemizle ilgili kararları, Türkiye’nin arz-ı Mevut içerisinde gösterilmesi düşündürücüdür…

 

Yaşamayı Hak Eden Toplum Veya Devlet; Yaşanabilir Bir Dünya Kurmaya Çalışandır!

Zihinsel işgal çabaları sürmektedir. Kuşatma, işgal çalışmalarının etkisinde kalmadan karar vermeliyiz. Kabul etmek lazım ki, ülkeyi bu hale getiren mevcut iktidar ve muhalefet anlayışıdır. Yabancılardan icazetli, güdümlü, dini ve millî değerlerimizi istismar eden, milleti ayrıştırıp kutuplaştıran, milletin birliğini, vatanın bütünlüğünü tehlikeye atanların, harama, yalana, rüşvete, yolsuzluğa, haksızlığa, adaletsizliğe, iki yüzlülüğe destek verenlerin, hizmet edenlerin vebali, sorumluluğu yok mudur?

Türkiye’deki olaylarının, çözülmüşlüğün, tutarsızlığın, iktidar ve muhalefetin aynı merkezlere yönelik tutumları ardında neler var? sorusuna cevap aranırsa, bunun nedenleri arasında siyasi ve ekonomik faktörler başta geldiği görülür. Anlaşılan odur ki, gerek ABD, gerek İsrail’in şikâyeti, ne Türkiye’den ne de AKP’den yana değil. Bizim bilemediğimiz anlaşmalarla kendilerini ve projelerini garantiye almak istemeleridir. O halde sıkıntı olsa olsa ele avuca sığmayan, zaman zaman kontrol dışı hareket eden yetkililerden yana kalıyor. Yapılmak istenen kontrolden çıkarmamak, baskı altında tutmak ne öldürmek ne oldurmak kalıyor.

Roosevelt “Kendi izniniz olmadan kimse size kendinizi aşağı hissettiremez.” demiş.

İnsanları ve milletleri sıkıntıya sokacak, yok edecek olanlar nelerdir dersek; ilkesiz, inançsız hayat, ilimsiz hikmetsiz siyaset, ahlaka vicdana sığmayan, insaftan yoksun iş dünyası, insan sevgisi ve onurunu hiçe sayan bilim, samimiyet, hoşgörü ve özveriden yoksun bir düşünce ve anlayış sayılabilir.

Geleceği parlak olan, Türk ve İslam dünyasının çekim merkezi olan devletimizin imajını zedeleyecek fiil, anlaşma ve planlardan uzak durulmalı, iç barışın önemi her an hatırlanmalıdır! Gelecek dönemlerde, ülkemizde yaşanacak komploplanlarına dur denecek projeler geliştirilmeli, geleceğe göre plan-proje ve strateji üretilmeli, kadroları hazır hale getirmeli ki bu mücadeleden zararlı çıkılmasın. İşte bu noktada ülke olarak, millet olarak üzerimize düşeni yapma ve tedbirler alma konusunu düşünmemiz lazım… Kafalardaki soru işaretleri milliliğin, hukukun ve demokrasinin geliştirilmesi, yaygınlaştırılması çalışmalarıyla, kaos oluşturacak düşünce, söylem ve fiillerden uzak durmakla sağlanmalıdır.Millet olmanın gereği; millî ve manevi değerleri canlı tutup ayakta kalabilmektir…

Çaresiz asla değiliz! Bu ülke, bu devlet için çalışanalar, samimiyete, adalete, hakkaniyete sosyal barışa önem verenler, çözüm için millî iktidar diyen Millet Partisi kadroları göreve hazır ve taliptir. Yapılacak olan destektir! Her bir ferdin, her bir topluluğun sahipleneceği hürriyetçi, demokrat; aklın, bilim ve hikmetin, yüksek ahlakın, adaletin, ehliyet ve liyakatin, istişarenin maslahatın yön vereceği parti Millet Partisidir. Yoksa orta oyunu devam eder gider. Diyoruz ki gölge etmeyin ihsan istemeyiz!..

 

Related posts

BAŞYAZI: Kanserli Hücre Yasasını Kabul Edenler Derhal İstifa Etmelidir! #36

Vekil Güçler Girdabında Türkiye

Çerçevenin İçindeki Af Yasası