NATO Zirvesi: Türkiye Ne Kazandı, Ne Kaybetti?

Ankara,7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında NATO üyesi devlet ve hükümet başkanlarını ağırladı. Zirve için aylar öncesinden yoğun bir hazırlık süreci yürütüldü. Liderlerin geçeceği güzergâhlardaki nahoş görüntülerin, virane binaların önüne perdeler çekilinceye kadar, Trump için özel havaalanı oluşturuluncaya kadar yapılmayan kalmadı! 

Zirveye katılan liderler, heyetler ve binlerce basın mensubu ağırlandı; Türk misafirperverliği ve mutfağımızın tüm lezzetleri konuklara cömertçe sunuldu. Ancak bu yazının konusu ne verilen yemekler ne de magazin basınına yansıyan ayrıntılardır. Yedikleri içtikleri onların olsun…Bizim asıl meselemiz, bu zirvenin Türkiye’nin millî çıkarlarına ne kazandırdığı, hangi riskleri beraberinde getirdiğidir.

 ELLERİMİZ YİNE BOŞ KALDI

Ankara Zirvesi; İran-İsrail+ ABD geriliminin sıcaklığını koruduğu, Rusya-Ukrayna savaşının sürdüğü, ABD ile Avrupa arasında güvenlik ve yük paylaşımı tartışmalarının derinleştiği, NATO’nun ise yeni bir yapılanma arayışına girdiği kritik bir dönemde gerçekleştirildi. Böyle bir jeopolitik atmosferde yapılan zirve, doğal olarak Türkiye açısından da stratejik sonuçlar doğurabilecek nitelikteydi.

Türkiye, iyi bir ev sahipliği yaparak diplomatik prestijini güçlendirmiştir. Bu yönüyle zirve başarılıdır. Bunun yanında, ABD Başkanı Donald Trump’ın CAATSA yaptırımlarının gözden geçirilebileceğine ilişkin açıklamaları, KAAN savaş uçağının motor tedarikine yönelik olumlu mesajlar ve F-35 konusunun tamamen kapanmadığı yönündeki değerlendirmeler ilk bakışta diplomatik kazanımlar olarak görülebilir.

 Ne var ki bu başlıkların hiçbiri somut ve bağlayıcı bir sonuca dönüşmüş değildir. Özellikle F-35 meselesinde yapılan açıklamalar kısa süre içinde farklı söylemlerle gölgelenmiştir. Üstelik bu konuda yalnızca ABD Başkanı’nın iradesi değil; Kongre’nin yaklaşımı, İsrail ve Yunanistan’ın girişimleri ile CAATSA yaptırımlarının oluşturduğu siyasi ve hukuki çerçeve de belirleyici olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla bugün itibarıyla Türkiye’nin bu alanda kesinleşmiş bir kazanım elde ettiğini söylemek mümkün değildir.

 TÜRKİYE’NİNGÜVENLİĞİ İLE NATO’NUN ÖNCELİKLERİ AYNI MI?

 Asıl dikkat çekici olan ise Türkiye’nin güvenlik öncelikleri ile NATO’nun stratejik öncelikleri arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır.

 NATO, Rusya’yı temel tehdit olarak tanımlamakta ve bütün stratejik planlamasını bu eksen üzerine kurmaktadır. Oysa Türkiye açısından Rusya yalnızca rekabet edilen bir güç değil, aynı zamanda Karadeniz’de komşu olunan, enerji, ticaret ve bölgesel istikrar bakımından birlikte çalışılması gereken önemli bir aktördür.

 Benzer şekilde Türkiye’nin yıllardır mücadele ettiği PKK terörü konusunda birçok NATO üyesinin sergilediği tutum, ittifak ruhuyla bağdaşmamaktadır. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler, İran politikası, Doğu Akdeniz, Ege, Kıbrıs ve Mavi Vatan gibi doğrudan millî güvenliğimizi ilgilendiren meselelerde de Türkiye’nin öncelikleri ile NATO’nun yaklaşımı çoğu zaman örtüşmemektedir. Bu durum, ittifak içerisinde stratejik bir güven bunalımının oluştuğunu göstermektedir.

KAZANANLAR KİM?

Zirvenin görünmeyen fakat belki de en büyük kazananı ise Amerikan savunma sanayii olmuştur. Savunma harcamalarının millî gelirin yüzde 5’ine çıkarılması yönündeki irade, milyarlarca dolarlık yeni silah ve teknoloji siparişlerini beraberinde getirmiştir. Lockheed Martin, RTX, NorthropGrumman ve benzeri savunma şirketleri için oluşan yeni pazar, NATO’nun yalnızca bir askerî ittifak değil, aynı zamanda devasa bir savunma sanayii ekosistemi hâline geldiğini göstermektedir.

 TÜRKİYE KENDİ MİLLİ İRADESİYLE HAREKET ETMEK ZORUNDADIR

 Türkiye açısından ise temel soru değişmemektedir: Bu yeni güvenlik mimarisinde Türkiye’nin yeri nedir?

 Karadeniz’e kıyısı bulunan, Kafkasya’nın, Orta Doğu’nun ve Doğu Akdeniz’in merkezinde yer alan Türkiye; Rusya, İran, Irak ve Suriye ile aynı coğrafyayı paylaşan bir ülkedir. Böyle bir jeopolitik konumda en temel millî güvenlik ilkesi, herhangi bir küresel güç mücadelesinin cephe ülkesi hâline gelmemektir. Türkiye’nin güvenliği, komşularıyla yaşanabilecek her gerilimin tarafı olmakta değil; millî çıkarlarını esas alan bağımsız ve dengeli bir dış politika izleyebilmesindedir.

 Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından en önemli sonucu da budur. Zirve, NATO’nun geleceğinden çok, Türkiye’nin kendi güvenlik anlayışını yeniden değerlendirmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin hedefi, herhangi bir güç merkezinin ileri karakolu olmak değil; kendi jeopolitiğinin merkez devleti olarak, savaş ve barış kararlarını yalnızca kendi millî iradesi doğrultusunda verebilen tam bağımsız bir güvenlik anlayışını güçlendirmektir.

 Merkez ülke olmak başka şeydir, cephe ülkesi olmak bambaşka!

Merkez ülke, kendi stratejisini kendisi belirleyen devlettir.

Cephe ülkesi ise başkalarının stratejisinde görev üstlenen taşeron devlettir.

Esas soru şu: Türkiye’nin gittiği yol hangisidir?

Related posts

BAŞYAZI: ABD’nin projeleri ile NATO’yu ayrı tutmak mümkün değil #35

NATO İttifakı Nereye Dönüşüyor?

NATO Zirvesi; Vitrin Mi Gerçekler Mi?