Uluslararası ilişkilerde hem bir ilgi hem de risk merkezi olan belki de tek coğrafya Ortadoğu’dur. Ortadoğu’da siyasal, toplumsal, iktisadi, bilimsel, düşünce, sanat, kültür, inanç gibi gelişmelerin üç büyük merkezi Mezopotamya, Mısır ve Akdeniz idi. Bu merkezler arasında Anadolu, İran, Fenike, Tunus, İberya ise sentez ve sıçrama alanları olmuştur.
Bu yüzden Ortadoğu, geçmişte olduğu gibi gelecekte de dünyadaki gelişmeleri etkileyici ve yönlendirici bir birikim alanı olarak önemini koruyacaktır.
Ortadoğu’nun son bin yılına Türkler yön vermiştir. Son dört asırda Osmanlı Devleti vardı. Yavuz, Kanuni, III. Murat, III. Mehmet, I. Ahmet ve IV. Murat’ın dış siyasetinde Ortadoğu önemli bir yer tutmaktadır.
Bugünün Sorunları Önceki Yüzyılın Sonucudur
Bilindiği gibi gerek Birinci Dünya Savaşı sırasındaki sinsi planlar ve gerekse savaşın ardından yapılan anlaşmalar ile Osmanlı coğrafyasında birçok devlet üretildi. Sykes-Picot Antlaşması, Balfour Deklarasyonu, Wilson Prensipleri, Paris Barış Konferansı ve Sevr Antlaşması gibi…
Şurası unutulmamalıdır ki; Paris Barış Konferansı doğrultusunda imzalanan Sevr Antlaşması’nın geçersiz kılınan kısmı Türkiye’yi ilgilendiren konularıdır. Halbuki 1916-1920 arasında yapılan Sykes-Picot belgesi, Paris Barış Konferansı ve Sevr’in Ortadoğu ile ilgili kararları uygulandı.
Krizlerin Tarihi Nedeni
Bunların sonucu olarak bölgenin siyasi haritasına bakıldığında, Ortadoğu’daki devletlerin sınırlarının mücadele ile değil de masa başında proje ile çizildiği görülür. Öyle ki kasten, yani ileride sorun oluştursun diye çizilen sınırlarla, akraba toplulukları, mezhep bütünlüğü ve coğrafi yapı parçalanmıştır.
İngiltere ile Fransa’nın planları ve ABD’nin onayıyla sınırları çizilen proje devletlerin başına yine Batılılara uşak aileler getirilmiştir. Bu ailelerin ortak özelliklerinden biri de yeminli Osmanlı ya da Türk düşmanlığıdır.
Osmanlı’dan koparılmış olan Ortadoğu devletlerinin aralarında birlik oluşturmaması için toplumlar, ideolojik yönden veya inanç/mezhep açısından anlaşmazlığa itilmiştir. Kimileri kapitalist batıya angaje, kimileri sosyalist eğilimli, kimileri Sünni ve selefi, kimileri de Şii, bir kısmı seküler Baasçı, birkaçı da Arap Birliği iddiası ile komşu iktidarları tehdit eden çıbanbaşı olmuştur. Avrupa’da sınırlar kaldırılmaya çalışılırken Ortadoğu’da sınırlara mayınlar döşenmiş; soyca kardeş, dindaş topluluklar komşusuna kapıları kapatmak zorunda kalmıştır.
Türkiye’nin Ortadoğu’ya Uzak Durması Tercihten Öte Zaruretti
Ortadoğu’da sömürgeci Avrupalılardan çok, yerel siyasi ve dini çevrelerin ihanetleri ile yüzleşen Türkiye’nin kurucu kadroları, içinde bulundukları ekonomik, teknik ve askeri sıkıntıları da dikkate alıp maceradan uzak durmak adına fedakarlık yaparak yüzlerini Batıya dönmek zorunda kaldı ve Türkiye, 1980’lere kadar Ortadoğu’ya olabildiğince uzak durdu. Çünkü onlar Ortadoğu iktidarlarının ciğerlerini biliyorlardı.
Batılı sözde müttefiklerin tavsiyesi ile mevcut iktidarın önce sınırlarda mayınları kaldırması, ardından sığınmacılara “ensar” diyerek kapıları açması, komşuların gerek iç sorunlarına gerekse çatışmalarına taraf olması, ağabeylik taslaması, ülkemizi hem büyük sıkıntılar hem de diplomatik güçlüklere düçar etmiştir.