Batış Yılları

Batış Yılları, Falih Rıfkı Atay’ın 1905 ile 1914 yılları arasında kalan dönemi anlattığı anı ve deneme türündeki eseridir. Kitapta Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle I. Dünya Savaşı öncesindeki son on yılı anlatılmaktadır. Kitapta Falih Rıfkı Atay’ın anıları üzerinden İkinci Abdülhamit, İttihat ve Terakki, İkinci Meşrutiyet, 31 Mart Vakası, Balkan Savaşı dönem ve olaylarına yönelik incelemeler yer almaktadır.

 “Batmak nedir, görüyorduk. Bir milletin devleti batarken bile o milletten sevinenler olduğunu görüyorduk. Bazı Türkçe gazetelerin başyazıları Fransız generali beyaz at üstünde Galata’dan geçtiği gün, tıpkı 1908 Meşrutiyeti’nin ilk günlerindeki gazete başyazıları gibi hınçlı ve güçlüydü.”

 33 yıl devletin ve milletin kaderine hükmeden bir hükümdar tahttan düşürülmüş ondan önce de Meşrutiyet ilan edilmişti. Meşrutiyet’in ilanı ile iktidara gelenler her türlü programdan, kadrodan, devlet yönetme bilgi ve becerisinden mahrumdular. Dünyadaki siyasi gelişmeleri doğru olarak okuyamamaktadırlar. Millet maalesef hoş bir ümide inanmıştır:

“Doğrusu ilk meşrutiyet yılını anlatmak için başka söz bulamıyorum. Biz çocuklar ve sokak halkı ağzımıza o günkü gazete ve meydan nutuklarından hangi parola verilmişse onunla bağrışıp çağrışıyoruz. Reval buluşmasında paylaşmamız konuşulmuş. Meşrutiyet bizi bu tehlikeden kurtarmış! Avrupa’dan ve sürgünlerden kahramanlar geliyor. Kimler bunlar? Pek çoğunu bilmiyoruz. Resimli dergilerde hocalarla papazların, Bulgar çetesi Sandanski ile Türk subaylarının öpüşen, kucaklaşan resimleri çıkıyor, îttihadcılar Selanik’te. Bu bir gizli komite. Sadrazam yine ak sakallı Said Paşa. O gider, yerine ikinci bir Sultan Hamid veziri, ak sakallı Kâmil Paşa gelir. Şimdi elli beş yıl uzaktan bakılınca görülüyor ki ihtilalin ne lideri var ne güdümü ne de programı var. Kanun-i Esasi yürürlüğe girdi mi, her şey yoluna girecek, hatta biz çocukların ve halkın gazetelerden nutuklardan anlayabildiğimize göre son padişahların kaybettiklerine bugün yarın kavuşma havası içindeyiz.”

Falih Rıfkı Atay’ın Halide Edip Adıvar İle İlgili Bir Anısı

 “Birinci Dünya Harbinde Dördüncü Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın Beyrut’ta açmak istediği okulu idare etmek üzere İstanbul’dan Halide Edip Hanım’ı Suriye’ye götürüyordum. İstasyonlarda uzun dururduk. Doğu illerinden dönmekte olan Bahaettin Şakir’i gördüm. Halide Edip Hanımın trende olduğunu öğrenince görüşmek istedi. Kompartımanına götürdüm.

İndikten sonra bana: -Bu kadınla pek konuşmayınız, karakteriniz bozulur, dedi.

Halide Edip Hanım ise büsbütün öfkeliydi:

-Beni bir kaatille tanıştırdığınız için size teessüf ederim, diyordu.”

 Bu yıllarda Suriye’de bulunan bir başka kadın yazarımız daha vardır. O da Münevver Ayaşlı. O genç bir kolej öğrencisidir. Onun da Cemal Paşa ve Halide Edip ile ilgili anıları vardır. Münevver Ayaşlı babasının vazifesi Dolayısıyla Beyrut’ta bulunmaktadır. Burada Türklerle Araplar arasındaki ayrılığa son vermek düşüncesinde olan Cemal Paşa bir kolej açmış başına da Halide Edib’i getirmiş. Ayaşlı’nın verdiği bilgiye göre çok başarısız bir eğitim vermekte, temsiller sunmakta bu temsillerde bu temsillerde Kenan çobanları diye siyonist propaganda yapmaktadır. Bu konuda gördüklerim işittiklerim isimli hatıratında Ayaşlı ilginç anekdotlar anlatmaktadır.

Biz tekrar dönelim Falih Rıfkı’ya…

 Bozgunlar arttıkça başkomutanlık ve arkasından polis, mukaddesatçılığa sarılmıştır. Bıyığını iki kenardan kesip kuyruksuz bırakan subay doğru merkez komutanlığına! Çarşaflar aşık kemiğine kadar inecek, daha da aşağı mı? Aralarında bir kadın ve aşk şairi de bulunan koca bir heyet bu mesele üzerinde. Evlilik vesikanız yanınızda olmadıkça peçeli karınızla bile arabaya binemezsiniz.

 Almanya’da okuyan ve Çanakkale’de askerlik görevini yapan bir albayın kızlarını Boğaziçi’nin tenha bir köşesinde erkeklerle beraber yıkanırken gören Enver Paşa, zavallı babayı bataryası başında emekliye ayırmıştı.

 Camilerde devir hatimleri, mevlitler, vaazlar, hutbeler… Ramazanda oruç baskınları! “

 Gerek Birinci Dünya harbinde gerekse 93 harbindeki bu psikoloji aynen yaşanmıştır. O da savaştan mutlak galibiyete olan imandır. I. Dünya Harbi ile ilgili Falih Rıfkı’nın anlattıkları:

 “Bizim için her şey hemen hemen Rus demek olduğu için, eğer Almanya yıkılırsa başımıza neler geleceğini iyice düşünemiyorduk. Ne yazık ki büyük karanlık içinde bu ışıklanmanın da ömrü az sürdü. Gün geçtikçe artık Almanya’nın ortalama bir barış yapacağından da ümit kesmek lazım geldi. Almanlar, ihtilalin yıktığı ve altüst ettiği aç Rusya’dan Amerika’nın da bütün kaynaklan ile katıldığı Batı Cephesi’ni vurmak için ne kadar faydalanacaklardı?

 Ruslardan kurtulmuş, fakat Amerikalılarla çatışmışlardı. Çöküş artık bir zaman meselesiydi. Fakat Bulgaristan düştüğü zaman bile:

 -Acaba biz de bir anlaşma arasak… diyenleri rahmetli Doktor Nazım:

 -Türkler kancık değildir, diye azarlıyordu…

 Beyoğlu otelleri ve dükkânları el altından İngiliz, Fransız ve Amerikan bayraklarını hazırlamaya başlamışlardı. Bir müddet sonra çevremizdekilerden hiç ama hiçbirini göremeyecektik. Başkomutanlar, nazırlar, Merkez-i Umumi kodamanları, hepsi, hepsi rüya gibi silinip gideceklerdi”

 Bu hatıralar bizim için neden önemli? Felakete düşmemeliyiz ve felaketlere düşmemek için çok hazırlıklı olmalıyız. Sadece kendi gücümüze güvenmeliyiz ve o gücü zirveye çıkarmalıyız.

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?