Peygamberin Huzurunda

 

(Bir vicdan muhasebesi denemesi)

Tarih, büyük dönüşümlerin hikâyesidir. Bazen bir fikir, bazen bir insan, bazen de bir hakikat çağrısı köhnemiş bir dünyayı sarsar ve yeniden kurar. İnsanlık tarihinde böylesine köklü bir dönüşüm gerçekleştiren en büyük inkılâpçı ise hiç şüphesiz Hz. Muhammed’dir. O, yalnızca bir toplumun değil, insanlığın kaderini değiştiren bir hakikat çağrısının taşıyıcısıydı. Cahiliyenin karanlığından yeni bir medeniyet doğuran bu çağrı; insanı, toplumu ve devleti yeniden tanımlayan büyük bir ahlâk inkılâbıydı.

 

Fakat bugün onun huzurunda durup kendimize baktığımızda, içimizi saran duygu gurur değil, çoğu zaman mahcubiyettir.

Çünkü o, mesajını yalnızca bir kavme değil, bütün insanlığa ulaştırmak için gönderilmişti. Onun getirdiği çağrı, bir coğrafyanın değil bütün yeryüzünün çağrısıydı. İnsanlığı zulümden kurtaracak, adaleti ve merhameti yeryüzüne hâkim kılacak bir rahmet mesajıydı bu. Ancak aradan geçen asırlara rağmen, bizler bu mesajın emanetçileri olarak üzerimize düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirebildik mi?

Bu sorunun cevabı kolay değildir.

Bugün dünyanın pek çok yerinde insanlık adaletsizlik, savaş, yalnızlık ve anlam krizleriyle boğuşurken; bizler çoğu zaman kendi iç kavgalarımızın, küçük hesaplarımızın ve nefsimizin dar dünyasında kaybolmuş durumdayız. Oysa Peygamber’in getirdiği mesaj, insanın kendi içindeki karanlığı aşmasıyla başlayacak bir medeniyet yolculuğuydu.

Ne var ki, zamanla bu mesajın ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık.

Her çağda olduğu gibi bugün de hakikatin karşısında duranlar var. Fakat belki de en acı olanı, hakikatin düşmanlarının yalnızca dışımızda değil, bazen içimizde bulunmasıdır. Mesajın içini boşaltan, onu çıkarlarına alet eden, kendi yanlışlarını meşrulaştırmak için kutsal değerleri kullanan insanlar… Bunlar, tarihin “Ebu Cehil” tipinin modern çağdaki yeni yüzleridir.

Hakikatle aramıza örülen duvarların en tehlikelisi de işte budur.

Oysa Müslüman toplumun en temel özelliği, karşılaştığı meselelerde Peygamber’in rehberliğine başvurmasıydı. O, yalnızca bir dinin kurucusu değil; aynı zamanda hayatın bütün alanlarında örnek alınacak bir rehberdi. Devlette, toplumda, adalette, ahlâkta ve insan ilişkilerinde onun ölçüsü esas alınmalıydı.

Bugün ise çoğu zaman şu soruyu sormayı unuttuk:

“Peygamber bu meselede ne derdi?”

Belki de asıl kırılma noktası burada başladı. Çünkü ne zaman ki nefislerimiz hakikatin önüne geçti, o zaman yenilgilerimiz de başladı.

Bir başka acı gerçek ise şudur: İslam’ın mesajı evrensel olmasına rağmen biz onu çoğu zaman kendi dar sınırlarımız içine hapsettik. Oysa bu mesaj Alp Dağları’na da ulaşmalıydı, Meksika çöllerine de. Rio’nun sokaklarına da gitmeliydi, Tokyo’nun caddelerine de. İnsanlığın susuz kalmış gönüllerine bir yudum merhamet taşımalıydık.

Çünkü İslam’ın iddiası yalnızca bireysel kurtuluş değil, insanlığın dirilişiydi.

Fakat bugün dünya haritasına baktığımızda içimizde bir burukluk beliriyor. Çünkü insanlık büyük bir hakikat susuzluğu yaşarken, bizler çoğu zaman bu susuzluğa merhamet taşıyacak bir iradeyi ortaya koyamadık.

Belki de en acı olanı şudur: Başkalarının kayboluşundan şikâyet ederken, aslında önce kendimizi kaybettik.

İnsan bazen kendi iç dünyasında yenilir. Ve bir toplum kendi içindeki hakikat duygusunu kaybettiğinde, dışarıda kaybettiği her şey bunun yalnızca bir sonucudur.

Bugün dünyanın pek çok yerinde Müslüman toplumların yaşadığı krizlerin arkasında yalnızca dış baskılar değil, aynı zamanda iç zaaflarımız da vardır. Nefsin, çıkarın ve korkunun hakikatin önüne geçtiği her yerde çürüme başlar.

Bu yüzden Peygamber’in huzuruna çıkarken hissettiğimiz duygu, yalnızca bir özlem değil aynı zamanda derin bir muhasebedir.

Sanki insanlık, tarih boyunca biriktirdiği bütün hatalarla birlikte onun huzuruna yeniden geliyor. Kalabalıklar hâlinde, akın akın… Ama ellerinde sunacakları büyük bir zafer yok.

Belki de en ağır yük budur.

Çünkü o, ümmetinden yeryüzüne rahmet taşımasını istemişti. İnsanlığın karanlıklarına ışık götürmesini istemişti. Bizden beklenen yalnızca bir inancı korumak değil, onu hayatın bütün alanlarında diriltmekti.

Bugün ise çoğu zaman elimiz boş.

İşte bu yüzden Peygamber’in huzuruna çıkan bir insanın ilk duygusu gurur değil, mahcubiyettir. Çünkü onun getirdiği hakikat, insanlığa yeni bir ufuk açmıştı. Fakat biz o ufku genişletmek yerine çoğu zaman daraltmayı tercih ettik.

Yine de umut tamamen kaybolmuş değildir.

Çünkü tarih boyunca insanlık en karanlık anlarında bile yeniden ayağa kalkmayı başarmıştır. Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, yeniden o ilk çağrının ruhunu hatırlamaktır. Peygamber’in getirdiği mesajı bir slogan değil, bir hayat ölçüsü hâline getirmektir.

Ancak o zaman mahcubiyet yerini dirilişe bırakabilir.

 

Ve belki o zaman insanlık, en büyük inkılâpçının huzuruna çıktığında elinde bir müjde de taşıyabilir.

Related posts

BAŞYAZI: Egemenlik ve tam bağımsızlık hakkından taviz verilemez #37

Mekke Paktı Stratejik Başarı Mı, Tehlikeli Bir Girişim Mi?

Kanun Kılıflı Mağduriyetler: Bu Kaçıncı Soygun?