Buğra ÖZTÜRK
Bugün bizi bu soruyu sormaya iten nedir? Neden milyonlarca insan siyaset ve siyasetçiler hakkında endişe duyuyor? Milletimizin geleceğine ilişkin kaygılar neden her geçen gün artıyor?
Bu soruların cevabını yalnızca siyasette aramak doğru olmaz. Siyaseti oluşturan millete, milleti oluşturan bireye kadar inmek gerekir.
Siyasetten Uzaklaşan Millet
Siyaset, Türk milletinin önemli bir kesiminin sevmediği, hatta çekindiği bir alan hâline geldi. Siyasetçilere duyulan güven azaldı. Birçok kişi ülkemizde olup bitenden habersiz; kimileri ise bunlardan haberdar olmak dahi istemiyor.
Milleti oluşturan birey siyaseti takip etmeyince millet siyasetten uzaklaşıyor. Bunun sonucunda siyaset de millî iradeden koparak milletin beklentileriyle bağdaşmayan bir hâl alıyor.
Böyle olunca, tabiri caizse, meydan ya vatan düşmanlarına ya da iş bilmez kimselere kalıyor.
Ayrıca her geçen gün daha çok tüketen, bencilleşen ve çevresine karşı duyarsızlaşan bir topluma dönüşüyoruz. Önceden “Komşum açken tok yatamam.” denilirken şimdi “Komşumdan bana ne?” diyen insanların sayısı artıyor.
Herkes daha çok kazanma, daha fazla yükselme ve daha çok mal biriktirme derdine düşmüş görünüyor. Fakat pek az kişi kendisine şu soruyu soruyor: Kazandığım para, eriştiğim makam veya sahip olduğum mülkler gerçekten benim mi?
Adaletin ve liyakatin olmadığı bir düzende, senin gibi görünen şey gerçekten senin midir?
Adalet ve Liyakat
Ülkemizde adalet duygusu zayıfladıkça bu zayıflık zamanla devletin kurumlarına da yansıdı. İnsanlar hak ederek değil tanıdık aracılığıyla yükselmeye başladığında, emek değil yakınlık değer gördüğünde, haklı olan değil güçlü olan kazandığında yalnızca kişiler değil, devletin temelleri de zarar görür.
Sormak istiyorum: Suçluların serbest bırakıldığı, hatta terör suçlularının affedildiği bir düzende ne kadar güvende olabilirsin? “Ben etliye sütlüye karışmam.” dersen, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışıyla hareket edersen güvende kalacağını sanabilirsin. Fakat güvende olmadığını sen de biliyorsun. Çünkü adalet mülkün temelidir. Temel zarar görürse yıkım kaçınılmaz olur.
Bu söz, çocukken öğrendiğimiz en önemli ilkelerden biriydi. Peki, biz bu ilkeye böylesine değer verirken birileri onu bize nasıl unutturdu?
Bu sözü unutmaları ve bize de unutturmaları için mi zorlandılar; yoksa o makamlara bunun için mi getirildiler?
Bu soruların cevabını herkes kendi vicdanında aramalıdır. Ancak bir gerçek vardır: Adaletin ve liyakatin zayıfladığı bir ülkede devletin itibarı sarsılır; milletin devlete duyduğu güven ve geleceğe olan inancı azalır.
Siyasetten Uzak Durmak Çözüm mü
Siyaset; milletin sorunlarını çözmek, devlet düzenini korumak ve gelecek nesillere daha güçlü bir ülke bırakmak için vardır. Kişisel çıkarların, makam hırsının veya dar parti hesaplarının aracı hâline geldiğinde ise milletin güvenini kaybeder.
Bugün insanların siyasetten uzak durmasının, siyaseti kirli ve tehlikeli bir alan olarak görmesinin sebeplerinden biri de budur.
Fakat burada şu soruyu sormamız gerekir: Siyasetten uzak durarak Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini koruyabilir miyiz?
Ülkemizde olup bitenleri görmezden gelerek, haksızlıklar karşısında sessiz kalarak ve yalnızca kendi hayatımızı kurtarmaya çalışarak huzurlu bir gelecek kurabilir miyiz?
Hayır.
Eleştiriden Mücadeleye
Ancak yalnızca eleştirmek de yetmez. Yanlışların karşısına doğruları, adaletsizliğin karşısına adaleti, liyakatsizliğin karşısına ehliyeti, umutsuzluğun karşısına mücadeleyi koymalıyız.
Her alanda haklı bir mücadele vermeliyiz. Mücadeleyi, aynı ülkü uğrunda yürüdüklerimize karşı değil, memleketi bataklığa sürükleyenlere karşı yürütmeliyiz. Birlik olmalı; şahsi çıkarı için siyaset yapanlardan olmamalıyız. Tek gayemiz vatanın bütünlüğü, Türk milletinin istiklali ve geleceği olmalıdır.