Uluslararası Düzende Kuralsızlaşma

Neredeyse tüm dünyada ABD’nin başını çektiği bir “Kuralsızlaşma” dönemine girildiğine dair bir görüş ve endişe hâkim olmaya başlamıştır. Başka bir ifadeyle Kural Temelli Uluslararası Düzenin hamisi olan ABD bu düzeni zehirlemeye başlamış ve soğuk savaş döneminden itibaren aksak da olsa işleyen uluslararası düzen kuralsızlığa evrilmeye başlamıştır. ABD’nin Ukrayna’yı feda etmesi, müttefik Avrupa’nın güvenliğine taahhütlerini zayıflatması, Venezuela olayı, Grönland, Panama ve Kanada’ya göz koyması, İsrail’in insanlık suçuna kayıtsız şartsız destek vermesi, son olarak İran’a savaş hazırlıkları, dünyanın her yerindeki petrol ve nadir toprak elementlerine el koyma korsanlığı kuralsızlığın başlangıç noktalarını oluşturmaktadır. Kuralsızlığın hakim olduğu uluslararası ortam “kaotik” bir gelecekten endişe duymakta, ülkeler açısından güvenlik algısı ve arayışı değişmekte ve gelecek için endişeler artmaktadır. Bu durum bölgesel çatışmaların artması, daha ileri safhada dünya çapına yayılan krizlere yol açabilecektir.

Bu Kuralsızlık bulunduğumuz coğrafyada  ABD-İsrail eksenli olarak dolu dizgin yayılmaktadır. Özellikle Ortadoğu’da her ülke kendi iktidarının devamını bu şer ortaklığına ters düşmemekte gördüğü için Kuralsızlık ve hukuksuzluk yolunda bir engel görmeden azgınlaşmaktadır.

Türkiye’ye Etkileri

Türkiye’nin uluslararası düzende olabilecek değişimlerden ekonomik, askeri, iç veya dış siyasal alanda etkilenmesi  sürpriz olmayacaktır. Giderek şiddetlenen Kuralsızlık ve zayıflamakta olan İttifak taahhütleri Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkilemekte ve güvenlik anlayışını dönüştürmektedir. Türkiye’nin Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz, Akdeniz gibi coğrafi alanlarla, terör, enerji, ekonomik refah ve demokrasi gibi ilgi alanlarının tümünde değişen jeopolitik ortamın neredeyse tümünün belirleyici amili ABD’dir. 1950’lerden bu yana Türkiye savunmasının ana ekseni NATO oluşturmaktadır. NATO’nun itici gücü ABD ile zaman içinde diğer NATO ülkeleri gibi istikrarlı bir müttefiklik ilişkisi geliştirilememiştir. Burada en önemli etkenin Türkiye’nin hayati çıkarlarına ABD’nin kayıtsızlığı ve ABD’nin ise kendi çıkarları için itaatkâr müttefik beklentisinin sıklıkla karşılıksız kalmasıdır. Öyle ki zaman içinde ABD Türkiye’yi “güvenilmez dost ve hasım” olarak görmüş Türkiye ise ABD’yi ulusal çıkarlara karşı “kayıtsız, hasım müttefik” olarak görmeye başlamıştır. Aslında bu karşılıklı güvensizlik ilk değil, iki ülke ilişkilerinde başından beri vardır. Şöyle ki:

ABD İle İlişkilerin Seyri

NATO öncesi ABD Sevri tanımış, Lozan onaylayıcıları arasında yer almamıştır. İkinci Dünya savaşı sonrası Truman Doktrini ve Marshall yardımlarıyla Cumhuriyet İnkılabının sanayi ve eğitim temellerini akamete uğratmış, 1952 NATO üyeliği ile başlayan süreç gerçek yüzünü 1964 Johnson Mektubu ile göstermiş, 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında Türkiye’ye Ambargo uygulamıştır. ABD’nin 1991 Irak müdahalesi esnasında Hükümet Tezkeresi TBMM tarafından reddedilmiş, sonucu Ergenekon ve Balyoz süreçlerine evrilmiş, süreç daha da ileri giderek 15 Temmuz darbe girişimine zemin hazırlamıştır. İhtilaflar bununla da bitmemiş S-400 bahanesiyle Türkiye 2020’de “hasım” muamelesiyle ambargoya muhatap olmuş, İran’a yönelik ABD yaptırımlarının ihlal edilmesi iddiasıyla Türkiye mahkemelik olmuş, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelik sürecinde Türkiye bir kez daha “güvenilmez müttefik” muamelesi görmüştür. Tüm bunların ötesinde ABD terör örgütü PKK/YPG’yi desteklemiş, Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimize karşı hasımlarımızı desteklemiş, Yunanistan ve GKRY’nin açıkça Türkiye aleyhindeki ekonomik ve güvenlik projelerinde yer alabilmiştir.

Ne Dost Ne Düşman

Görüleceği üzere Türk-ABD ilişkilerinde Kıbrıs gibi milli davalarda, savunma alanında alternatif aramalarda, kendi bekasına yönelik güvenlik inisiyatiflerinde Müttefik Türkiye’nin “Otonom” tavrından ABD tarafı geçmişten bu yana rahatsız olmakta ve bu alanlardaki her girişimi engellemektedir. Günümüzde Türkiye ile ilişkilerini yine “benden misin, değil misin?” anlayışı üzerinden sürdürmek istemektedir. Bu durumda Türkiye için seçenekler daralmaktadır: Ya bir çok ülkenin yaptığı gibi itaat edecek, ya ittifaktan ayrılacak ya da ittifak içinde kalarak milli meselelerde bağımsız hareket yeteneğini geliştirecektir. 

Bu durumda bazı önemli tespitleri yapmak gerekmektedir. Birincisi bu jeopolitik ortamda Türkiye’nin NATO üyeliğinde olması ve kalması gereklidir. En güçlü uluslararası bir kurumda gereğinde “veto” hakkına sahip olmak önemlidir. İkincisi ekonomik ve askeri güç bağlamında yeterli olmadan “ittifaksız” bir seçenek doğru değildir.  Üçüncüsü yeni bir ittifak için istikameti doğuya çevirmek gerçekçi değildir. Zira  Şangay İşbirliği gibi örgütler NATO alternatifi olamayacak kadar insicamdan uzaktır. Dördüncüsü ABD ve hatta çoğunluk AB ülkeleri ile aynı NATO ittifakı içinde “dostluğuna güvenilen, ancak uysal olmayan”  ve  bir statüyü korumak elzemdir. Bunun anlamı ittifak kuralları içinde “karşılıklılık” ilkesi kapsamında görevden kaçmamak, ancak milli menfaatlerimizin gerektirdiği durumlarda bağımsız hareket edebilmektir. Beşincisi Türkiye’nin NATO ittifakı içinde olması, bölgesel işbirliği inisiyatifleri geliştirmesine engel değildir.

Sonuç olarak, İttifak içindeki yükümlülükler “karşılıklılık” çerçevesinde yürütülürken, milli çıkarlar için bağımsız hareket etmek Türkiye’nin en doğal hakkıdır. Bu çerçevede bölgesel siyasi, ekonomik ve hatta askeri işbirliklerinin geliştirilmesi “zamanın ruhuna” en uygun seçenek olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölgesel İttifaklar

Türkiye’nin etrafındaki coğrafyada bölgesel ittifaklar geliştirmenin en önemli engeli bölge ülkeleri arasındaki “derin güvensizlik” duygusudur. Ukrayna Rusya’ya, Azerbaycan Ermenistan’a, İran nerdeyse tüm komşularına karşı, Ortadoğu ülkelerinin her biri diğerine ve Türkiye’ye karşı güvensizlik içindedir. Müslüman dünyada bu güvensizlik ve dağınıklık sebepsiz değildir. Emperyal güçler bu ayrışmayı hem sağlamış, hem de istismar etmektedir. Bunca Ortadoğu ülkesi Filistin’de İsrail zulmüne ve ABD buyruklarına sessiz kalmış, kalmaya da devam etmektedir. Oysa Ortadoğu’da başat ülkeler karşılıklı güveni tesis edip, dünya kamuoyuna ilan edilecek ilkeler ve hedefler doğrultusunda dayanışma içinde olurlarsa, emperyalist buyurganlık bu derece devam edemez. Bu alanda son dönemlerde seslendirilen ve ortak paydalarda sağlanması öngörülen Türkiye, Pakistan, S. Arabistan ve Mısır ittifakı önemlidir. Bu ittifak gerçekleşirse “köpeksiz köyde, değneksiz dolaşanları” en azından endişelendirecektir.  Böylesi bir dayanışma İran sorununu çözmeye aday olabileceği gibi  bu ülkeyi de ittifaka dahil edebilecektir.

 

Aslında Türkiye bu alanda derin bir birikime sahiptir. Türkiye 1934 yılında  “Balkan Antantı”na, 1937 yılında  “Sadabat Paktı”na, 1953 yılında yine “Balkan Paktı”na, 1955 yılında “Bağdat Paktı”na öncülük etmiştir. Soğuk savaş sonrasında Bağdat Paktı devamı niteliğinde Ekonomik İşbirliği Teşkilatına öncülük etmiş ve bu teşkilat  1992 yılında Azerbaycan ve Afganistan dahil Orta Asya Türk devletlerini kapsamına almış, 1997 yılında D-8 adlı kalkınmakta olan 8 ülkeyle ekonomik işbirliği teşkilatı kurmuş ve son olarak 2009 yılında Türk Devletler Teşkilatına öncülük etmiştir. Özetle Türkiye Bölgesel işbirliği teşkilatları konusunda yüksek birikime sahiptir. Benzer işbirliğini komşumuz Ortadoğu’da Türkiye’yi yakından ilgilendiren alanlarda tutum belirleyici işbirliklerine öncülük edebilir.  Zira değişen jeopolitik ortamda güvenlik algısı değişmekte gelecek için endişeler ve güvenlik arayışları artmakta. NATO üyesi olmak bu tür işbirliklerine engel değildir. Bölge sorunları yine bölge ülkelerinin iradesi ve işbirliği ile  çözülebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta “Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesine dönüştürmemektir”.

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?