Uluslararası verilere göre bir milyon insana bir üniversite değerlendirmesi yapıldığı bir dünyada 85 milyon nüfuslu ülkemizde demek ki 85 üniversite olması gerekirken sayının çok olması buna karşılık teknik üniversite olmaması garipsenecek gerçekliktir.
Cumhuriyetin 100’cü yıl kutlamaları görkemli, katılımcı bir anlayışla kutlamalıydık. Türk Milletinin sahip olduğu maddi ve manevi değerleri en güzel şekilde dünyaya anlatabilmeliydik
Yüz yılda tarım, hayvancılık, sanayi, eğitim, adalet gibi tüm alanların iyi bir muhasebesi yapılıp milletler arası planda yerimizi mukayeselerle ortaya koymalıydık.
Eğitimci yazar Abdurrahman Zeynal ile eğitim ve tarih üzerine konuştuk. Zeynal, Özellikle 1990 sonrasında öğrencilerimiz yalnız bırakıldığını belirterek öğrencilerin kişilikleri geliştirilemedi. Her bakan kendi ideolojisine ve düşüncesine göre eğitimi tasarlamak istedi. Bu durumda ne milli, ne yerli, ne idealist insan yetişemezdi. Ve yetişmedi… Şu ana bunun acı sonuçlarıyla karşı karşıyayız, dedi.
Her bakan kendi ideolojisine ve düşüncesine göre eğitimi tasarladı
Uyanış: Yıllarca Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda öğretmenlik yaptınız. Okullarda gençlere yeterli eğitim, milli tarih şuuru verilebiliyor mu?
Zeynal: Büyük Selçukluda medreseler kurulurken ana felsefe devlete bürokrat yetiştirmek ve otoriteyi merkezden uzaklara taşımak düşüncesinden kaynaklanmıştır. Osmanlıda Enderun mektebinin temeli devlete her düzeyde insan yetiştirmek olmuştur. Medreseler daha çok dini temellendirmek, şeyhülislamlık makamına müftü ve kadı yetiştirme temelli idi. Bu nedenle Osmanlıda devletin bütünlüğü konusunda organize olmuş bir eğitimden söz etmek çok da doğru olmayabilir.
Tanzimat ve ıslahat fermanlarından sonra ortaya çıkan ayrılık istekleri ister istemez maarife bütünlük nasıl sağlanır anlayışını öne çıkardı. Özellikle 1880 sonrası Askeri Rüştiye ve İdadilerde vatan kurtarma, birliği sağlama, devleti çöküşten kurtarma fikri üzerinde şekillendi.
Cumhuriyet kurulurken çok az sayıdaki öğretmen ve bürokratın çabalarıyla çocukların eğitilerek devlete faydalı bireyler olması amaçlanmıştı. Fakat zamanla konjoktürel gelişmeler, ideolojik tavırlar bu amaçlardan sapmaların oluşmasına neden oldu. Her on, on beş yılda bir kuşak çatışması oluşturuldu. Öğrencilik yıllarımdan itibaren eğitimdeki bu çapraşıklık her zaman dikkatimi çekti. Mesela ilkokul öğretmenim Pulur Köy Enstitüsü mezunuydu. Bize vatan sevgisini, millet sevgisini ve tarihi şuurunu verdi. Ortaokul sıralarındaki öğretmenlerim tarafsız bir eğitim verdiler. Dersleri anlattı sınıfı terk ettiler. Bazı öğretmenlerimiz kötü alışkanlıklardan uzak kalmamızı teşvik ettiler. Lise yıllarımızda öğretmenlerimiz ülkenin tehlike altında olduğunu buna karşı öğrencilerin taraf olmasını istediler. Sağ-Sol olayları bu ideolojik isteklerden doğdu.
1977 yılından itibaren yaptığım öğretmenliğim süresince bireysel olarak öğrencilerime Fizik, Kimya, Biyoloji bilgilerinin yanında insan olmayı, ana ve babaya hürmet etmeyi, devlete ve millete sahip olmayı yer yer anlatırken eğitim müfredatlarında bunlar yoktu. Eğitim süresince öğrencilere doğru bir dünya görüşü verememek insanımızın içine düştüğü yalnızlığa sebep oluyordu. Hâlbuki eğitimin temelinde insanları ülkesi ve milletiye uyumlu, adalet duygusu içinde kendilerine, ana ve babalarına, milletine, insanlığa ve Allah’a karşı görevlerini yapabilecek şekilde yetiştirilmeleri gerekiyordu. Geçen zaman içinde ne yazık ki hiçbir kademede bu özellikleri göremedik. Özellikle 1990 sonrasında öğrencilerimiz yalnız bırakıldı. Kişilikleri geliştirilemedi. Her bakan kendi ideolojisine ve düşüncesine göre eğitimi tasarlamak istedi. Bu durumda ne milli, ne yerli, ne idealist insan yetişemezdi. Ve yetişmedi… Şu ana bunun acı sonuçlarıyla karşı karşıyayız.
Ötekileştirmek ne yazık ki ya tarih, yâda din üzerinden yapılıyor
Uyanış: Son yıllarda bilinen tarih bilgileri dışında bazı yazarlar tarafından milli mücadele ve cumhuriyeti değersizleştiren küçük düşüren hatta karalayan bazı fikirler, yayınlar topluma sunuluyor. Bu kafa karışıklığına yol açıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Zeynal: Başlangıcı ne kadar eskiye gider bilemiyorum ama ülkemizde birini ötekileştirmek veya dövmek istendiğinde ne yazık ki ya tarih, yâda din üzerinden yapılıyor. Ötekileştirmek için gerçeğin, tarihsel değerlendirmelerin önemi yoktur. Özellikle 1968 yılında ciddi anlamda başlayan sağ ve sol söylemler bu minval üzerinde gelişti.
Kavgaya giren taraflar ne yazık ki tarihi okumadılar. Araştırmadılar ve kendi ideolojik pencerelerinde olayları ve hadiseleri değerlendirdiler. Hâlbuki her tarihi olay kendi zaman diliminde ve aynı anda dünyadaki gelişmeler mukayese edilerek ortaya konmalıydı. Böyle bir çalışma zordu. Bilgi gerekiyordu. Yapanlar için bilginin pek de kıymeti yoktu.
Muhafazakâr kesimler ne yazık ki cemaat ve tarikatlar ile Necip Fazıl, Kadir Mısırlıoğlu, Mustafa Armağan çizgisinde giderek Milli Mücadele yokmuş gibi veya mücadeleyi Yunan kazansaydı söylemleriyle zaten okumaktan, düşünmekten ve analiz edip gerçeğe ulaşmak istemeyen sağcıları etkileyerek cumhuriyeti kötüleme hevesine yönlendirdi…
Bu guruplar 1699 yılında imzalanan Karlofça anlaşmasından başlayarak tarihi, sosyal, ekonomik ve bilimsel gelişmeleri inceleyerek Osmanlı Devleti neden geriledi? Neden yıkıldı? Sorularını sorup araştırma zahmetine girmediler.
1770 de Egede yok edilen donanmayı, 1774 yılında Osmanlının tarihte imzaladığı en ağır Küçük Kaynarca anlaşmasını asla öğrenmek istemediler. 1828-1829 Osmanlı Rus savaşını, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşları ve neticeleri üzerinde hiç durmadılar.
Cezayir, Libya, Tunus, Mısır, Kıbrıs, Kafkaslar ve Balkanların kaybedilmesini sorgulamadılar. Birinci Dünya Savaşında kaybedilen 3.000.000 Mehmet’i, savaşın acılarını, Mondros Mütarekesininim 1, 7, ve 24. Maddelerini hiç okumadılar. Onlar için tek suçlu Milli Mücadele ve Milli Mücadeleyi yapan komuta kademesiydi. Bunlar o zor olayları, acıları bilmek istemediler ama Cumhuriyeti kötülemeyi ve ağır ağır etkisiz hale getirmeyi sürdürdüler.
Bunların bildiği tek şey değerleri değersizleştirmekti. Ne yazık ki bunu büyük ölçüde başardılar. Onların isteği gerçeklerden uzak fikirleri ileri sürerek kafa karışıklığı oluşturmak sonrada yüz yıllık kazanımları ortadan kaldırmak istek ve arzusunu yazdılar.
Teknik liselere ihtiyaç var
Uyanış: Prof. Dr. Hasan Köni “açılan üniversitelere bakıyorum çoğu sosyal bilimler ağırlıklı. Hâlbuki ülkemizin teknik liselere, üniversitelere ihtiyacı var” diyor. Bu düşünceye katılıyor musunuz?
Zeynal: Türkiye üniversite kurmakta gerçekten gecikmiş ülkedir. Misyonerler daha 1850’lerden sonra Beyrut ve Şam’da üniversite kurarken Osmanlı ancak 1900’lerin başında Darülfünunu kurabilmiştir. 1960’lara geldiğimizde beş altı üniversiteye sahip olan ülkemizde özellikle 80 sonrası çok sayıda üniversite açıldı. Günümüzde 210 devlet ve vakıf üniversitesi bulunmaktadır.
Uluslararası verilere göre bir milyon insana bir üniversite değerlendirmesi yapıldığı bir dünyada 85 milyon nüfuslu ülkemizde demek ki 85 üniversite olması gerekirken sayının çok olması buna karşılık teknik üniversite olmaması garipsenecek gerçekliktir. Laboratuvarı, deney araç ve gereçleri, fen bilimleri alanında çalışacak akademisyenlerin olmaması işi zorlaştırmaktadır. O halde en kolay şey sosyal içerikli fakülte kurmaktır. Masrafı azdır. Akademisyenlerin doktora gibi akademik unvan elde etmesi kolaydır. Yapılacak en kolay şey Sosyal Bilimler ağırlıklı tercihlerin yapılmasıdır.
Dünyada eğer sanayi, teknoloji ve bilimde ileri gitmek isteniyorsa zor olanı seçmek, Fizik, Kimya, Biyoloji, Tıp, Elektronik alandaki akademisyen sayısını artmak gerekmektedir. Fabrikaların çoğalması, dünya standartlarında üretim yapabilmesi kaliteli akademisyenlere ve ara elemanlara ihtiyaç vardır. Bu ara elemanlar Sanat Okullarında yetişir. O halde Türkiye üniversite açmak yerine Sanat Enstitülerini nitelikli, donanımlı hale getirseydi pek çok zorluğu aşar dünya ile yarışabilir hale gelirdik. Bu nedenle Hasan Köni hocama katılıyorum. Doğru olan da budur.
Uyanış: Fizik öğretmeni olmanıza rağmen tarih yazılarınızla tanınıyorsunuz. Tarihe olan ilginiz nasıl başladı? Nasıl devam ediyor?
Zeynal: Çocukluğumda evde yapılan sohbetlerin konusu “Yemen, Hicaz, Sarıkamış, Ermeni zulmü, kurtuluş savaşı” idi. Ailemizden Balkan Harbine katılanların hatıraları, Allahu Ekber’de şehit olan dedelerimin hatıraları, Hicaz cephesinden gelen Gazi Mehmet Çavuşun hatıraları ve nihayet Camide yakılan 587 Müslümanının şehadeti ki biri dedem idi bunları dinleyerek büyüdüm.
İlkokul ve sonrasında tarihe olan merakım ciddi anlamda devam etti. Üniversite yıllarında “Yeniden Milli Mücadele Mecmuasının” ilgili yazıları ve o günlerin tartışmaları beni tarihi konuları araştırmaya yöneltti. Tarihi konuları okudukça ufkum açıldı. Fizikçi olmam hasebiyle meselelere daha salim akılla bakmayı başardım. Ön yargılardan uzak, sorarak, sorgulayarak yürümeye çalıştım. Bu arada yerel tarihçiliğin olmadığını, özelde Erzurum’la ilgili pek çok konunun kulaktan dolma olduğunu görünce araştırmalarım bu yöne kaydı. Özellikle Erzurum Ekonomisi, Erzurum Eğitim Tarihi ve Şehrin bilinmeyenleri ve unutulmuşları beni kendine çekti ve bu konularla ilgili pek çok makale kaleme alma fırsatım oldu. Ermeni meselesinin acılarını çekmiş olan ilimizde bu konuyla ilgili çok okumalarım oldu.
Halen 1800-1918 yılarına kadar gelişen ve değişen sosyal, ekonomik değişim ve dönüşümün Osmanlı Devleti’ni ve aydınlarını nasıl etkilediği konusunda çalışmalarıma devam etmekteyim.
Okuma yazma oranı çok düşük
Uyanış: Erzurumlu olmanız hasebiyle Erzurum tarihi, sosyal yapısı üzerine çokça yazınız var. Buna niye ihtiyaç duydunuz? Başka şehirler içinde böyle araştırmalar, kitaplar yayınlamasının kültür ve tarihimiz açısından önemi nedir?
Zeynal: Avrupa’ya gidip gelenler konuşurken Venedik’te 300 yıllık pastanede kahve içtim, Almanya’da falan fabrika 150 yıldır çalışıyor gibi sohbetlere aşina olunca acaba Erzurum’da böyle müesseseler var mı? Kuşaklar boyu aile işletmeleri var mı diyerek çalışmaya başladım.
Erzurum tarihi bir şehirdi. Kültürü olan, geleneği olan bir yerdi. O zaman bu şehirde geçmişi derin olan işletmeler olmalıydı diye yola çıktım gördüm ki böyle bir işletme sayısı üç beşi geçmiyor. Hele asırlık işletme ise yok. Buradan hareketle 19-20 yüzyıl “Erzurum Ekonomi Tarihini” yazdım.
Türkiye’de hep okuma yazma tartışmalı oldu. Olmaya da devam ediyor. Çalışmalarım esnasında Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, Sultaniye Medresesi, Ahmediye Medresesi ve pek çok medresenin olduğu şehirde okuma yazma kültürünün olması gereğinden yola çıkarak “Selçukludan Günümüze Erzurum Eğitim Tarihi” adlı çalışmam ortaya çıktı.
Bu çalışmam beni hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü doğru bildiğim şeylerin çoğunun doğru olmadığını anladım. Okuma yazma probleminin ciddi boyutlarda olması beni üzdü. Özellikle Harf İnkılabıyla başlayan ve hala tartışılan konularda gördüm ki Osmanlıda savaştan önce okuma-yazma oranı ortalama yüzde 3.3 idi. Bu oranın büyük bölümü gayri Müslimlere aitti. Bunlar çıktığında Müslüman Ahalide okuma yazma oranı yüzde bir bile değildi. Bu beni çok ama çok şaşırttı. Erzurum köylerini tarihi mezarlarını gezerek mezar taşlarını fotoğrafladım. Kitabeli mezar taşı yok mesabesindeydi. Sadece Cami hazirelerinde beylere, paşalara, ağalara ve medreseli zenginlere ait kitabeli taşlar vardı. Böyle olunca bir avuç suda fırtına koparanların konuyu bilmediğini görüp üzüldüm.
1600 yıllık Erzurum şehir merkeziyle ilgili kültürel, sanatsal, tarihi değerlerin ağır ağır tahribi ve yok olmasını görüp “Erzurum Şehrengizini” kaleme aldım. Kitapta anlattığım konuların yüzde seksen beşi yoktu. Tarihi miras kaybolmuş, yok olmuştu. İşte bu ve buna benzer örneklerin çoğaltılarak arşivlerde yer alması önemliydi. Çalışmalarım bunun için gelişti. Ömrüm yettiğince yazmaya devam edeceğim.
Aslında bu anlattıklarım sadece Erzurum için değil tüm şehirlerimiz için geçerlidir. Her yerleşim yerinin dip tarihi yazılıp arşivlenmesi geleceğimiz açısından elzemdir.
Cumhuriyetin yüz yılı mukayeselerle belgelerle ortaya konulmalı
Uyanış: Abdurrahman hocam son olarak şunu sormak istiyorum, 2023 senesi cumhuriyetimizim kuruluşunun yüzüncü yılı idi. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu önemli yıl dönümünü değerlendirebildi mi? Neler yapılmalıydı veya neler yapılmalıydı?
Zeynal: Devletlerin ve milletlerin hayatında önemli anlar vardır. Bu anların en güzel şekilde ihyası kültürel, ekonomik, sosyolojik ve ahlaki önemi vardır. Cumhuriyetimizin 100. Yılında böyle bir zaman dilimiydi. Her şeyden önce illerin il yıllıkları çıkarılmalı, yüz yıllık bir muhasebe çalışması yapılmalıydı. Neredeydik? Nereye geldik sorularının cevabı verilmeliydi.
Yüz yılda tarım, hayvancılık, sanayi, eğitim, adalet gibi tüm alanların iyi bir muhasebesi yapılıp milletler arası planda yerimizi mukayeselerle ortaya koymalıydık.
Genç kuşaklar Osmanlı devletinin son yüzyılı ile Cumhuriyetin yüz yılı mukayeselerle belgelerle ortaya koyup yersiz ifrat ve tefritlerden gençlerimizi koruma cihetine gitmeliydik. Dün çocuklarımızı ideolojilere kurban verirken bugün ateizm, deizm gibi felsefik anaforlardan kurtarmamız gerekirdi. Ne yazık ki bunları yapamadık.
Aslında Cumhuriyetin 100’cü yıl kutlamaları görkemli, katılımcı bir anlayışla kutlamalıydık. Türk Milletinin sahip olduğu maddi ve manevi değerleri en güzel şekilde dünyaya anlatabilmeliydik. Ancak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini savunanlar bütün bu etkilerin olmaması yönünde gayret ederek Cumhuriyetin kutlamaları ve anma toplantılarının sönük geçmesine sebep oldular. Benim gözlemlerim, düşüncelerim ne yazık ki bu yönde şekillendi…
Uyanış:Teşekkür ederim sayın hocam.
Abduurahman Zeynal:
1955 yılında Erzurum’un Aşkale ilçesine bağlı Tazegül köyünde çiftçi bir ailemin oğlu olarak dünyaya geldim. Köyümüz 13. Yüzyılda Kerkük’ten gelen Türkler tarafında kurulmuş bir yerleşim yeridir. 9 Kardeşin beşincisi olarak doğdum. İlkokulu köyümde ortaokulu Kandillide, Liseyi Aşkale’de okudum. 1974 yılında girdiğim Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü FKB bölümünden 1977 yılında mezun oldum. Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu, Nene Hatun Kız Lisesi ve Erzurum Fen Lisesinde çalıştım. 2004 yılında emekli olduktan sonra özel dershanelerde öğretmenliğimi sürdürdüm. Halen Günebakış Gazetesinde köşe yazarlığı yanında pek çok elektronik sitede yazılarım yayınlanmaktadır. Yerel ve ulusal dergilerde yazılarım yayınlandı. Yayınlanmış dört kitabım bulunmaktadır.