Yeniden Milli Mücadele Hareketi, bu ülkeye en kaliteli fikir, düşünce ve kadroları sunmuştur. 1978’den itibaren ise anarşi ve kargaşada kullanamadıkları Yeniden Millî Mücadele Hareketine karşı fiili, fiziki ve basın yoluyla saldırılar başlamıştır.
İslam, bir inanç temeli üzerine kurulur. Bu Amentü’de hülasa edilegelmiştir. Bir Müslümana vacip olan Allah’ın ve resulünün ona yüklediği vecibeleri yapmak ve haramlardan sakınmak ve helalleri işlemektir. Allah’ın kitabında ve Resulün sünnetinde sadece kişilere değil, topluluklara ve devletlere de vazifeler yüklenmiştir
1970’li yıllar Türkiye’nin kaos seneleridir. Gençlik hareketlerinin çok aktif olduğu, idealizmin zirve yaptığı yıllar olmasına rağmen maalesef birçok teşkilat burada hiç de Türkiye’nin lehine olmayan faaliyetlerde kullanılmıştır. Yeniden Millî Mücadele bu kullanılmanın dışındadır. Bu dönemde Yeniden Milli Mücadele Hareketi, bu ülkeye en kaliteli fikir, düşünce ve kadroları sunmuştur. 1978’den itibaren ise anarşi ve kargaşada kullanamadıkları Yeniden Millî Mücadele Hareketine karşı fiili, fiziki ve basın yoluyla saldırılar başlamıştır. Bu saldırılardan biri de sözde İslâmcı ve şeriatçı naralar atarak yayın yapan Şura Dergisinin saldırısıydı. Bu yazıda onu konu edineceğiz.
Şura Dergisinin “Yeniden Milli Mücadele ne zaman İslam’a dönecek?” başlıklı tamamen tahrik, provokasyon kokan yazısına karşı Aykut Abi “Kutta-i Tarik” başlığı ile cevap verdi. Bu yazı, kaliteli bir cevap yazısıdır. Şura’ya isnatlarından dolayı Müslüman’ca bir ikazla başlıyordu; “Yeniden Millî Mücadele Hareketine yöneltilen suçlamaların hayrı amaçlayan bir ikaz, Müslümanlar arasında kardeşlik bağlarını tesis edecek, sulha çağıran bir davet olmadığını gördük. Aksine bazı konuların açıklanması, kapanmayacak bir biçimde açıklanması müminler arasında bulunması gerekli olan tesanüd, birlik ve kardeşlik duygularını yıkacak bir kinle açılması, inanıyorlarsa İslâm’ın hayrına değildir. Bunu insaf erbabı anlayabilir. Diğer taraftan bu saldırı hayra matuf olsaydı, bu çiğ suçlamalar İslam’ı gerçekleştirecek bir davetle vuku bulurdu. Böylece slogan Müslümanlığını bayrak yapan müstear bir yığın isim arkasına gizlenen meçhul şahıslar, hareketimiz hakkında kendi peşin hükümlerini İslam’ın hükmü imiş gibi neşretme günahından önce gerçek bir Müslüman gibi gelip bize sorabilirlerdi. Bizim hakkımızda hüküm vermeden önce kişinin bizi dinlemesi gerekirdi. Bir kişi hakkında bir kanaate varmak için onu dinlemek, ona savunma hakkı vermek gerekir. Aksi halde bir adaletsizlik yapılıyor demektir. Adalet yoksa zulüm vardır ve Allah zalimler güruhuna hidayet vermez. Diğer taraftan müminler bir konuda ihtilafa düşmüşlerse bir konuda farklı reylere sahipseler, gerçeği bulmak hangi rey Allah’ın kitabına, resulün sünnetine daha yakındır, işte bunu bulmak üzere usulü adabı içinde müzakereye baş vururlar. Bir Müslüman bunları yapar. Yapmıyorsa ya cehaletinden veya nefsanî ihtiraslarındandır.”
Bayrak’taki başmakale, Şura Dergisinin “Mücadele Birliği ne zaman İslam’a dönecek? Müşrik düzenin bekçiliğini yapmaktan ne zaman vazgeçecek?” sorusunu işaret ederek soruya şu cevabı veriyordu; “Bu ifade ile Yeniden Millî Mücadele’nin bütün geçmişine iftira atılarak lekelenmek isteniyordu.”
Yazı, Şura’da isimsiz yayınlanmıştı. Bayrak’taki başmakale buna işaret ederek “Bu yazılar Türkiye’de yazılıyor. Bizim görünmez kahramanlarımız, hızlı şeriatçılarımız kiminle savaşıyorlar, sözde bu düzenle. Bir düzenin adına münafık, kefere dendi mi o düzen saniyede söner ve yerine şeriat hemen gelir, diye düşünüyor olmalılar.”
Başyazıda şu soru soruluyordu; “Şimdi bu Ehl-i Şura, müşrik dedikleri düzen vahşet kanunlarını bu kahramanlarımız hakkında işletmiyor.” Yazı, bu dergide bu satırları, istihbaratın mensuplarının girdiğini ima ediyordu.
Bayrak’taki başmakale bu imalara destek için şu ifadeleri okuyucuya sunmaya devam ediyordu: “Müşrik düzenin tahrikâtınıza rağmen siz acaba Türkiye topraklarında nasıl dolaşıyorsunuz? Sizin söylediklerinizin binde birini söyleyemeyenler bu ülkelerde asıldı, hapishanelerde süründürüldü. Ama siz hiçbir İslam mücahidine sağlanamayan hürriyete kavuşmuş görünüyorsunuz.” Sorular devam ediyordu: “Bir müşrik düzenin yıkılıp yok olmasıyla vazifeli olduğunuza göre, kafir dediğiniz düzenin polisi, istihbaratçısı ve cümle küffar önünde tartışmanın hangi davanın ciddiyetiyle bağdaşır? İslam’ın yaşaması, var olması bu kadar mı basittir, sizin gözünüzde? Eğer İslam bir isim olarak sokaklarda, caddelerde kalacaksa “Şeriat İslam’dır, demek yeterli olabilir belki.”
Bu başyazıda Aykut Abi yukarıdaki ifadelerden sonraki cümlelerde Şura Dergisine bir alim ağabey gibi ders anlatır şekilde şu öğütlerde bulundu: “Şeriat nedir? Arap dilinde mastar olarak yol demektir. Müminlerin gitmesi gerekli olan yol demektir. Istılahda ise Allah’ın insan fiillerine müteallik ahkâmı anlaşılmaktadır. Din, İslam, ümmet kelimeleri, benzer, hatta eş değerli tabirler olarak kullanılmıştır. Bu cihetle usul-ü fıkıha “Usul-ü Şeriat” dendiği de olur. İslâm hükmüne ait hükümler vardır ki, bunlar müstakil bir şube haline gelmiştir. İnancı konu olarak Akaid ilmi veya İlmi Kelam halinde ihtisaslaşmıştır. Aynı şekilde Fıkıh ilmi, ahkam-ı şer’iyeyi bilmektir. Bu ilmin iştigal konusu da ibadetler ve ukubattır.
İslam, bir inanç temeli üzerine kurulur. Bu Amentü’de hülasa edilegelmiştir. Bir Müslümana vacip olan Allah’ın ve resulünün ona yüklediği vecibeleri yapmak ve haramlardan sakınmak ve helalleri işlemektir. Allah’ın kitabında ve Resulün sünnetinde sadece kişilere değil, topluluklara ve devletlere de vazifeler yüklenmiştir. Bu konuda Kur’an ve Sünnet açıktır. Zekâtın ve sarf mahallerinin zikredilmesi, Müslümanların cihada memur olmaları, birer yeterli delildir. Dünyada herkes biliyor hatta İslam düşmanları da pekâlâ biliyor ki İslam; inanç, ahlak ve ibadetlere inhisar eden bir din değildir. Yani Hıristiyanlık gibi değildir. Haşa! O en son ve tek doğru din olarak inanan, güçleri ölçüsünde hayatlarında tatbik edenleri dünyada ve Ahiret’te mesut kılacaktır. Bunu bilmek için alim olmaya da ihtiyaç yok. Ortalama her Müslüman bunu böyle bilir. Bu husus, İslam’ın bir şeriat getirdiği hususu Müslümanların bilmediği bir şey midir?”
Başmakale devamında Türkiye’nin yakın tarihinde İslam için yapılan çalışmalara atıfta bulunarak şöyle devam ediyordu:
“Müslümanlar bu hususu bilmelerine rağmen sizin gibi din şeriattır diyerek sokakta Müslümanlara gazete sattırmak yoluna gitmediler. Şunları kabul etmezseniz kâfirsiniz diye Müslümanlara bühtanda bulunmadılar. Sizden önce bu mübarek davaya gönül vermiş, hayatlarını bağlamış olanlar -İman Hakikatleri- dediler, alim yetiştirmek için bin bir meşakkatle kurs açmaya gayret ettiler. Kitaplar yazdılar, Ehlisünnet yolu budur dediler. Müslümanların akaitlerini tashih için çalıştılar. Hiçbirisi talebelerine sokaklarda Şeriat İslam’dır yazasınız diye öğütlerde bulunmadı. Çünkü bu insanların bir davası vardı. Örselene örselene, hakarete uğraya uğraya, zayıflatılmış, kökleri kurutulmak istenmiş bir dini hayat Türkiye’de nice kahramanların fedakârlığı, feragati ile bugünlere gelebildi. Bunlar muazzez şer-i şerif hakarete uğradığında her biri başını ortaya koyarak, bin başım şer’-i şerife feda olsun dediler. Tehlike anında, mübarek kavramları istismar ederek etrafına topladıklarını terk edip bu ülkeden kaçanlar gibi olmadılar.”
Makale harika bir sonla bitiyordu: “Bu satırlar, hayırlı bir iş yaptıklarını sanarak, bir fitneye yakalanmak üzere olan kardeşlerimizin de istifadesine sunulmuştur. Kalplerinde kötü niyet bulunmayan bilgi eksikliğinden dolayı bizlere isnatta bulunmuş kişilere haklarımızı helal ediyoruz.”
Siz kimsiniz, şeriat getireceğinize göre gücünüz ne? Yetiştirdiğiniz kadro nerede gibi sorular sordu. 12 Eylül oldu, bu tür slogancılardan hiçbiri piyasada kalmadı. Kutta-i Tarik başlığı altında yazılan bu eleştiriyi bahane eden Malatya teşkilatı bayrak indirdi. Aradan kırk beş yıl geçtikten sonra hata ettiklerini söylüyorlar.
Bu yazı, biraz da bizim halet-i ruhiyemizi okşuyordu. Aylarca dernekte meal, tefsir, Fıkıh, Akait, hadislerle Müslümanlık, sahabe hayatı, Siyer, İslam tarihi vs. oku, hiç bu zahmete katlanmayan futbol taraftarı gibi, dini bilgisi olarak hiç alt yapısı olmayan ve eline Şura Dergisini alan bir genç bizi Şeriata davet etsin! Bu makale çok rahatlatmıştı. Şura sataşmasa dahi bu yazının yayınlanması gerekiyordu. Çünkü piyasada kahve köşelerinde oturup, bir taraftan çaylarını yudumlayıp, diğer taraftan sigaralarını tüttürüp İslam Devletinin nasıl kurulacağından söz edenler vardı. Bu konuşanların hali bize, can sıkıntısından sohbette konu bulamayan insanların ahvali gibi geliyordu. Yeniden Millî Mücadeleciler, arkadaşlarının başarılarını, zekâlarını misal gösteriyorlardı. Eğer bir devleti yönetenler halkın dünyalık geçimini sağlamalarını, ekonomik gelişmişliğini sağlayamazlarsa kendilerini iktidara taşıyan halk tarafından yönetimden uzaklaştırılırdı. Devlet, bize okullarında işletme, hukuk, tıp ve mimarlık… dersi veriyordu. Tek eksik; dini, millî, tarihi, edebi konularda gençlerin ihmal edilmiş olmasıydı. Öyleyse çok çalışıp derslerimizde yüksek not almalıydık.
Bu uzun yazı, bizleri her ne kadar rahatlattıysa da teşkilattan kopmak için bahane arayanları rahatsız etti. Kopuşlarına bir neden olarak da Kutta-i Tarik yazısını gösterdiler. Çünkü bu yazıda İslam’ın özüyle uyuşmayan yanlış cihat anlayışı da tenkit ediliyordu. Bir ayet, bir hadisle cihat ilan edilemez; İslam âlimlerinin görüşüne, tarihi tecrübelere de bakmak gerekir, diyordu.
Yeniden Millî Mücadelenin bu konudaki görüşü netti. Eğer bir zalim seni yönetiyorsa ve seni ezip yok edecek bir güçteyse sabredeceksin. Silahlı bir mücadeleye kalkışmayacaksın! İlmi mücadeleye girişeceksin, gücün yetiğince kadro yetiştireceksin. İslam’ı her tarafa yayacaksın!
Bir şeyin haklılığının ispatı için belge bulmaya gerek yok. Geçen zaman onun haklılığını ortaya çıkarır. İthamcı yayının yöneticileri 12 Eylül’den birkaç gün sonra İstanbul’dan bindikleri bir uçağı, kitabın arasına sakladıkları bir silahı çıkartıp ve pilotu tehdit edip İran’a kaçırmaya kalkıştılar. Uçak, Diyarbakır’a indi ve orada bir operasyonla yakalandılar. Hayatlarının en güzel on yılını meşhur Diyarbakır Cezaevinde geçirdiler. Sonuç, bitip tükenen hayat! Aileleri perişan oldu. Kendileri perişan oldu. Bu yanlışlarını Şura dergisinin yazı işleri müdürü Yılmaz Yalçıner itiraf etti. Yalçıner kendisi ile yapılan röportajda şunları söylüyor:
İyi ki o uçağı kaçıramadık
1980 yılında üç arkadaşı ile birlikte bir yolcu uçağını Tahran’a kaçırma teşebbüsünde bulunan yazar Yılmaz Yalçıner, 11 yıl 7 ay hapis yattı. Yalçıner, şimdi geriye baktığında “İyi ki başarısız olmuşuz. Başarsaydık daha büyük yanlışlara imza atacaktık. İran rejimini tahkim etme durumuna düşecektik” diyor.
“1978 yılında Şura’yı kendim çıkarttım, arkasından Tevhid’i çıkarttım. Bu gazetede çok radikal görüşler vardı.
Humeyni’nin sözcüsü olmuştuk
- Bu radikal çizginin kaynağı neydi?
O günün İran’ında devrim öncesinin hararetli bir İslami atmosferi söz konusuydu. Bu Türkiye’ye de yansıyordu. İran sürekli kargaşa içindeydi. Arap Baharı gibi değil, bütün bir halk ayaktaydı. İran devrimi tabandan gelmektedir. Humeyni’nin Fransa’dan yazdığı beyannameler önce Türkiye’ye geliyordu. Hüccet’ül İslam mertebesinde, İran Caferilerinin önderi Ali Ekber Mehdipur tarafından Farsça’dan tercüme ediliyordu. Biz Şura’da yayınlıyorduk. Şura, devrimin Türkiye’deki sözcüsü konumuna gelmişti. Bu, bizi ister istemez çok radikal, Humeyni’nin dile getirdiği, radikal İslami söylemi yazmak, çizmek noktasına getirdi. Biz cuma günü çıkıyorduk, pazartesi günkü Hürriyet gazetesinde “Humeyni şöyle dedi” diye bizden alıntı alarak manşet yapıyorlardı.
Her sayı toplatılıyordu. Daha piyasaya çıkmadan beni içeri aldılar. Yaklaşık 1 ay sonra çıktığımda onu da yazdım.
- Ne kadar gözünüz karaymış!
Hiç sormayın.
- İlk sayınızın kapağı “Şeriatçı gazete olabilir mi?” diye soruyordu. Olabilir mi?
Olamaz, bugün de olamaz. Aslında hangi Müslüman’a sorsanız, hiçbirinin kafasındaki Şeriat diğerine uymaz. Şeriatçı bir gazete olmaz. Şeriat adına kul kısmının bir ülkenin egemenliğini ele geçirmesiyle yapacağı dayatmaların tümüne kendi adına Şeriat diyecektir ve bunu İslam’a mal edecektir. Bugünkü düşüncemle bunu söyleyebilirim.
Gazetecilerin büyük bir kısmı bir yolunu bulup ülkenin dışına çıkmaya çalıştılar. Bize pasaport vermiyorlardı. Her darbe devrinde olduğu gibi halk rejime yaranabilmek için birbirini ispiyonlamaya başladı. Hayat hakkı bulamaz hale gelince çareyi kaçmakta bulduk ve bir uçak kaçırarak bu işi yapabileceğimizi düşündük.
- Ama başarılı olamadınız.
İyi ki olamadık. Başarılı olsaydık, spekülasyon yapmak istemiyorum ama, daha büyük yanlışlar olabilirdi. İran rejimini tahkim etmek durumuna düşecektim.
O günün şartları içinde bir heyecana kapılıp gitmiştik. İran halkının baskı rejiminden kurtulup İslam adına daha özgür bir hayata, daha hakça adil bir düzene kavuşacağını zannediyorduk. Ama bugünkü haliyle İran benim açımdan tasvip edilecek bir rejime sahip değil. Toplum baskı altında. Bugün açık bir seçim olsa rejim kesinlikle yıkılır. Ama böyle bir seçimin yapılabileceğini düşünemiyoruz. Çevredeki diktatörlükleri çökertecek olan özgür bir Türkiye’dir. Şura’yı, Tevhid’i çıkaran adam da değilim. Arkadaşlarım zaman zaman beni teselli etmek için, “Onlar o günlerde yapılması gereken şeylerdi” diyorlar. Ben de “Keşke yapmasaydım” diyorum. Çünkü iyi niyetle de olsa yanlışlıkla başarılı olsaydık, maazallah Türkiye’yi de İran misali bir diktatörlüğe sürüklemiş olacaktık. Adı İslami bir diktatörlük olacaktı. Bu İslam’a da bühtandır, halka da zulümdür. Vebal altına girecektik. Bugünkü düşüncemde özgür bir ülkeyi düşlüyorum. Hâlâ özgürlük istiyorum.