Merhum Genel Başkanımız, karamsarlık ve umutsuzluk ifade eden konuşmaları sevmezdi. O, her zaman iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Siz güzel şeylerden söz edin, derdi.
Edibali, dış Türkler meselesini özelde Doğu Türkistan davasını Türkiye’nin gündemine getiren gerçek bir kahramandır.
Ömrünü Türk milletinin varlık ve beka davasına adamış, siyasetin bilgesi, büyük âlim merhum Aykut Edibali’nin kurduğu Yeniden Milli Mücadele Hareketi ile liseye başladığım 1974 yılında, (salona girebilmek mümkün olmadığı için) sesi ile 1978’de Ankara Arı Sinemasındaki konferansında tanıştım. Yüzünü ise Islahatçı Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresinde görmek kısmet olmuştu. İlk yakından görüşmem ise Yozgat’a gelişinde bir grup Sivaslı arkadaşla Sivas’tan Yozgat’a gittiğimizde gerçekleşmişti.
Yazdığım şiirleri takip ediyor olmalıydı ki bana “Şair” diye hitap ederdi. Tarihini ve yerini hatırlayamadığım bir toplantı sonrası oteldeki odasında kendisine okuduğum “Ben Mehmed’im” başlıklı uzun şiirimde “Tükenen benim” diye bir mısra geçiyordu. Bu mısraı duyunca: “Hayır, bu ifade yanlış! Bu ifadeyi şiirden çıkar.” dedi. Onun tarihe ve medeniyete bakışının ne kadar sağlam olduğunu fark ettim. Mehmetçiğe bakışı karşısında “Şairliğimden utandım.” Yine bu görüşmemizde bana “Seninle bir araya gelsek de Büyük Selçukludan başlayarak Türk milletinin destanını yazabilsek.” demişti. Merhumun bu hayalini bir vasiyet sayabilir miyiz, ne dersiniz?
Yukarıda bahsettiğim “Karanlığa Işık Sakla” adlı ilk kitabım 2004 yılında yayımlandıktan bir süre sonra İstanbul toplantılarının birinde kitabımı merhum Genel Başkanımızın adına imzalayıp muhterem eşleri Filiz Hanım’a vermiştim. Aradan bir iki ay geçmişti. Bir gün bir arkadaşımla evinde sohbet ederken telefonum çaldı. Arayan Muhterem eşleri Filiz Hanımefendi idi. Arkadaşımdan izin isteyip telefonu açtım. Filiz Hanım, “Aykut Bey seninle görüşmek istiyor.” deyince kulaklarıma inanamadım. Türk ve İslam dünyasının bilge lideri Aykut Edibali beni arıyordu. Bu ne büyük bir şerefti. Şimdi nasıl konuşacaktım. Elim ayağıma, dilim damağıma dolaşmıştı. Buyurun Sayın Genel Başkanım, diyebilmiştim. Karşılıklı selamlaşıp hâl hatır sorduktan sonra şiir kitabımı okuduğunu ve çok beğendiğini söyleyince dünyalar benim olmuştu. Bir devlet adamından, bir bilge siyasetçiden, bir âlim insandan bu sözleri duymak beni mest etmişti. O sohbette şairliğe ve şiire dair o kadar veciz sözler söylemişti ki ama heyecandan not alamamıştım. Kitabı o kadar dikkatli okumuştu ki “Kitabın 27. sayfasında “Hüzün Gazeli” başlıklı bir şiir var. O şiirde karamsarlık gördüm.” dedi. Gerçekten de öyleydi. Şiir, “Hangi kapıyı çalsam karşıma hüsran çıktı/ Muhabbetler küllenmiş gönüller viran çıktı.” diye başlıyordu. Ve sebebini açıklamamı istedi benden. Ben de “Bizden başka gidilecek yol kalmadığını anlatmak istedim Sayın Genel Başkanım.” deyince rahatladığını hissettim. Merhum Genel Başkanımız, karamsarlık ve umutsuzluk ifade eden konuşmaları sevmezdi. O, her zaman iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Siz güzel şeylerden söz edin, derdi.
Bilge liderimiz merhum Aykut Edibali, Bayrak dergisindeki bir başyazısında merhum Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın “Karkat Deresi” adlı kitabı ile benim yukarıda adı geçen şiir kitabımdan da söz etmişti. Belki de başyazısında kitabından söz edilen ilk kişi olma onurunu da bana bahşetmişti.
Merhum Edibali Ağabeyimiz, kendisini karşılayan grupların arasında bir çocuk gördü mü ilgisini ona yöneltir, onunla söyleşir, ardından hayır duaları ederdi. Sonra hanımlarla sohbet eder, ardından beyleri baştan ayağa bir süzer halleri ile ilgili onlarla latife ederdi. O arkadaşlarının giyim kuşamına, dış görünüşlerinin güzelliğine çok önem verirdi. Bir seferinde benim ağaran saçlarıma bakarak Hz. Peygamberin sünnetinden söz etmişti. Fakat benim buna cesaretim yoktu. Yine ortanca oğlu Ahmet Bey’in düğününde masasına göz aydınlığı için gittiğimde ak saçlarıma bakarak “Şair, büyük sözü dinlemiyorsun?” demiş arkasından da “Tabii ki bu bir cesaret işi…” diye eklemişti.
Merhum Aykut Edibali Ağabeyimiz, bir Bursa ziyaretinde il başkanlığına teşrif etmiş, İslam dünyasında yaşanan siyasi krizleri analiz ediyordu. Abdülhamit’in bir siyasi deha olduğunu, ancak o günlerde ona muhalefet eden Mehmet Akif, Said Nursi ve Rıza Tevfik gibi bazı Müslüman aydınların onu anlayamadıklarının üzüntüsünü yaşıyordu. Aradan yıllar geçtikten sonra bunlardan şair Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın yaptıkları yanlışı görüp yaşadığı pişmanlığı ifade eden bir şiir yazdığını söyledi. Ardında tam karşısında oturan bana “Şair, hatırladın mı o şiiri?”, diye sorunca dut yemiş bülbüle döndüm. Benim cevap veremediğimi görünce “Ne olacak zamane şairi bunlar.” diyerek bana takılmıştı. O günden sonra Rıza Tevfik’in “Sultan Abdülhamit’in Ruhaniyetinden İstimdat” başlıklı o meşhur şiirini defalarca defa okudum.
Yine aynı toplantıda öğretmen Mehmet Can arkadaşımız, çocuklarımızı davaya nasıl kazandırabiliriz, diye sorunca Genel Başkanımız orada bulunan arkadaşımız Mürşit Atlıakın’ın kızı Asude’yi göstererek: “İşte böyle! Katıldığınız her toplantıya, eşlerinizi ve çocuklarınızı da götüreceksiniz.” dedi. İl başkanlığındaki bu tarihi toplantıdan sonra vaktin namazını kılmak üzere Ulu Cami’ye gittik. İmamlığımızı Aykut Bey yaptı. Namazdan sonra camiyi dikkatle incelerken “Kilise mimarisinin etkisi var.” dedi. Çünkü Ulu Cami, Osmanlı’nın erken dönem eseriydi ve Osmanlı’nın özgün bir cami mimarisi henüz gelişmemişti. Caminin avlusuna çıktığımızda merhum Genel Başkanımız, avluda kurulmuş çoğunluğunu “Harun Yahya” kitaplarının oluşturduğu bir kitap sergisinin önünde durdu. Kitapları inceledikten sonra “Hepsi de kilise yayınlarından kes-yapıştır yöntemiyle hazırlanmış kitaplar.” dedi. Harun Yahya takma isimli malum şahsın kimin adamı olduğunu o gün bir kez daha anlamıştık.
Hiç unutmam. Yine bir İzmir seferinden dönerken Bursa’ya da uğramış, bizleri çok mutlu etmişti. Atatürk Caddesindeki Kent Oteli’nin lobisinde sohbet ederken, Müslüman görünümlü malum örgütün nasıl bir ihanet içinde olduğundan söz ederken ben de orada yaşadığım bir anıyı paylaştım: “Efendim, bu grubun Bursa’daki imamlarından Mustafa A. adındaki biri bir yerde “İyi bir Müslüman olmak için evvela iyi bir Hıristiyan olmak gerekir, dedi.” deyince birden öfkelendi: “O önce gitsin adını değiştirsin!” diyerek çok sert tepki göstermişti. Çünkü bir İslam mücahidi, gerçek bir mümindi. Bir peygamber sevdalısıydı. Peygamberimizin adının geçmediği hiçbir konuşmasını hatırlamıyorum. Resulullah’ın adını anarken boğazının düğümlendiğini, konuşmakta zorlandığına çok şahit oldum.
Edibali, dış Türkler meselesini özelde Doğu Türkistan davasını Türkiye’nin gündemine getiren gerçek bir kahramandır. Tarihini hatırlayamadığım bir günde yine İstanbul’da Doğu Türkistan Vakfı ve birçok sivil toplum kuruluşu ile Millet Partisi, Şişli Abide-i Hürriyet Meydanında Doğu Türkistan’daki zulmü protesto etmek üzere ortak bir miting düzenlenmişti. Mitingde merhum Genel Başkan da başında kalpağıyla bir konuşma yaptı. Miting sonrası her grup kendi kortejiyle alandan ayrıldı. Biz Millet Partililer de ikişerli sıra halinde uzun bir yürüyüş koluyla namaz kılmak üzere Şişli’deki Osman Ağa Camii’ne gittik. Yine merhum Genel Başkanımız Aykut Edibali’nin imamlığında namazımızı kıldık. Namaz sonrası Merhum Genel Başkanımız arkadaşlarıyla sohbete başladı. Daha birkaç cümle etmemişti ki üst katta biri tak tuk bir şeyler çakmaya başladı. Çıkan tak tuk sesleri camide yankılanıyor merhum Edibali’nin sözlerini anlaşılmasını zorlaştırıyordu. Bu durum hepimizi rahatsız etti. O sırada muhterem eşleri Filiz Edibali de kapıya yakın bir yerde ayaküstü bekliyordu. Ankara teşkilatından bir avukat arkadaş kalkıp adamın üstüne yürüdü. “İki dakika sabredemiyor musun? Bak burada bir grup insan sohbet ediyor. Niçin engel çıkarıyorsun?” diye adama bağırmaya başladı. Biz eyvah, camide skandal çıkacak, diye kaygılanırken muhterem Genel Başkanımız sohbetini yarıda keserek adama gayet nazik bir şekilde, kusura bakma rahatsız ettik, sana kolay gelsin, diyerek arkadaşlarını da alıp camiden ayrıldı.
Merhum Genel Başkanımızın son Bursa ziyaretlerinde Gold Otel’de ağırlamıştık. Lobide çaylar içip sohbet ediyorduk. Sohbetin bir yerinde söz yaşadığı çilelere, uğradığı ihanetlere gelmişti. Bir anda yaşadıklarını dramatize etmek için ayağa kalktı. Bir arkadaşı yanına çağırdı. Sırt sırta verdiler. “İşte böyle düşmanlarla dövüşürken sırtımı yasladıklarım beni sırtımdan hançerledi.” dedi. Çok üzülmüştük.
Türk Milletinin son asırda yetiştirdiği böyle bir ilim, fikir ve dava adamı ile tanışmak ne büyük bir bahtiyarlıktı. Bu bahtiyarlığı bana bahşeden Rabbime hamdolsun. Davası davamızdır. Sözlerimi Develili Âşık Seyranî’nin dizeleriyle bitirmek istiyorum: “Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş/ Kıyamete kadar sökülmez imiş.”
Allah mekânını cennet eylesin.