Rumsfeld’in ABD Savunma Bakanı olduğu dönemde (2001), Bakanlığının 5 yıl içinde 7 ülkede iktidar değişikliği ve/veya parçalanma öngören planlama evrakını gördüğünü, bu ülkelerin Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran olduğunu ifade etmiştir.
Türkiye güney bölgesinde hala “terör tehdidi ve güvenlik” sorunu ile karşı karşıyadır ve “Terörsüz Türkiye” hedefine doğrudan zarar verecek kapasitededir.
Son yıllarda kamuoyunda oluşan kanaat şöyleydi; özünü PKK/YPG’nin oluşturduğu SDG’yi ABD kurdu, sayıları 100 bine varan bir SDG ordusunu eğitti ve silahlarla donattı, bu yapılanmaya Fırat’ın Doğusunda Kürt Devleti görünümünde bir devlet kurdurarak Suriye’yi parçalayacaktı. Görünen gerçekler bununla da sınırlı değildi SDG’nin diğer hamisinin İsrail olacağı, Fırat’ın doğusunda kurulacak bu devletle işbirliği içinde olacağı, Suriye güneyinden bir koridor marifetiyle bu devlet ile fiziki bağlantı kuracağı kanısı kuvvet kazanmıştı.
Ama görünürde hesaplar şaşılacak ölçüde hızla değişti. Önce ABD “SDG ile işimiz bitti” diyerek görünürde! onu yüzüstü bıraktı, SDG Arap desteğini kaybetti ve ardı sıra kontrol ettiği coğrafyayı ve kaynakları terk etti. Fırat’ın doğusunda Federe Devlet kurma hayali iki ilçenin mahalli idaresine evrildi. İsrail ise vaatlerine rağmen SDG üzerinde hayal kırıklığı yaratacak ölçüde “kayıtsız” kaldı. Görünürdeki resme göre Suriye Hükümet Kuvvetleri ani bir hızla, (Fırat’ın doğusunda iki ilçe ve ülke güneyindeki İsrail işgali altındaki bölge hariç) tüm ülkede 48 saat içinde kontrol sağladı. Aslında Şara liderliğindeki HTŞ’nin İdlib’den Şam’a yürüyüşü de şaşılacak ölçüde hızla gerçekleşmişti. Her iki gelişmenin arkasında Şara Yönetiminin yolunu ABD’nin açtığı, buna Türkiye’nin katkısının da etkisi olduğu aşikar.
ABD’nin 2001 Planı
ABD’nin eski NATO Komutanı Emekli Orgeneral Wesley Clark Mart 2007 tarihinde bir televizyon kanalına verdiği mülakatta; Rumsfeld’in ABD Savunma Bakanı olduğu dönemde (2001), Bakanlığının 5 yıl içinde 7 ülkede iktidar değişikliği ve/veya parçalanma öngören planlama evrakını gördüğünü, bu ülkelerin Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran olduğunu ifade etmiştir. Bu planlamaya göre 2003 müdahalesi ile Irak yönetimi tarihe karıştı ve ülke üç parçalı hale geldi. Lübnan güneyi Litani nehrine kadar İsrail güvenlik bölgesine dönüştürüldü, 2011 müdahalesiyle Kaddafi öldürülmüş ve ülke iki parçalı hale gelmiş, 2011 yılında Sudan ikiye bölünmüş şimdi iç çatışma içinde, son yıllarda Somali’den “Somaliland” adıyla bir bölünmenin ilk tanıyanı İsrail olmuş, ABD Suriye’ye 2014’de müdahale etmiş, sonunda Esad rejimi 2024’te yıkılmış, ülke üç/dört parçalı bir yapıya evrilmektedir.
Uygulanmakta olan planın son halkası ise İran. 2001 yılında Pentagon tarafından yapılan bu planlama 2024 yılına kadar devam etmişse, Rumsfeld veya Wolfovitz gibi şahıslardan kaprislerinden ziyade bir devlet politikası yürürlükte demektir. 2026’da İran müdahalesinin gündemde olması şaşırtıcı olmamalıdır.
Suriye’de ABD neden SDG’nin arkasında durmadı?
ABD baştan beri bir Kürt Devleti kurmayı değil, onları kara gücü olarak kullanmayı öngörmüştür. Kendi yarattığı DEAŞ ile SDG’yi kullanarak Suriye rejimini çökertmiş, Hizbullah ve İran faktörünü egale ederek İsrail’in güvenliğini sağlamış, yeni Suriye rejimini İsrail’e tehdit olmayacak tarzda hizaya sokmuş, Golan tepeleri ve Suveyda bölgesinde İsrail hakimiyetini garantilemiştir. ABD Suriye’de terör örgütlerinden ikisine devlet bahşetmemiş, terör örgütünden dönüşen HTŞ’ye şimdilik devlet olma fırsatı tanımıştır. Devleti ne zaman bunun elinden alacağı ise henüz meçhuldür. ABD’nin SDG’ye yönelik tavrında müttefik Türkiye’nin Jeopolitik ağırlığının ve tutumunun da büyük ölçüde payı olduğu su götürmez bir gerçektir.
İsrail SDG’ye neden destek vermedi?
SDG’nin İsrail tarafından terk edilmesi, 1975 Irak Kürt hareketinin ABD ve İsrail’in desteği kesmesiyle eşdeğer olarak görülmektedir. İsrail, öncelikli çıkarlarını dengelemek için stratejik bir tercihle açık vaatlerini unutarak SDG’yi görünürde yüzüstü bırakmıştır. İsrail’in bu “kayıtsızlığını” bazı analistler İsrail’in stratejik öncelikleri, ABD, Türkiye, Suriye, Rusya etkisi ve enerji rekabeti gibi faktörlerle izah etmektedirler.
Analistlere göre İsrail’in en yüksek öncelikleri İran cephesi ve Hizbullah’ın askeri kapasitesini ortadan kaldırma çabasıdır. SDG’ye destek için görünür bir cephe açmak, bu odağı sulandıracak ve İsrail’e yeni yükümlülükler getirecektir. Türkiye, İsrail’in SDG’ye açık desteğini, kendisine düşman olarak gördüğü gruplarla doğrudan ittifak olarak yorumlayacaktır. Bu, İsrail’in karşılayamayacağı bir anda çatışmayı tetikleyebilecektir. Türkiye bağlamında risk, sadece ikili ilişkilerle sınırlı değil. Türkiye’nin Gazze düzenlemeleri, bölgesel forumlar ve Washington ile olan kanallar üzerindeki etkisi…
İsrail ABD’nin desteğine ve korumasına ihtiyaç duyuyor. Bu koşullar altında, İsrail Suriye’de Türkiye’ye meydan okuyarak ABD’nin desteğine zarar vermek istemeyecektir. İsrail Suriye hava sahasında İran’a karşı hareket özgürlüğü, Güney Suriye’de İsrail hakimiyeti ve Dürzi topluluklarını himaye gibi avantajlar elde etmişken, Şam’ın SDG’ye karşı yürüttüğü operasyonda geri adım atmış, bunun da bedeli SDG Kürtlerini terk etmek olmuştur. Diğer yandan İsrail Rusya ile çatışmasızlık istiyor. Zira İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile koordineli olarak Avrupa’ya doğalgaz ihracatını genişletme çabası, Rusya’nın çıkarlarını zorluyor.
ABD ve İsrail Ne yapmak İstiyor?
Yukarıda sayılan gelişmelerin hiçbiri hem ABD’nin, hem de İsrail’in SDG’nin özünü teşkil eden PKK/YPG’ye karşı kayıtsız kaldığına ve bölgede bir Kürt devleti kurulması yönündeki amaçlarının değiştiğine delalet etmez. ABD tarafı açık, İsrail tarafı ise daha sessiz ve daha gizli kanalları kullanarak orta uzun/vadeli desteklerine devam edecektir.
Suriye’de artık SDG’den bahsedilemez. SDG artık odak yapısı olan PKK/YPG orijinaline dönmüştür. Bu yapıyı Türkiye “terör örgütü” olarak tanımaktadır. Türkiye sınırında iki ilin PKK/YPG bölgesi olarak kabul edilmesi ve toplam dört tugaydan oluşan PKK/YPG gücünün muhafaza edilmesi, aslında Suriye’de Türkiye’ye yönelik riskli yapının devam ettiğinin açık delilidir. Bu örgüt yıllarca boşuna eğitilip donatılmamıştır ve ileriye yönelik kullanışlı bir güç olarak muhafaza edilecektir. Yani Suriye’deki hızlı ve ani gelişmelerin büyük bölümü Türkiye’nin istediği şekilde gelişmiş olması yanında, böylesine bir tehdidi de önümüze koymuştur. Bu nedenle Türkiye güney bölgesinde hala “terör tehdidi ve güvenlik” sorunu ile karşı karşıyadır ve “Terörsüz Türkiye” hedefine doğrudan zarar verecek kapasitededir.
PKK/YPG Kürt Halkının Kaderi mi?
PKK Türkiye’de silah bıraksa bile, onu kurup kullanan irade PKK’yı İran’da PJAK desteğinde, ya da Suriye’de YPG silahlı gücü içinde görevlendirilebilecektir. Burada temel sorunlardan birisi de bir terör örgütünün Kürt halkının temsilcisi konumuna yükselmesidir. Ortadoğu’da Kürt halkı defalarca yabancı güçler tarafından kullanılmış sonra terk edilmiştir. Bundan yeterince ders alınmamıştır. Şimdilerde Suriye’deki Kürt halkının kaderi bir terör örgütüne teslim edilmektedir. Türk siyasetinin temel amacının Kürt halkının terör örgütü yönetiminden kurtularak, bulundukları ülkede demokratik ve eşit vatandaşlık haklarını kazanmış, aynı zamanda Türkiye’nin Kürt halkının dostu olduğu bir değişimi sağlamak olmalıdır. İnanıyoruz ki bu da Muhteşem Türkiye’nin başarabileceği bir devrim olacaktır.