Çürüme, tedavi edilmezse toplum heder olur. Çocuklarını sosyal medya bağımlılığına teslim eden bir eğitim sistemi, sadece bugünü değil, yarını da tüketir. Ailesini, cemiyetini ve kimliğini kaybeden bir milleti ne okul ne de başka bir kurum kurtarabilir.
Önce bir öğretmen öldürüldü. Ardından okullar ardı ardına saldırıya uğradı. Bir gün önce Şanlıurfa’da, okulun eski öğrencilerinden bir saldırgan, pompalı tüfekle okulu taradıktan sonra intihar etti. Ertesi gün ise Kahramanmaraş’ta, bir güvenlik mensubunun çocuğu olduğu söylenen başka bir saldırgan, aynı şekilde okula girip sınıfta öğretmen ve öğrencilere rastgele ateş açtı; bir öğretmen ve sekiz öğrenciyi katlettikten sonra, o da silahıyla kendi hayatına son verdi.Bu tabloyu bir haber akışı gibi okuyup geçmek mümkün mü?Şimdi soralım: Bu sadece bir “asayiş meselesi” midir, yoksa bir milletin içten içe çöküşünün habercisi mi?
Biz, meseleyi küçük göstermeye alışmış bir toplumuz. Her felaketi “münferit” diyerek paketler, vicdanımızı rahatlatır, sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz. Fakat artık bu kelime iflas etmiştir. Çünkü ortada tekil değil; tekrarlanan, birbirini besleyen ve gittikçe sıradanlaşan bir vahşet dili vardır. Bu dil, sadece saldırganın değil; onu hazırlayan zeminin dilidir.
Okul…Bir milletin geleceğini emanet ettiği mekân. Bir çocuğun ilk defa “hak”, “sınır” ve “saygı” ile tanıştığı yer.Ve şimdi o mekân, şiddetin sahnesine dönüşüyorsa, mesele kapıdaki güvenlik görevlisi değildir; mesele, insanın içindeki boşluktur. Bu boşluğa dikkatle bakarsanız, dibinde kurda kuşa teslim edilmişliğin fotoğrafını görürsünüz. Bu fotoğraf, sadece bireysel bir çöküşü değil; sosyal, siyasal ve güvenlik zafiyetinin bütün katmanlarını gözler önüne serer. Aynı zamanda devlet ve onu yöneten iradenin alarm veren kırılganlığını da açıkça hissettirir.
Bugün öğretmen hedefteyse, yarın kim güvendedir?Şiddet artmıyor; şiddet meşrulaşıyor. Asıl tehlike sayılar değil, zihniyettir. Çünkü bu toplumda artık öfke, utanılacak bir hâl olmaktan çıkmış; neredeyse övünülecek bir refleks hâline getirilmiştir. Ekranlarda bağıranlar alkışlanmakta, sosyal medyada hakaret edenler “cesur” sayılmaktadır. Buna karşılık sabır, sükûnet ve edep zayıflık gibi sunulmaktadır. Dil bozulduğunda davranış bozulur; söz kirlenince hayat kirlenir. Sonra bir gün biri çıkar, o alkışlanan dili gerçeğe dönüştürür. Biz de şaşırırız. Şaşırmayın.
Öğretmenin itibarı çökerse, toplumun direği yıkılır. Bir toplum, öğretmenine nasıl bakıyorsa, geleceğine de öyle bakıyordur. Bugün öğretmen; korunmayan, söz hakkı zayıflatılan ve otoritesi törpülenen bir figüre dönüştürülmüştür. Disiplin “baskı” diye yaftalanmış, sınır koymak “psikolojik şiddet” diye küçümsenmiştir. Oysa disiplin, baskı değil; düzenin adıdır. Sınır, engel değil; insanı insan yapan çerçevedir. Sonuç ise ortadadır: sınır tanımayan bir nesil. Unutmayalım ki, sınırın olmadığı yerde özgürlük değil, kaos vardır.
Aile çekilirse, sokak devreye girer. Bugün çocukları kim yetiştiriyor? Anne-baba mı, yoksa ekranlar, algoritmalar ve başıboşluk mu? Değer aktarımı çöktüğünde boşluk kalmaz. O boşluğu ya merhamet doldurur ya da şiddet. Biz merhameti ihmal ettik; şimdi ihmalin ağır bedeliyle karşı karşıyayız. Sevginin yerini ilgisizlik, ilginin yerini denetimsizlik aldığında, ortaya çıkan şey birey değil; kontrolsüz bir güçtür.
Hukuk geç gelirse, suç erken gelir. Caydırıcılığın olmadığı yerde suç cesaret bulur. “Nasıl olsa bir şey olmaz” duygusu, en tehlikeli duygudur. Adalet geciktiğinde toplum kendi adaletini üretmeye başlar; o zaman da hukuk değil, güç konuşur. Gücün konuştuğu yerde hak susar; hakkın sustuğu yerde ise medeniyet çöker.
Mesele okul değildir; mesele insandır. Metal dedektörler koyabilirsiniz, kameralar artırabilirsiniz, kapılara güvenlik yığabilirsiniz. Fakat insanın içindeki boşluğu dolduramazsanız, hiçbir kapı yeterince güçlü değildir. Çünkü sorun dışarıdan gelen bir tehdit değil; içeride büyüyen bir çöküştür. Bu çöküş, bir günde oluşmaz; yılların ihmalinin, yanlışın ve suskunluğun birikimidir.
Bu millet, tarih boyunca nice badireler atlatmıştır. Ancak hiçbir dönem, kendi evladından bu kadar korkar hâle gelmemeliydi. Korkunun normalleştiği bir toplumda güven yeniden inşa edilmedikçe hiçbir reform kalıcı olmaz.
Bugün susarsak, yarın konuşacak bir zemin bulamayız.Şunu açıkça söyleyelim:Öğretmenin canı tehlikedeyse, o milletin istikbali ipotek altındadır.Okulda kan varsa, toplumda çürüme vardır.
Ve çürüme, tedavi edilmezse toplum heder olur.Çocuklarını sosyal medya bağımlılığına teslim eden bir eğitim sistemi, sadece bugünü değil, yarını da tüketir. Ailesini, cemiyetini ve kimliğini kaybeden bir milleti ne okul ne de başka bir kurum kurtarabilir. Terbiyesiz bir eğitim düzeninden terbiyeli nesiller beklemek, hakikati inkâr etmektir.
Okullarda aydınlık yarınların hikâyesi yazılabilirdi. Fakat kendi koltuklarının derdine düşmüş politikacılarla bu hikâyeyi yazmak, ne yazık ki sadece bir hayaldir.
Bu hadise ülkenin nasıl yönetildiğinin de fotoğrafıdır. Milli Eğitim Bakanı Cihannüma kulübünden çıkıp Maarif Davası’na odaklansa bu kadar pedagog, eğitimbilimci, sosyal psikolog, sosyolog var iken milli eğitim sistemi bu duruma düşer miydi?