Amerikan Rüyası 3

Hasan Zülfikar BÜLBÜL

27 Mayıs ve Dış Politikadaki Kırılma

Devlet, kendi halkına karşı bile müttefikinin süngüsüne sığınır hâle gelmişti. Bu boğucu atmosferde Başbakan Adnan Menderes, içinde bulunduğu iktisadi ve siyasi kıskacı kırmak için son bir çareye başvurdu: Rotayı Moskova’ya çevirmek. Amerika’nın vermediği krediyi Sovyetler Birliği’nden alma girişimi ve Temmuz 1960 için planlanan Moskova ziyareti, Washington’daki “dostları” için bardağı taşıran son damla oldu.

1946’da “peygamber” gibi karşılanan Amerikan etkisi, artık kendi çizgisinden sapma emaresi gösteren bir müttefiki disipline etme vaktinin geldiğine karar vermişti. 27 Mayıs 1960 sabahı saat 04.36’da radyodan yükselen Alparslan Türkeş’in sesi, yalnızca bir iktidarın sonunu değil, Türkiye’nin NATO ve Amerika’ya bağlılığının askerî bir darbeyle perçinlendiğini de ilan ediyordu. Bildirideki “NATO’ya inanıyoruz, CENTO’ya bağlıyız” cümlesi özellikle dikkat çekiciydi. Bu ifade, darbenin kime karşı değil, kimin için yapıldığının ve Missouri ile kurulan görünmez zincirlerin ne kadar sağlam olduğunun kanıtı olarak görülüyordu.

Barış Gönüllüleri ve Amerikan Nüfuzu

Darbenin ardından, 27 Ağustos 1962’de imzalanan ve ancak 1965’te Meclisten geçirilebilen anlaşmayla Barış Gönüllüleri Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Başkan Kennedy’nin “dünyaya Amerikan idealizmini yayma” projesi olarak sunduğu bu genç Amerikalılar, kısa sürede Anadolu’nun tozlu yollarına düştüler (Gültekin, 2017, s. 135).

Gönüllüler, köylere mütevazı teknik yardımlar götürüyor görünürken toplumun kırılma noktalarına sızıyor; Amerikan emperyalizminin sosyokültürel altyapısını kuruyor ve CIA ile irtibatlı bir istihbarat ağının sahadaki unsurları olarak faaliyet gösteriyorlardı. Gittikleri bölgelerde yalnızca İngilizce öğretmiyor; Kürt, Alevi ve Sünni nüfusun yoğunluğunu, yerel ağalık yapılarını, halkın devlete bağlılığını veya hoşnutsuzluğunu ayrıntılı biçimde raporluyorlardı. Anadolu insanının içten misafirperverliği, Washington’daki strateji masalarına “toplumsal zaafiyet raporları” olarak dönüyordu.

İş öyle bir noktaya varmıştı ki bu gönüllüler, köylerde teknik yardımın ötesine geçerek Türk aile yapısını ve kültürel kodlarını “modernleşme” adı altında aşındırıyorlardı. 1949’daki Eğitim Komisyonu ile başlayan zihinsel kuşatma, 1962’de Barış Gönüllüleri ile fiziksel bir yayılmaya dönüşmüştü. Meclis kürsülerinde bağımsızlık nutukları atılırken Anadolu’nun bir köyündeki Amerikalı gönüllü, o köyün gelecekteki siyasi eğilimlerini haritalandırıyordu.

Bu sessiz nüfuz, 1960’ların ortasında yükselecek antiemperyalist gençlik hareketlerinin ve “Tam Bağımsız Türkiye” çağrısının başlıca kaynaklarından biri olacaktı. Halk, kapı komşusu olduğu bu “misafirlerin” gerçekte ruhuna vurulacak yeni bir zincirin halkaları olduğunu acı tecrübelerle fark etmeye başlıyordu.

Kıbrıs Bunalımı ve Müdahale Kararı

Bu çalkantılı dönemde Akdeniz’de de sular durulmuyordu. Kıbrıs Türkleri etnik bir kıyımla karşı karşıyaydı. Türk devlet aklı, başlangıçta bu fırtınanın ayak seslerini duymak istememişti. Dönemin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, 1950 yılında “Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur” diyerek adadaki gelişmelere sırtını dönmüştü. Ancak Yunanistan’ın Kıbrıs’ı kendisine bağlama hedefi olan Enosis ve EOKA terör örgütünün adayı kan gölüne çevirmesi, Türkiye’yi harekete geçirdi.

1959 Zürih ve Londra Antlaşmalarının ardından 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde “bağımsız” bir devlet olarak dünya sahnesine çıktı. Fakat barış ve denge ortamı uzun sürmedi. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un Türk toplumunu azınlık statüsüne düşürmeyi hedefleyen ve 1960 Anayasası’nı fiilen ortadan kaldıran 13 maddelik değişiklik teklifi, adada pimi çekilmiş bir bombaya dönüştü.

Teklifin Türkiye ve Kıbrıslı Türkler tarafından şiddetle reddedilmesinin hemen ardından, Aralık 1963’te tarihe “Kanlı Noel” olarak geçecek katliamlar başladı. Yüzlerce soydaşımız vahşice katledilirken Türkiye sabrının sonuna gelmişti. Türk savaş uçakları, 25 Aralık 1963’te Lefkoşa semalarında ihtar uçuşları yaparak adadaki katliama müdahale edilebileceğinin işaretini verdi. Ancak ne Birleşmiş Milletler ne de NATO ekseninde sunulan çözüm planları Makarios’un uzlaşmaz tavrını değiştirebildi.

Diplomatik yolların tükendiğini ve adadaki vahşetin durmadığını gören Türkiye Büyük Millet Meclisi, 16 Mart 1964’te hükümete Türk Silahlı Kuvvetlerini Kıbrıs’a gönderme yetkisi verdi. Nisan ve mayıs ayları boyunca şiddet dinmeyince Millî Güvenlik Kurulu, 2 Haziran 1964’te adaya askerî müdahale kararı aldı.

Johnson Mektubu ve Müttefikliğin Sınırları

En acı kırılma noktası tam da bu sırada yaşandı. Başbakan İsmet İnönü, Amerika’nın Yunanistan üzerindeki nüfuzunu kullanarak sorunu diplomatik yoldan çözebileceğini umuyor olmalıydı. Bu düşünceyle alınan müdahale kararını ABD Büyükelçisi Raymond Hare’e bildirdi. Telaşa kapılan Hare, İnönü’den 24 saat süre istedi ve durumu derhâl Washington’a iletti.

Türkiye, “dost ve müttefik” olarak gördüğü Amerika’nın haklı davasında yanında durmasını bekliyordu. Fakat 5 Haziran 1964 gecesi Büyükelçi Hare’in Başbakan İnönü’ye uzattığı zarfın içinden bir dostluk veya destek mesajı değil, Türk milletinin haysiyetine inen ağır bir darbe çıktı. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın imzasını taşıyan ve Türk hariciyesinde şok etkisi yaratan bu mektup, Türkiye’yi büyük bir hayal kırıklığına uğrattı.

Mektup, Türkiye’nin egemenlik haklarını ve uluslararası garantörlük yetkisini hiçe sayan tehditlerle doluydu. Johnson, “Eğer Kıbrıs’a müdahale ederseniz ve Sovyetler Birliği size saldırırsa, NATO müttefiklerinizin sizi savunma mükellefiyeti olup olmadığını müzakere etme fırsatı bulmadıklarını takdir etmelisiniz” diyerek Türkiye’yi Sovyet tehdidi karşısında yalnız bırakmakla tehdit ediyordu.

Daha da sarsıcı olan, mektubun 12 Temmuz 1947’de atılan o zehirli imzalara gönderme yapmasıydı. “Bizim verdiğimiz silahları Kıbrıs’ta bizim iznimiz olmadan kullanamazsınız” denilerek Türk ordusunun silahlarına adeta kilit vuruluyordu (Tunçkanat, 1975, s. 177). Yıllarca “Hür Dünya”nın savunucusu olarak evlatlarını Kore’de feda eden, topraklarını Amerikan üsleriyle donatan ve dış politikasını NATO eksenine oturtan Türkiye, en haklı ve millî davasında müttefiki tarafından yüzüstü bırakılmıştı.

Missouri zırhlısının sahte ışıltısı altında 1946’da başlayan ve gönüllü bir teslimiyetle örülen rüya, 5 Haziran 1964 gecesi acı bir uyanışa dönüştü. Johnson Mektubu yalnızca müdahaleyi durdurmadı; Türk milletinin zihnindeki kusursuz Amerika imajını da yıktı. Onun yerine, Türk devlet adamlarına “Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu yeni dünya içinde yerini bulur” dedirten soğuk ve acımasız bağımlılık gerçeğini bıraktı.

Altıncı Filoya Karşı Yükselen Tepki

Johnson Mektubu’nun milletin vicdanında yarattığı ihanet duygusu ile dünyada yükselen antiemperyalist dalga, sokaklarda yeni bir öfkeye dönüştü. Bu öfkenin en somut hedefi, Akdeniz sularında Amerikan hegemonyasının çelikten kalesi gibi dolaşan Altıncı Filo’ydu. Bir zamanlar kurtarıcı sanılan Amerikan denizcileri, artık gittikleri her yerde “Yankee Go Home” sloganlarıyla karşılanıyordu.

Altıncı Filo’nun İstanbul ve İzmir limanlarına her gelişi yeni olaylara sahne oluyordu. Karaya çıkan bazı askerlerin kızlara sarkıntılık etmesi, gece yarısı ev basması ve insanları bıçaklaması, bardağı taşırıyor; Türk milletinin onurunda derin yaralar açıyordu. Dönemin aydınları, “Altıncı Filo misafirimiz değildir; limanlarımızda Amerikan bayrağının dalgalanması onur kırıcıdır” diye haykırırken sokakları dolduran gençler “Bağımsız Türkiye” ve “Kahrolası Amerika, defolup da gitmem diyor” sloganlarıyla tepkilerini dile getiriyordu.

Öfkenin doğrudan eyleme dönüştüğü tarihî gün, 18 Temmuz 1968’de yaşandı. Altıncı Filo askerleri karaya çıktığında karşılarında, kendilerine bedava taşıma imkânı sunan teslimiyetçi bir idareyi değil, bağımsızlık sloganları atan üniversite gençliğini buldular. Amerikan erleri Dolmabahçe’de dövülerek denize atıldı, kendilerine tahsis edilen araçlar taşlandı. Olaylar kısa sürede yayıldı; Ankara’daki Amerikan binalarının camları indirildi, Trabzon’daki Amerikan radar üssüne yürüyen gençler polisle çatıştı.

Yükselen tepkilere rağmen Amerika, Türk milletinin hassasiyetlerini görmezden geliyor ve güç gösterisini andıran tutumunu sürdürüyordu. Altıncı Filo, 1968 yılının ağustos ayında, Türk milletinin bağımsızlık hafızasında özel bir yere sahip olan 30 Ağustos Zafer Bayramı ile 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu günlerine yakın bir tarihte, program dışı bir ziyaret için İzmir’e gelmekte ısrar etti. Türk Dışişlerinin itirazına rağmen dayatılan bu ziyaret, aydınların hafızasında acı bir hatırayı canlandırdı. Çünkü 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’i işgal ederken onu denizden destekleyen ve yaşanan vahşeti seyreden yabancı gemiler arasında Amerikan “Arizona” destroyeri de bulunuyordu. Bu zamanlama, halkın ve gençliğin öfkesini daha da artırdı.

Related posts

BAŞYAZI: Kamu görevi bir mülkiyet değil emanettir #38

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti İlelebet Yaşamalıdır

Üstü Örtülü Saadet Zinciri Fon Krizi