Müslümanların imanlarını, anlayışlarını ve yaşayışlarını yeniden gözden geçirmeleri; vahyin rehberliğinde kendilerini yenilemeleri ve bu yenilenmeyi fertten topluma, toplumdan devlete ve nihayet medeniyet alanına taşımaları gerekmektedir.
Yeniden insanı inşa etmek
Edibali’nin kavramsallaştırdığı İslâm Rönesansı, yalnızca “kaynaklara dönmeyi” değil; bu kaynakları çağın problemlerini çözebilecek bütüncül bir sistem anlayışı içerisinde yeniden yorumlamayı ifade eder.
İslâm Rönesans’ının merkezinde insan vardır.
Çünkü medeniyetleri kuran, yaşatan ve geleceğe taşıyan insandır. Bu bakımdan İslâm Rönesansı, Kur’an’ın ortaya koyduğu inanç, bilgi ve eylem ahlâkını hayatında bütünleştiren yeni bir insan tipinin yetişmesini hedeflemektedir.
Hz. Peygamber’in ashabı, bu insan tipinin ilk örneklerini ortaya koymuş; onları takip eden nesiller de vahyin ve Sünnetin rehberliğinde bu anlayışı farklı coğrafyalara taşıyarak büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdir.
Nihayetinde İslâm Rönesansı, fertten topluma, toplumdan devlete ve devletten medeniyete uzanan kapsamlı bir zihniyet dönüşümünü ifade etmektedir.
İslâm toplumlarının Batı karşısında yaşadığı kırılmanın sebepleri yalnızca askerî veya ekonomik mağlubiyetlerle açıklanamaz. Bu kırılmanın daha derininde, Batı’nın insan, toplum ve medeniyet anlayışının üstünlüğünün zihnen kabul edilmesi de bulunmaktadır.
Sözde kalan değerlerden hayata yön veren değerlere
Aykut Edibali bu durumu şöyle ifade etmektedir:
“Çağımızın fetretinin temel sebebi, sözde kalan İslam değerlerinin hayatın her anına uygulanmamasıdır. İçinde yaşadığımız bu dönem bir taklit dönemidir. Peygamber Efendimizin irtihali sonrasında yaşanan şaşkınlık anında İslam’ın hikmetini hatırlatan Hazreti Ebu Bekir’in Hazreti Ömer’i uyardığı gibi, çağımız insanının da uyarılması gerekir. Hakkı ve davayı yeniden hatırlatmalıyız.”[1]
Buradaki mesele son derece açıktır:
İslâm’ın değerlerini bilmek başka, bu değerlerle yaşamak başkadır.
Edibali, Batı medeniyetini ve toplumlarını doğru değerlendirmeden İslâm dünyasının yaşadığı mağlubiyet psikolojisinden kurtulamayacağını belirtmektedir. Bu sebeple Müslümanları dışarıdan gelen etkilere karşı bilinçli olmaya ve kendi medeniyet iddialarını yeniden düşünmeye çağırmaktadır:
“İslam düşüncesinin yeniden uyanması karşısındaki engellerin başında, Batı medeniyetinin İslam dünyasının bütün hayat alanlarındaki baskısı, etkisi, engellemeleri ve yönlendirişi gelmektedir. İslam dünyasında hükümetler, organizasyonlar ve kurumlar bu menfi etkiyi sürdürmektedir. İslam dünyasının tartıştığı pek çok konu ve problem, ne yazık ki kendini İslam ülkelerini yönetmekle görevli sayan Batı’nın bilimsel kurumları tarafından tezgâhlanmaktadır. Müslüman düşünürleri, aydınlarımızı, yöneticilerimizi ve halkımızı bekleyen en büyük tehlikelerden birisi budur.”[2]
Ancak İslâm dünyasının yaşadığı problemleri yalnızca dış etkenlerle açıklamak da yeterli değildir.
İç dünyamızdaki zayıflıklar, yanlış anlayışlar, ihmaller ve sorumluluktan kaçış da aynı derecede önemlidir.
Edibali, bu bağlamda Müslümanların yenilgi ve gerileme dönemlerinde içine kapanarak dünyadan uzaklaşmalarını da eleştirmektedir:
“Yenilgi ve bozgun dönemlerinde İslam’ın içe dönük yorumları da ortaya çıkmıştır. İslam’ın içe dönük yorumu, ‘Dünyayla bizim işimiz yok, yapacak bir işimiz yoktur artık; dünyayı kâfirlere bırakalım, hiç olmazsa dinimizi diyanetimizi koruyalım, zikrimizle, namazımızla, abdestimizle meşgul olalım, kimseye de ilişmeyelim, kâfirleri rahatsız etmeyelim.’ sözleriyle insanlar arasında yaygınlaşır. Bu düşünce, Müslümanların mağlup oldukları ve gerileme dönemine girdiklerinde yaşadıkları psikolojik hâlin ürünüdür. Bu söz, ‘Yapabileceğimiz bir şey yok.’ düşüncesinin mahsulüdür.”[3]
İman, sorumlulukla tamamlanır
Hâlbuki İslâm, Müslümanlardan yalnızca kendi bireysel hayatlarını düzenlemelerini değil, iyiliği yaygınlaştırma ve kötülüğü önleme sorumluluğunu da yerine getirmelerini istemektedir.
İman etmek, insanın sorumluluklarının sona ermesi anlamına gelmez.
“Ben iman ettim, imanımın gereklerini de yerine getiriyorum.” diyerek toplumda olup bitenler karşısında nemelazımcı bir tavır takınmak, müminin sorumluluk anlayışıyla bağdaşmaz.
Kur’an-ı Kerîm ve Resûlullah’ın (s.a.v.) bildirdiği esaslar doğrultusunda, toplumdaki yanlışlıklar karşısında hiçbir sorumluluk taşımadığını düşünenler, iman etmiş olsalar bile toplumun tamamını etkileyebilecek kötü sonuçlardan kendilerini bütünüyle soyutlayamazlar.
Burada önemli bir hususa daha dikkat çekmek gerekir:
Müslümanların sahip olduğu imkânlar geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak kadar artmıştır.
İlk Müslümanların sahip olmadığı iletişim araçları, üniversiteler, basın-yayın kuruluşları, dijital platformlar ve sosyal medya imkânları bugün elimizdedir. İlk Müslümanların bire bir gerçekleştirdiği tebliğ faaliyetleri, bugün dünyanın hemen her tarafına aynı anda ulaştırılabilmektedir.
Buna rağmen Müslümanların kendi aralarındaki dağınıklığı, parçalanmışlığı ve birbirlerine karşı geliştirdikleri düşmanlıklar devam etmektedir.
Bu durum üzerinde yeniden düşünmek zorundayız.
Nicelik olarak dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan Müslümanların, sahip oldukları bütün bu imkânlara rağmen dünyada yeterince etkili olamamaları, meselenin yalnızca sayısal büyüklükle açıklanamayacağını göstermektedir.
Burada asıl belirleyici olan niteliktir.
Bilmek yetmez, yaşamak gerekir
Basın-yayın ve eğitim faaliyetleriyle Müslümanlar iman esaslarını ve ibadetlerin nasıl yerine getirileceğini öğrenebilirler.
Fakat önemli olan yalnızca bilmek değil, bildiğini yaşamaktır.
İblis de Allah’ın varlığını biliyor ve O’nu Rabb olarak kabul ediyordu. Ancak sahip olduğu bilgi onu teslimiyete değil, isyana götürdü.
Demek ki bilgi, iman ve teslimiyetle bütünleşerek hayata yansımadığında insanı tek başına kurtuluşa götürmeye yetmemektedir.
Bu sebeple vahyin ve nebevî öğretilerin yalnızca bilgi olarak öğrenilmesi yeterli değildir. Vahyin özünün anlaşılması, bu anlayışın ahlâka, davranışlara ve hayatın bütün alanlarına yansıması gerekir.
İlk kaynaktan günümüze ulaşan süreçte İslâm’ın temel kaynaklarının her zaman aynı berraklıkta anlaşılmadığı ve aktarılmadığı da görülmektedir.
Tevhid inancında, ibadetlerde ve İslâm’ın fert ve toplum hayatına ilişkin ilkelerinde meydana gelen yanlışlıkları düzeltmek; doğru ve sahih bir İslâm anlayışını Müslümanlara ve insanlığa yeniden takdim etmek gerekmektedir.
İşte İslâm Rönesansı düşüncesinin temel hedeflerinden biri de budur:
Müslümanların imanlarını, anlayışlarını ve yaşayışlarını yeniden gözden geçirmeleri; vahyin rehberliğinde kendilerini yenilemeleri ve bu yenilenmeyi fertten topluma, toplumdan devlete ve nihayet medeniyet alanına taşımaları gerekmektedir.
Yeniden imana, yeniden uyanışa
Rabbimiz, iman edenleri yeniden imana çağırarak şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisâ, 4/136)
Bu âyet, iman iddiasının insanın kendisini sürekli bir muhasebeye tâbi tutmasını ve imanını hayatında canlı tutmasını gerektirdiğini göstermesi bakımından üzerinde düşünülmeye değerdir.
Çünkü mesele sadece “Müslümanım” demek değildir.
Mesele, İslâm’ın insanı nasıl bir insan hâline getirmek istediğini anlamak ve bu anlayışı hayatın bütün alanlarında gerçekleştirebilmektir.
Aykut Edibali’nin İslâm Rönesansı çağrısı, tam da bu noktada anlam kazanmaktadır.
Bu çağrı, geçmişe nostaljik bir dönüş çağrısı olmadığı gibi, Batı’yı körü körüne reddetme çağrısı da değildir. Bu çağrı; vahyin rehberliğinde yeniden düşünmek, kendi medeniyet kaynaklarımızı yeniden keşfetmek, çağın problemlerine kendi değerlerimizden hareketle çözüm üretmek ve Müslümanı yeniden sorumluluk sahibi bir şahsiyet hâline getirmek için yapılan bir uyanış çağrısıdır.
Edibali’ye göre İslâm Rönesansı’nın gerçekleşebilmesi için Müslümanların yalnızca ferdî inanç ve yaşayışlarında değil, toplum ve devlet anlayışlarında da yenilenmeye ihtiyaç vardır.
Bu sebeple İslâm Rönesansı yalnızca bir fikir hareketi değildir.
İnsanı, toplumu, devleti ve medeniyeti birlikte ele alan kapsamlı bir yeniden inşa düşüncesidir.
Asıl mesele, İslâm’ı yeniden keşfetmekten ziyade, İslâm’ın zaten var olan hakikatlerini yeniden anlayacak, yaşayacak ve yaşatacak bir insanı ve toplum düzenini inşa edebilmektir.
İşte Aykut Edibali’nin “İslâm Rönesansı” çağrısının özünde de bu vardır:
Yeniden düşünmek…
Yeniden inanmak…
Yeniden şahsiyet kazanmak…
Ve yeniden uyanmak.
[1] Aykut Edibali, Başyazı, Sayı: 1310, 2020.
[2] Aykut Edibali, Bayrak, Sayı: 1442, 1997.
[3] Aykut Edibali, Bayrak, Sayı: 1281, 2016.