Bilge lider Aykut Edibali, ülkemizin ve İslâm coğrafyasının içinde bulunduğu durumun, sahip olduğumuz İslâm inancıyla bağdaşmadığını; başka bir ifadeyle, inançlarımız ile yaşayışımız arasında ciddi bir tenakuz bulunduğunu sık sık dile getirmiştir. Müslümanların kendi inançlarını, düşüncelerini ve yaşayışlarını yeniden gözden geçirmeleri, adeta yeniden Müslüman olmanın şuuruna ermeleri gerektiğini önemle vurgulamıştır.
Bugün İslâm dünyasının içinde bulunduğu zihnî ve amelî krize, İslâm’ı temsil eden Müslümanların hayata bakışlarına ve yaşayışlarına baktığımızda, İslâm hukukunda ve fıkıh usulünde insanın dünya ve âhiret saadeti ile toplum düzeninin korunması bakımından vazgeçilmez kabul edilen temel değerlerin önemli ölçüde zedelendiğini görmekteyiz.
İslâm hukukunda korunması gereken temel esaslar, genel olarak zarûrât-ı hamse adı verilen şu beş temel değer etrafında ele alınmaktadır:
- Din: İnanç esaslarının, ibadetlerin ve dinî değerlerin korunması.
- Can: İnsan hayatının dokunulmazlığının, yaşama hakkının ve beden bütünlüğünün korunması.
- Akıl: Aklı zayıflatan veya ortadan kaldıran zararlı maddelerden ve akla zarar veren etkilerden korunması.
- Nesil: Ailenin, neslin devamının, nesebin ve namusun korunması.
- Mal: Mülkiyet hakkının korunması, haksız kazancın önlenmesi ve mal güvenliğinin sağlanması.
İslâm’ın temel hükümlerinin önemli bir bölümü, bu değerlerin korunmasını ve bunlara yönelik zararların önlenmesini amaçlamaktadır. Bu değerlerin hayatımızda giderek zayıflaması, Müslümanların hem fert hem de toplum olarak yeniden ciddi bir muhasebe yapmasını zorunlu hâle getirmektedir.
Edibali’nin “İslâm Rönesansı” çağrısı da yalnızca bir muhasebe çağrısı değildir. Bu çağrı, inanç ile hayat arasındaki kopukluğun giderilmesine ve İslâmî değerlerin yeniden hayata yön vermesine yönelik kapsamlı bir uyanış ve yeniden inşa çağrısıdır.
Vahyin rehberliğinde düşünmek
Kur’an-ı Kerîm, insanı sürekli düşünmeye, aklını kullanmaya ve öğüt almaya davet etmektedir:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Hiç öğüt alan yok mudur?” (Kamer, 54/17, 22, 32, 40)
Kur’an’ın anlaşılmak ve hayata aktarılmak üzere okunduğu ilk dönemlerde Müslümanlar, ilahî emir ve yasakları hayatlarının vazgeçilmez esasları olarak kabul etmişlerdir. Bu anlayış sayesinde özgün bir hayat modeli ortaya koymuş ve büyük bir medeniyet inşa etmişlerdir.
Buna karşılık Kur’an okumalarının zamanla yalnızca şekilsel ve lafzî bir alışkanlığa indirgenmesi, vahyin hayatla olan bağının zayıflamasına yol açmıştır. Bunun sonucunda Müslümanlar, kendi medeniyet iddialarından uzaklaşmış ve başka kültür ve medeniyetlerin çoğu zaman sorgulamadan taşıyıcısı hâline gelmiştir.
Oysa İslâm, Rabbimizin insanlık için seçtiği ve peygamberleri aracılığıyla inanç, ibadet, ahlâk ve hayatın diğer alanlarına ilişkin esasları bildirdiği dindir. Müslüman ise bu dine inanıp onun hükümlerine uygun yaşamaya çalışan insandır.
Dinde kusur ve eksiklik yoktur; fakat dine inandığını söyleyen insanların anlayışlarında, yorumlarında ve yaşayışlarında ciddi yanlışlıklar bulunabilir.
Bu sebeple Müslümanların hatalarını doğrudan İslâm’a mal etmek, İslâm’a yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Öyleyse Müslümanların anlayış ve yaşayışlarını yeniden gözden geçirmelerini sağlayacak köklü bir zihniyet hamlesine ihtiyaç vardır. Aykut Edibali’nin düşünce dünyasında bu hamlenin adı İslâm Rönesansıdır.
İslâm Rönesansı nedir?
İslâm Rönesansı, vahyin değişmez ilkelerinde değişiklik yapmak veya İslâm’ı reforme etmek değildir. Aksine, İslâm’ın özünden uzaklaştıran yanlış anlayışlardan ve hurafelerden arınarak, vahyin temel ilkelerini çağın şartları içerisinde yeniden anlamayı, yorumlamayı ve hayata geçirmeyi hedefleyen bir medeniyet projesidir.
Edibali, İslâm Rönesansı kavramını şöyle açıklamaktadır:
“Rönesans diriliştir. Biraz daha geniş manasıyla kendi kaynaklarına dönmek ve onları yeniden yorumlamaktır. Nasıl yorumlayacaksınız? Çağın getirdiği, toplumun veya ferdin problemlerini çözmek için çaba göstereceksiniz.”[1]
Burada kastedilen, son ve kâmil din olan İslâm’ın esaslarında bir değişiklik yapmak değildir. Asıl amaç, İslâm’ın özünden uzaklaştıran yanlış anlayışlardan arınarak, vahyin temel ilkelerini yeniden canlı ve işlevsel hâle getirmektir.
Aykut Edibali, Graham Fuller’in İslamsız Dünya kitabını değerlendirdiği yazısında, İslâm dünyasındaki bazı reformist hareketlerin Batı’daki Hristiyanlık reformlarından etkilenmesine dikkat çekmektedir. Ona göre böyle bir yaklaşım, Kur’an ve Sünnet’i önceden belirlenmiş bir toplumsal ideolojiye göre yorumlama ve dönüştürme tehlikesi taşımaktadır.[2]
Bu bakımdan Edibali’nin yaklaşımında İslâm Rönesansı, ne Batı’yı bütünüyle reddetmek ne de Batı’yı bütün kurumları ve değerleriyle taklit etmek anlamına gelir.
Asıl mesele şudur:
Kendi medeniyet kaynaklarımızı doğru anlayabilecek ve çağın problemlerine bu kaynakların rehberliğinde çözüm üretebilecek bir zihniyet yeniden nasıl oluşturulabilir?
Taklitten şahsiyete
İslâm dünyası, çağın en ileri toplumu olarak gördüğü Batı’yı bütün idealleri, kurumları ve kurallarıyla aynen taklit etmeye mahkûm mudur?
Kendisini yeniden Batı’nın ölçüleri içerisinde tanımlayıp onun karşısında erimekten başka bir yol yok mudur?
Edibali’nin bu sorulara verdiği cevap, İslâm Rönesansı düşüncesinde aranmalıdır.
O, siyasî otoriteden ilim insanlarına, eğitimcilerden toplumun bütün kesimlerine kadar herkesi bu uyanışın gerçekleşmesine katkıda bulunmaya çağırmaktadır.
İslâm dünyasının geçmişte Batı üzerindeki etkisini anlamak bakımından Prof. Dr. Şerafettin Gölcük’ün Fransa’da yaşadığı şu hatıra dikkat çekicidir:
“1967 yılında Grenoble Üniversitesinde felsefe derslerini takip ediyordum. Dersin hocası Prof. Limnen beni görünce sınıfa, ‘Bugün sınıfımızda Müslüman bir öğrenci var, çok heyecanlıyım. Size iki ders boyunca Müslümanların bize kazandırdıklarından bahsedeceğim.’ dedi. İspanya’dan, Kurtuba’dan, Sicilya’dan, İbn Sina’dan, Farabi’den, Gazali’den bahsetti… Sözlerini şöyle tamamladı: ‘Eğer bugün Avrupa’da bir Rönesans başladıysa, bunun sebebi 1250-1300’lerde İslam ümmetinin elçilerinin bizi uyandırmasıdır.’”[3]
Bu hatıra, İslâm medeniyetinin insanlık tarihindeki etkisini hatırlatması bakımından önemlidir.
Müslümanların kendi tarihî birikimini ve medeniyet tecrübesini görmezden gelerek, gelişmenin yalnızca Batı’yı taklit etmekle mümkün olduğunu düşünmesi, zamanla kendi medeniyet kimliğini inkâr etme tehlikesini de beraberinde getirebilir.
[1] Aykut Edibali, Bayrak, Sayı: 1281, 2016.
[2] Aykut Edibali, Bayrak, Sayı: 1254, 2012.
[3] Prof. Dr. Şerafettin Gölcük, Türk Anadolu Vakfı, Anadolu Konferansları, Konya, 2014.