Lütfü KILIÇ
Edibali; bize bir milleti başka milletlerden farklı kılan değerleri kavratmaya, milli ızdırabın bitmesi, mağlubiyetlerin son bulması için millete önderlik edecek kadroların yetişmesine ve milleti uyarmak için Yeniden Millî Mücadele Mecmuasını sokak sokak, kapı kapı dağıttırarak; şehirlerde Milli Karar (Uyanış) mitingleri tertip ederek milleti uyarma gayreti ve çırpınışları içerisindeydi.
Zor adamdı. Zor bulunur adamdı. Zor zamanların adamıydı. Yaradan O’nu zorlukları yenmek, ufukları yarmak, hakikati insanların, insanlığın zihnine perçinlemek için yaratmıştı.
Puslu-dumanlı günlerdi. Sorumlular, siyasi makamları işgal edenler sadaklarındaki oklarla av peşine düşmüşlerdi. At izi it izine karışmıştı. Emniyetimizi sağlamakla görevli emniyet mensuplarımız bile parçalanmıştı! POL-BİR, POL-DER gibi adlarla ayrı ayrı birliktelikler oluşturmuşlardı! Gençlerimiz kavga içindeydiler! Birbirlerini öldürüyorlardı! Bu hengâmede bile çare bulması gerekenler ya öldürülenlerin istismarını yapıyor ya da öldürenleri (katilleri) kahraman ilân ediyorlardı! Faili meçhul cinayetlerin haddi hesabı yoktu!
İşte bu ahval içerisinde: “MİLLETİM UYAN!” nidası ile irkildik. Zafer yıldızının göbeğindeki kitaplı sağ yumruğun altında “Yeniden Millî Mücadele”nin gereğini haykırıyordu. Haykıran “Mücadeleciler”in lideri Aykut Edibali’ydi. Sıkılan o sağ yumruk, Amerika’nın maymununa, Moskova’nın ayısınaydı. Sıkılan o sağ yumruk; komünizme, kapitalizme, faşizme ve bilumum izm’lereydi. Hatta bunların hepsinin arkasındaki emperyalizmin beyni Siyonizm’eydi.
O sesle irkilen bizler de gençtik. Kanımız deli akıyordu. Kardeş kavgasından kendimizi geri çekmeğe direndiğimiz o günlerde Aykut Edibali’nin: “Durun gençler, öldürmeyin, kavgayı durdurun!” çığlıklarına kulak kesilmiştik. Korkak değildik. Kavgadan kaçan, ölümden korkan ödlekler de değildik. Edibali’nin çağrısıyla; neden ve neyin kavgası olduğunu düşünüyorduk. Edibali’nin, dedesi Şeyh Edebali’nin dediği gibi: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” fikrine odaklanmıştık. Edibali tarafından; kendine gel, kendini ara, kendini tanı telkinlerini düşünme, kavrama ortamına çekilmiştik.
Edibali; bize bir milleti başka milletlerden farklı kılan değerleri kavratmaya, milli ızdırabın bitmesi, mağlubiyetlerin son bulması için millete önderlik edecek kadroların yetişmesine ve milleti uyarmak için Yeniden Millî Mücadele Mecmuasını sokak sokak, kapı kapı dağıttırarak; şehirlerde Milli Karar (Uyanış) mitingleri tertip ederek milleti uyarma gayreti ve çırpınışları içerisindeydi.
O, bir düşünürdü. Çok okuyan, derin ve ayrıntılı araştırmalar yapan; okuyup, araştırmalarındaki tespitlerini İlahî kaynaklardan, belki binlerce defa da akıl süzgecinden geçirerek değerlendirip; onlarla makalelerini oluşturup, kitaplarını meydana getirip zihnimize havale eden bir âlimdi. Fikirlerini boşlukta bırakmayan bir bilgeydi.
O, Türk Milleti’nin bir mensubu olark; esir Türk Milletlerinin esaretinin sancısını yüreğinde taşıyordu. Onun için rahmetli İsa Yusuf ALPTEKİN’in dostu ve destekçisiydi. Onun için İsa Yusuf ALPTEKİN’in “DOĞU TÜRKİSTAN DAVASI” adlı eserini Otağ Yayınları arasında sunmuştu. Dr. Baymirza Hayit’in “Rusya ile Çin arasında TÜRKİSTAN” eseri de onun desteği ile okuyucuların istifadesine sunulmuştu.
Aykut Edibali; siyaset ilmini bilen siyasetçiydi. Günübirlik konuşan, “Dün dündür, bugün bu gündür”, “pardon, yanıltıldık!” diyenlerden, şartlara göre gömlek değiştirenlerden değildi. O; geçmişi değerlendirir, geleceği tasarlar, değerlendirmesini ona göre oluştururdu. “Türkiye’nin Kıbrıs Politikası Ne olmalıdır?” böyle bir çalışmanın ürünüdür. Ve Rauf R. DENKTAŞ’ın dostu aynı zamanda en büyük destekçisiydi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti böyle ortak bir mücadelenin encamında doğdu. Rahmetli Rauf R. Denktaş’ı Türkiye’de konuşturmayanlar; sonunda Edibali’nin doğrularında hizaya gelme mecburiyetinde kaldılar. Demek ki, akıl için yol birdir. Önemli olan yalpalamadan o aklı kullanıp, o yolu bulmaktır.
Edibali; bütüncül bir inanca sahipti. İlimde de, siyasette de, kültürde de, sanatta da bütünü odağa alırdı. Bütünün bir parçasındaki başarı diğer parçalarında yoksa ahengini bulmaz, bütünü arızalı kılar ve fetretlerin yaşanmasına sebep olur. İslam dünyasının parlak dönemlerinde, milletimizin cihanşümul asırlarında topyekûn başarı hakimdi. İlimde, siyasette, teknikte, ticarette hatta seyahatte zirvelerde olunmuştur.
Bunun bilincinde olan ve millete rağmen bir şey yapılamayacağını bilen Aykut Ağabeyimiz; ilmi çalışmaları ile milleti uyarmak için eserler üretti ve çeşitli konularda eserler ortaya koymaları için arkadaşlarını yönlendirdi. Kültür, edebiyat, sanat ve diğer alanlarda milli kadrolar oluşturmak için Pınar, Çınar gibi kültür, edebiyat ve sanat dergileri çıkardı. Seri hâlindeki Milli Hikâyeler Demeti, Milli Şiirler Demeti ve arkadaşlarının hazırladığı Gerçek Emperyalizm, Millet Düşmanlarının İhanet Planları, Ermeni Meselesi ve Türkiye; kendi eserleri Kadroların Vazifeleri, İnkılâp İlmi, Kuran’ın Aksiyon Öğretisi, İslam Rönesansı ve diğerleri O’nun planlamasının birer sonucudur. Türkiye’nin birçok yönden çehresi değiştiyse, burada asıl pay, ortaya koyduğu eserleriyle, siyasi tutarlılığı ile O’na aittir. Tarih; bugün olmasa bile, yarın bunu böyle kayıt edecektir.
Birileri milleti önce ümitsizliğe sürükleyip sonra mehdi algısı ile avuturken, hatta güya mehdide var olacak özelliklerin kurnazlıkla kendisinde var olduğunu ima ederken; başka birilerinin cemaat veya siyasi liderlerini günahsız lanse edip, putlaştırma gayretine girerken Aykut Edibali’nin siyasi toplantılarında Millet Partisi mensuplarının: “Bilge Lider Edibali, Liderimiz Edibali!” siloganlarına karşı topluluğu Allah’ın selamı ile selamladıktan sonra: “Ben sizin acizane ağabeyinizim. Bizim önderimiz de belli, liderimiz de belli, yolumuz da belli! O lider Resulullah’tır. O’nun sünneti de bizim takip edeceğimiz yoldur. Kimse mehdi ile avunup, kimseyi de avutmasın. O Mehdi de gelmiştir. O Allah’ın Resulü Muhammed Mustafa’dır.”
Aykut Edibali, siyasi bir liderdi. Ama O’nun derdi, diğer siyasi liderlerin arzuladığı makama ulaşmadan ziyade Türk Milleti’nin yücelmesi ve yükselmesiydi. Esir Türk illerinin kurtuluşuydu. İslâm diyarlarında akan kan ve gözyaşının durmasıydı. BOP projeleri ile Arap Baharları ve Ortadoğu’yu şekillendirme icraatları ile ekilen fitne tohumlarının engellenip, bertaraf edilmesiydi. Dünyanın sulha ve salaha ermesiydi. Hayatı bunları düşünmekle, çözüm üretmekle, kadrolarını yetiştirmekle, milletini uyarmakla geçti.
Veren Allah, alan Allah. “inna lillahi ve innaileyhi raciun.” O’ndan geldik, O’na döneceğiz. Yüce Allah; O’na da belli zaman dilimleri arasında bir ömür taktir etmişti. Sevdiği bu güzel kulunu yanına çağırmıştı. Bilenler derler ki; “Âlimin ölümü âlemin ölümüdür.” Ben O’nun terk-i dünya etmesinden sonra âlem öldü mü? Orasını bilmem. Ama katiyyen bilirim ki, arkasında büyük bir boşluk bıraktı. “O boşluk dolar mı dolmaz mı?” orasını da bilmem. Bildiğim bir şey varsa; O, değişmesi, değiştirilmesi mümkün olmayan milli ve manevi bir gömlek biçti; kendisi de giydi, bize de giydirdi. Allah O’ndan razı olsun, gani gani rahmet eylesin. Mekânı âli olsun. Hakkımız helal olsun. Binlerce Fatihalar…