Bu yüzden İslam Rönesans’ı, bir tercih değil; zorunluluktur. Ya İslam, özüne dönerek hayata hükmeden bir bilinç olarak yeniden yükselecek ya da folklorik bir inanç biçimi hâline indirgenerek etkisizleştirilecektir. Üçüncü bir yol yoktur. İslam’ın ihtiyacı yenilik değil; arınmadır. Değişmesi gereken din değil; dini örten zihniyettir.
İSLAMDA RÖNESANS: YENİLİK DEĞİL, ARINMA
İslam Rönesans’ı kavramı dile getirildiğinde, ilk refleks çoğu zaman savunma olur. “İslam’da yenilik olmaz”, “İslam değişmez”, “Bu söylem reform çağrısıdır” gibi cümleler art arda sıralanır. Oysa bu itirazların büyük kısmı, kavramın kendisinden değil; kavramın neyi hedeflediğinin bilinmemesinden kaynaklanır. Çünkü burada kastedilen şey, ne İslam’ı değiştirmektir ne de vahyi yeniden yazmak. Aksine mesele, İslam’ın aslına dönmesi, onu kuşatan tortulardan arındırılması ve çağın şartları içinde canlı, etkin ve yönlendirici bir düşünce sistemi olarak yeniden ikame edilmesidir.
İslam, son ve ekmel dindir. Bu, onun tamamlanmış olduğu anlamına gelir; eskidiği ya da çağın gerisinde kaldığı anlamına değil. Tamamlanmışlık, durağanlık değildir. Kur’an, indiği günden itibaren sadece bireyin vicdanına değil; toplumun düzenine, adaletin tesisine ve hayatın bütününe hitap etmiştir. Bu yönüyle İslam, tarihin hiçbir döneminde “özel alan dini” olmamış; ibadetle sınırlı, hayattan kopuk bir inanç sistemi olarak varlık göstermemiştir.
Ne var ki zamanla İslam’ın etrafı; vahyin kendisinden değil, vahiy adına üretilmiş yorumlardan, menfaat ilişkilerinden ve kutsallaştırılmış geleneklerden oluşan kalın bir kabukla sarılmıştır. Bu kabuk, İslam’ı korumamış; aksine onu hareketsiz, sorgulanamaz ve etkisiz bir yapıya hapsetmiştir. Bugün birçok Müslüman toplumda yaşanan krizlerin kaynağı, İslam’ın kendisi değil; İslam adına oluşturulmuş hurafe düzenidir.
Batı’da Rönesans, kilisenin Tanrı adına kurduğu tahakküme karşı bir başkaldırıydı. Metnin ruhban sınıfının elinden alınması, aklın yeniden meşruiyet kazanması ve insanın özne hâline gelmesiydi. İslam dünyasında ise benzer bir tarihsel kopuşa ihtiyaç yoktur; çünkü İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Ancak fiilen oluşmuş bir din profesyonelleri zümresi, asırlar boyunca Kur’an ile toplum arasına mesafe koymuş; halkı metnin öznesi olmaktan çıkarıp taklitçi bir dindarlığa mahkûm etmiştir.
İslam Rönesans’ı denildiğinde kastedilen şey, işte bu mesafenin ortadan kaldırılmasıdır. Kur’an’ın yeniden merkeze alınması; aklın, vahyin muhatabı olarak yeniden konumlandırılması; iman ile ahlak, ibadet ile adalet, din ile hayat arasındaki bağın yeniden kurulmasıdır. Bu bir yenilik hareketi değil; tasfiye ve ihya hareketidir.
İslam’ın çağla ilişkisi, onun hükümlerinin değişmesiyle değil; hükümlerin hayata tatbik ediliş biçiminin çağın şartlarına göre düşünülmesiyle kurulur. Burada değişen din değil, insanın anlama ve uygulama biçimidir. Zira değişen zaman değil; zamanın içinde yaşayan insandır. İslam, insana hitap eder ve insan değiştikçe, anlama sorumluluğu da derinleşir.
Bugün “İslam’da reform” söylemiyle savunmaya geçenler kadar, “İslam değişmez” diyerek her türlü düşünsel faaliyeti boğmak isteyenler de aynı yanlışa düşmektedir. Birincisi İslam’ı aşındırmak ister; ikincisi ise onu donmuş bir kalıba hapsetmek ister. Oysa İslam, ne reforme edilecek bir ideolojidir ne de müzeye kaldırılacak bir gelenek.
İslam Rönesans’ı, İslam’ı Batı’ya benzetme çabası değildir. Tam tersine, İslam’ın kendisi olarak yeniden ayağa kalkmasıdır. Hurafeden arınmış bir iman, aklı dışlamayan bir teslimiyet, ahlakı merkeze alan bir siyaset ve adaleti ibadetin ayrılmaz parçası sayan bir anlayış inşa edilmeden; ne bireysel diriliş ne de toplumsal yeniden doğuş mümkündür.
Bu yüzden İslam Rönesansı, bir tercih değil; zorunluluktur. Ya İslam, özüne dönerek hayata hükmeden bir bilinç olarak yeniden yükselecek ya da folklorik bir inanç biçimi hâline indirgenerek etkisizleştirilecektir. Üçüncü bir yol yoktur. İslam’ın ihtiyacı yenilik değil; arınmadır. Değişmesi gereken din değil; dini örten zihniyettir.