Yıl 1978. Aylardan Şubat. Anarşinin kol gezdiği, kardeş kanının su gibi akıtıldığı, ülkenin sağ ve sol diye kamplara bölündüğü, kurtarılmış bölgelerin oluşturulduğu o karanlık yıllardan biri…
Anarşi nedeniyle 1977 yılı öğrenim döneminde, yani Eylül ayında açılmayan Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’ne gitmek için Sivas’tan yola çıkmış, daha on sekizinde yağız bir delikanlıyım.
Otobüs yavaş yavaş Ankara’ya doğru yol alıyor. Ben, bir tarafta meraklı gözlerle etrafı seyrediyor, bir taraftan da düşünüyorum.
Ankara nasıl bir yer acaba? Başkent ve büyük bir şehir olduğunu biliyorum. Kafamda biraz korkuyla biraz da endişeyle beraber şu soru var. Ankara’da neyle karşılaşacağım?
Peşinden bir diğeri. Üniversite denilen yer nasıl bir okul? Yüzlerce bölüm arasından fen derslerine merakım sebebiyle kimya mühendisliği bölümünü seçmişim, kimya mühendisi olacağım. İyi de bu kimya mühendisleri ne yapar? Bilmiyordum. Onu artık olunca öğrenecektim.
Babamlar eş, dost ve tanıdıklardan rica etmişler, bizim çocuk Ankara’ya okumaya gidiyor, orada kalacak yeri yok deyip kalacak bir yer bulmaları için yardım istemişler.
Sağ olsunlar tanıdıklar bizimkilere bir isim ve adres vermişler. Ankara’da o adrese gidip o kişiyi bulsun, oğlana kalacak yer ayarlayacak demişler. Bir yerde kalacaktım, ama nasıl bir yerde?
Sabah çıktığımız Sivas’tan dokuz saat süren uzun bir yolculuktan sonra nihayet akşamın ilerleyen bir vaktinde her bahtı karanın görmek istediği o Ankara’ya vardık. Otogarda otobüsten indim.
Otogarda bir otel varmış, orada geceledim. Ertesi gün ilk işim verilen adrese gidip ismini verdikleri o kişiyi bulmak oldu. Arayarak o kişiyi buldum. O da bana başka bir isim ve bir adres verdi. Kâğıda ismini yazdığım kişiye selamımı söyle, o seni bizim pansiyona yerleştirecek diye gideceğim yeri tarif edip beni yolcu etti.
Pansiyon dedikleri yeri ve denilen kişiyi buldum. Pansiyonda kalabileceği söyledi. Kalacak bir yer bulduğum için rahatlamıştım.
Pansiyon bir cemaatinmiş. Sivas’tayken namaz kıldığım olurdu. Burada artık beş vakit kılıyorduk. Pansiyonda misafirliğim yaklaşık bir ay sürdü. Bir gün bana pansiyonda kalacağımı söyleyen o kişi artık pansiyonda kalamayacağımı söyledi.
Kış ortasında dışarıda kalmıştım. Fakültede bir arkadaşım Sivas Yurdu’ndan bahsetmişti. Ben de bir Sivaslı olarak orada kalabilirdim. Gidip o yurdu buldum. İlk iş beni mülakata tabi tuttular. Sivas’ta Ocak’tan referansımın olup olmadığını sordular. Milliyetçilik hakkında uzunca sorgu sual eylediler. En sonunda tamam, yurtta kalabilirsin dediler.
Yurda yerleşerek Ankara’nın ayazında dışarıda kalmaktan kurtulmuştum, ama yurttaki gençlerin dışındaydım. Her ne kadar fikirlerine iştirak etsem de eylemlerine iştirak etmiyordum.
Sıkıntılı geçen bir üç aydan sonra dönemi bitirip Sivas’a dönünce ta ortaokuldan beri arkadaşım Abdullah’ı buldum. Birlikte birkaç kez Zafer Spor lokaline gitmiş, oradaki ağabeylerle tanımıştım.
Ankara’da yaşadıklarımı anlattım ve “Abdullah seni ve arkadaşlarını biliyorum, bana Ankara’da kalabileceğim bir yer söyle” diye yardım istedim.
Ankara’da ikinci yılımda Oçok Yurdu’ndaydım. Yurdun imkanları sınırlıydı, ama çok samimi bir hava vardı. Yurdun dört bir tarafından gelenlerle kısa sürede kaynaşmış, dost olmuştuk.
Kısa bir süre sonra bir yurda değil de bir okula yerleştiğimi öğrendim. Bu okul, Aykut Edibali’nin hayat okuluydu. Bu okulda, dini ve milli konularda çok değerli bilgiler veriliyor, gençlerin dini ve milli konularda donanımlı bireyler olarak yetiştirilmesi için gayret gösteriliyordu.
Bazılarımız namaz kılacak kadar sure biliyordu. Lakin, kıldığımız namazların bilincinde değildik. Akaid ve siyer çalışmalarıyla dinimizi öğreniyor, namazlarımızı da şuurlu kılmaya başlıyorduk.
Sağa ve sola hükmeden liderler gençleri anarşi batağına sürüklerken Edibali gençlerini koruyor, anarşinin içine yuvarlanan gençleri de “gençler, silahlı mücadeleyi bırakın!” diye uyarıyordu.
Edibali, materyalist bir Dünyada Türk Milletinin var olması, devletin bağımsız ve iradesini icraya kadir olabilmesi için aziz milletin teşkilatlanması gerektiğine inanıyordu
Devlet, ancak eğitimli, şuurlu ve donanımlı millet evlatlarının omuzunda yükselebilir ve varlığını da ancak bu şekilde sürdürebilirdi. Hemen herkes his ve sloganların peşinde koşan kitleler oluşturmaya çalışırken Aykut Edibali, binlerce genci, dini, ilmi ve milli konularda donanımlı birer millet evladı olarak yetiştirip milletinin hizmetine sundu.
Biz Müslümanların başta namaz olmak üzere, ibadetlerle Allah’a kulluk görevi yanında Dünyayı ıslah etme gibi çok büyük bir görevi daha var.
Aykut Edibali, bizleri işte bu kutlu, kutlu olduğu kadar da zor Dünyayı ıslah etme görevini yerine getirmek için yetiştirdi. Rabbim ondan razı olsun. Cennet mekanı olsun. Bizlere de kutlu davasını sürdürmeyi ve taçlandırmayı nasip eylesin…