Geçmişe Takılı Kalmak

Mustafa KARAŞAHİN

Hamasetle bağlandığı geçmişine takılı kalan toplumlar, geçmişin rüzgârıyla sürekli beslendiğinde geleceği inşa etme enerjisini kaybeder.

Geçmişteki kırgınlıkları bugüne taşıyan toplum, adalet duygusunu intikama, güven duygusunu şüpheye dönüştürür.

Fıtratımız gereği geçmişimizi değerlendirmek ve geçmişle ilgili hataları idealize etmek gibi bir eğilimimiz vardır. Bu takıntılı saplantı çoğu zaman bireyseldüzeyden toplumsal düzeye de taşınır. Çok yakın tarihten geçmişe doğru yapılan değerlendirmelerde bunu çoğu zaman gözlemlemek mümkündür. Kendini geçmişe küfrederek ya da geçmişi masallaştırarak gündemde tutan insanların beyanatlarına çoğumuz şahit oluyoruz.

Hamasetlebağlandığı geçmişine takılı kalan toplumlar, geçmişin rüzgârıylasürekli beslendiğinde geleceği inşa etme enerjisini kaybeder…

Bizim toplumumuzda da bazı kesimlerce sürekli olarak geçmişin travmaları, mağduriyetleri, eski ihtişamlarıya da kırgınlıkları bilinçsiz ve belgesiz olaraktartışılmaktadır. Bu durum geçmişten ders almayı sona erdirirkentoplumumuzun“yenilenme enerjisini” kaybetmesine neden olmaktadır. Sürekli olarakolumlu ya da olumsuz tekrarlar“bir zamanlar biz…” anlayışınıpekiştirirken yaratıcı düşünmeyi, reformları ve toplumsal dönüşümü durdurmaktadır.

Nitekim Osmanlının çöküşüyle birlikte toplumumuzda farklı kesimlerin Osmanlıya bakışındaki farklılıklar hep gereksiz tartışmaları büyütmüş, toplumsal sinerji yerini ötekileştirmeye bırakmıştır. Bir grup Osmanlının hiçbir hatasını görmezken diğer grup yaptığı olumlu işleri görmezden gelmiştir. Bu tartışma her zaman yenilenme gücümüzü zayıflatmıştır.

Toplumun ilerleyebilmesi için, hem hafızasıyla barışık olması hem dehafızasına bakışınınözgürleşmesi gerekir. Geçmişeözgür ve veri çerçevesinde bakamayan toplumlarda olumlu ve olumsuz yönler bir kader algısına dönüşmektedir. Bu durum, özellikle politik ve kültürel alanda ‘durağanlık’ üretirkentoplumu sürekli kendi tekrarına mahkûm ederek yenilenmeyi/gelişmeyiengellemektedir.

Toplumumuzda bir kesim tarafından geçmişin sürekli olarak idealize edilmesi, bugünü değersizleştirerek insanların ‘eski güzel günlere takılı kalmasına neden olmakta, bu duygusal saplantı, her alana yansıyarak körlük oluşturmaktadır.Hatta tarihi o kadar eski olmayan bazı sosyal hareketlerde bile bu duygusal saplantı bugünü dönüştürmeye mani olmaktadır.Bu yüzden, yenilenmeyi isteyen her toplum veya topluluk önce geçmişin ağırlığını aşarak geçmişine objektif bakabilmeyi öğrenmelidir.

Sürekli olarak geçmişin acılarını diri tutan toplum, kendini mağdur kimliğiyle tanımlar ve bu kimlikten beslenir.

Geçmişte yaşanan olumsuzluklar sürekli yeniden üretilip bugünün başarısızlıklarına gerekçe gösterildiğinde, bireyler sorumluluk alamaz. “Asırlardır çöküş hızlanarak devam ediyor elimizden bir şey gelmiyor. Tarihimizin şu kesitinde yapılanlar kasıtlı olarak yapıldığı için günümüzü inşa edemiyoruz.” gibi düşünceler sonuçta bir tür kolektif bahaneye dönüşür. Bu da özgüveni, üretkenliği ve eleştirel bilinci yok eder.Toplum ileri bir aşamada kendini ‘kader kurbanı’ olarak görmeye başlar. Böylece gelişimi sağlayacakfiillerin yerine kadercilik ön plana çıkarak kader suçlanmaya başlanır vegünümüzün sorumluluğunu almak yerine suçlama kültürü gelişir.Bu psikoloji, bireyleri edilgen kılar. Geçmişten, veriler ışığında ders almak ve yüzleşmek yerine, yalan yanlış bilgiler üzerinden kimlik inşa edilir. Bu durum hem bireysel hem kolektif düzeyde gelişmeyi durduran en sinsi tuzaktır.

Geçmişin duygusal yükü, hakikati eğip büker; tarih mitolojiye, kimlik de masala dönüşür.Geçmiş, veriler esas alınıp doğru okunmadığında “mitolojiye” dönüşür. Halk kendi tarihini bir kahramanlık ya da trajedi masalına çevirir. Geçmişin gerçeğiyle bağı kopan toplum, geçmişin hatalarını yeni biçimlerle tekrar eder.

Geneldetoplumlardageçmişi istediği gibi görme eğilimi vardır. Bu seçicilik çerçevesinde gerçekler yerini efsanelere bırakır. Böylece tarih, bir öğretmen olmaktan ziyade; bir meşrulaştırma aracına dönüşür.Bu durum aynı zamanda geçmişle ilgili eleştiriyi de imkânsız kılar. Kimse ‘atalarının yanılmış olabileceğini’ kabul etmek istemez. Hatta geçmişin dokunulmaz ilan edildiği toplumlarda, eleştiri ‘ihanet’ olarak bile algılanır.Örneğin günümüz Türkiye’sinde geçmişe yönelik basit bir eleştiri bile ihanet kabul edilmektedir.

Tarihi bir kenara bırakın yakın geçmişteki sosyal hareketlerde bile durum aynıdır. Bu durumda tarih, ortak bilinçten ziyade, kutuplaşmanın malzemesi hâline gelirken her kesim kendi tarihini ‘doğru’ saymaktadır. Bu anlayış geçmişin ehil olmayanlardan öğrenilmesine zemin hazırlamaktadır.

Geçmişteki kırgınlıkları bugüne taşıyan toplum, adalet duygusunu intikama, güven duygusunu şüpheye dönüştürür.

Geçmişteki çatışmaların mirasçısı gibi davranan kuşaklar, barışı değil rövanşı arar. Toplumda sürekli bir hesaplaşma ön plana çıkar. Böylelikle toplumun adalet algısı bozularak önyargılar derinleşir.Geçmişte kim kimi kırdıysa, bugünde onun intikamını ikameye yönelmek yeni kırgınlıklar üretir. Bu kısır döngüde, adalet yerini ‘hesaplaşma kültürüne’ bırakır.Nitekim Ülkemizde günümüz koşullarında bile bu duruma şahit olmaktayız. Bu anlayış sonucunda insanımız aynı vatanı paylaşsa da farklı tarihsel öykülerin esiri olmaktadır. Oysa günümüzü ve geleceğimizi doğru inşa etmek, geçmişin intikamını almakta değil; geçmişten ders alarak kurulan adil bir gelecekte mümkündür.

Geçmişin acısına takılı kalan toplumlar, geleceğin güzelliğine inanma cesaretini kaybeder.

Umudu geçmişin külleriyle değil, bugünün iradesiyle yoğurmak gerekir. Geçmişin travmalarını sürekli gündemde tutan toplumlar “geleceği özgün fikirlerle inşa etme iradesini” kaybeder. Eğitimden sanata kadar her alanda taklitçilik, korku ve içe kapanma görülür. Nitekim ülkemizde hem sağda hem soldaki sosyal hareketlerin özgün olmaktan uzak kalması bu taklitçiliğin örneğini teşkil etmektedir.

Bir toplumun ilerleme kapasitesi, onun hayal gücüyle ölçülür. İnsanımızdaki umutsuzluğun ve geleceğe olan güven kaybının belirlenmesi için büyük araştırmalar yapmaya gerek yoktur. Toplum kutuplaşma ve ötekileştirme ekseninde geleceği kurgulamaktaki hayal gücünü kaybetmiştir. Oysa geleceği inşa etmedeki yeni fikirler, umutla beslenir. Umutsuzluğun beslendiği kaynaklardan biri de ne yazık ki geçmişin karanlık yüzünün aydınlatılmamasıdır. Tarih konusundakendini uzman olarak tanıtan birçok kişi tarihle ilgili doğru verileri sunmamaktadır.Bu tip insanlar kendi geleceğimiz için yeni fikirler öne sürmek yerine eski kalıpları yeniden boyamaktadırlar.

Geçmiş, insanlığın öğretmenidir; Toplumlar geçmişe takılı kalıp hakikatle bağlarını koparmamalıdır. Kendi hakikatiyle bağını koparan bir medeniyetin çöküşü hızlanır.Gerçek olgunluk, geçmişin yasını tutmak değil, ondan ders alarak yeni bir hayat inşa etmektir. Bu yüzden her toplum şu soruyu kendine sormalıdır:’Geçmiş bizi nasıl yönetiyor, geçmişimizi verilerin ışığında yönetebiliyor muyuz?’

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?