Aylardır sinyalleri verilen ve nihayet MHP Genel Başkanı’nın şaşırtıcı ve kimi kesimlerde infial yaratan çıkışı ile “yeni bir açılım süreci” olarak adlandırılan cin şişeden çıkmıştır”. Elbette bu çıkışın fevri ve spontane bir çıkış olduğuna aklı başında kimse inanmamaktadır. Bu çıkış, uzunca bir süredir yapılan bir hazırlığın “sözcülüğüydü” ve teröristbaşının serbest bırakılması ve Parlamento’da konuşma yaparak PKK’nın bitirilmesini öngörmekteydi. Bu çıkışın diğer dikkate değer bir yönü de yapılan önerilerin parlamentodaki PKK yandaşı siyasi partinin önerileri ile örtüşmesiydi.
Peki “yeni bir yöntemle yeni bir açılım” olarak adlandırılan bu planın müellifi kim ve hedefi nedir? Bunun cevabını birinci çözüm sürecinde bulmak mümkündür.
Birinci Çözüm Süreci
Birinci çözüm süreci olarak adlandırılan dönem; 2013’te başlamış, Temmuz 2014’te resmileşmiş, Temmuz 2015’te de Ceylanpınar olayı ile son bulmuştur. Bu planın, millilik kılıfı giydirilmiş BOP planı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü bu süreç bir ABD planıydı. Bu plana göre PKK silahları ile yurt dışına çıkacak ve Türkiye’de terör eylemi son bulacaktı.
ABD’nin yurt dışına çıkan ve çıkacak olan PKK’yı Suriye’de kullandığı sonraki olaylarda kanıtlanmıştır. Böylece ABD, Suriye’deki taşeronu YPG yapılanmasını kuvvetlendirmiştir. Diğer yandan çözüm sürecinde dokunulmaz hâle getirilen PKK, yurt içinde serbest hareket etmiş, güvenlik güçlerinin karşı operasyonları siyaseten engellenmiş, yurt içinde yığınaklanmasını daha da artmıştır.
Sonuçta çözüm sürecinin akıbeti, beklenenin tam aksine daha acı olmuştur. Bir yandan ABD, PKK ile Suriye’de YPG adında bir ordu kurmuş ve devletleşme yolunu açmış, diğer yandan aynı örgüt yurt içinde kurtarılmış bölgeler oluşturmaya başlamıştır. Ağustos 2015-Mayıs 2016 arasında PKK’nın kurtarılmış bölge olarak ilan etmek istediği Diyarbakır Sur, Silvan, Bağlar, Şırnak, Cizre, Silopi, İdil, Yüksekova, Nusaybin, Dargeçit ve Derik gibi bölgelerde “hendek operasyonları” olarak adlandırılan meskûn mahal çatışmaları olmuştur. Bu çatışmalarda 249 asker, polis ve korucu şehit olmuş, 465 yaralı olmuştur. İşte ABD patentli birinci çözüm sürecinin hasılası; Suriye’de PKK/YPG yapılanması ve acı verici “hendek operasyonları.”
İkinci Çözüm Süreci
Birinci çözüm süreciyle dolaylı yoldan destek verdiğimiz ve ABD-İsrail destekli Suriye’de bize komşu bir Teröristan’ın kurulması görünür hâle geldiğinde, son dönemlerde siyasi otorite dış tehdidin arttığı ve beka nedeniyle iç cephenin kuvvetlendirilmesi söylemini geliştirmiştir. İç cephenin güçlendirilmesi için mevcut sosyal/siyasal/etnik fay hatlarının izole edilmesi düşünüldüğü görülmektedir. Bu bağlamda neredeyse yurt içi gücü en düşük seviyeye inmiş PKK terörü, en ciddi sorun olarak ön plana çıkarılarak “ikinci bir çözüm süreci” başlatılması hedeflenmektedir. Elbette bu hesap aynı zamanda anayasa değişikliği için malum partinin desteği ve daha ilerisinde Kürt seçmeninin oyunun kazanılması hedeflendiğini görmemek için yeterince saf olmak gerekir.
Bu planın da ABD-İsrail planı olduğuna şüphe yoktur. Çünkü her iki güç de Suriye ve Irak kuzeyinde birer Kürt devlet kurulması için onlarca yıl yatırım yapmaktadır. Bu amaç doğrultusunda Türkiye’nin ikna edilmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere ABD ve NATO dahil nerdeyse bütün dünya PKK’yı terörist olarak tanımaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’de YPG/PKK yapılanmasına ve Irak’ta PKK’ya karşı operasyonları uluslararası hukukta meşru müdafaa kapsamına uygun düşmektedir.
PKK’nın lağvedilmesi halinde Türkiye’nin Suriye’deki YPG’ye karşı operasyonunun hukuki zemini yok olacaktır. Çünkü Türkiye hariç hiçbir ülke YPG’ye terörist olarak görmemekte, meşru ve seküler bir yapı olarak tanımaktadır. ABD,YPG’yi himaye etmekte ve devletleşmesi için olağanüstü destek vermektedir. Bu bağlamda PKK’nın görünüşte de olsa lağvedilmesi bir ABD planı olarak ortaya çıkmaktadır. Sözde lağvedilecek olan PKK, tümüyle YPG’ye katılarak Suriye’de devletleşmesi ve bu devletin ABD-İsrail himayesinde, Türkiye’ye tehdit teşkil etmeyecek bazı sözde garantiler sağlanarak, Türkiye’nin de ikna edilmesi öteden beri devam eden ABD planı olduğu bilinmektedir.
Lağvedilmiş bir PKK bahanesiyle YPG’ye saldıramayacağı bir ortamın oluşturulması, Türkiye’ye kurulmuş bir tuzağa benzemektedir. Ancak bu ABD tuzağının iç cepheyi kuvvetlendirmek maskesiyle kamuya sunulması,“gizli bir mutabakatın sonucu mu?” sorusunu akla getirmektedir. Zira Türkiye’nin had safhaya ulaşmış olan ekonomik sorunlarını aşmak için akla gelebilecek her türlü desteğe muhtaç olduğu da bir gerçektir.
Diğer yandan gün yüzüne çıkmamış olmakla birlikte, Türkiye’nin Suriye ve Irak kuzeyindeki yapılanmaların hamisi hâline gelmesi, hatta anayasa değişikliği ile Türkiye’nin federatif yapıya kavuşturularak Güneydoğuda benzer bir federatif oluşumun sağlanmasının bir hayli yerli ve yabancı müellifi bulunmaktadır. Halen Sevr Anlaşmasının meşruiyeti peşindeki ABD için böylesi bir oluşumun BOP planı kapsamına almak ve onun banisi olmak şaşırtıcı olmayacaktır.
Eğer son anda yine bir “U” dönüşü yapılmazsa, PKK’nın dağıtılması adıyla başlatılacak ikinci çözüm sürecin de hasılası; dışarıda dokunulmaz YPG devleti ve içeride anayasa değişikliği olacaktır.
Anayasa değişikliğinin daha ileride, komşu federatif yapıların hamiliğinin ve hatta Türkiye’nin federatif yapıya geçmesinin yolunu açabilecektir. Türkiye böylesi bir geleceği hak etmiyor. Türkiye’nin ABD planı ile bölgedeki federatif yapılara hami olması bir taşeronluktur. Oysa Atatürk ve arkadaşlarınca hazırlanan ve Meclisi Mebusan tarafından ilan edilen “Misak-ı Millî” sınırlarına kavuşması ise bir millî stratejidir.
Oyun Bozan Tahrik, TUSAŞ Saldırısı
İkinci çözüm sürecinin yerli müelliflerinin terörist başını Parlamento’ya çağırmasından 24 saat sonra, 23 Ekim’de Türk Uçak Sanayii-TUSAŞ’a yine PKK imzalı bir terör eylemi gerçekleştirilmiştir. İlk akla gelen çözüm sürecinin engellenmek istenmesidir. Görünüşteki amaç ikinci çözüm sürecinin engellenmesidir. Ancak bu eylemin salt çözüm sürecini engellemek isteyen odakların tetiklediği bir eylem olarak görmek hatasına düşülmemelidir. Zira bu eylem istihbarata dayalı profesyonel bir hazırlık dönemi sonunda gerçekleşmiştir. Bu eylemin yapılış tarzı, uzun süreli bir eğitim ürünü olduğunu göstermektedir. Bu tür eğitimlerin ve donanımların Suriye’de sağlanmış olması da pek muhtemeldir.
Suriye’de böylesi bir eğitimden ABD ve bir ölçüde İsrail’in habersiz olduğu hatasına düşünülmemelidir. Ayrıca buna benzer başka hücrelerin de yetiştirilmiş olduğu sürpriz olmamalıdır. Esas sürpriz, eylemin zamanlamasıdır. Önceden yapılmış bir hazırlığın, ikinci çözüm süreci söylemlerinden 24 saat sonra icra edilmesi tesadüfle izah edilemez.
Sözkonusu eylemin ABD-İsrail bilgisi dışında gerçekleşmesi ihtimali düşük olmakla birlikte, örgüt içinde farklı bir fraksiyonun münferit eylemi olarak da görülebilir. ABD-İsrail bilgisi dahilinde yapılmış olsa da münferit bir eylem de olsa özünde tahrik vardır. Tahrik etmenin amacı (aynı 7 Ekim Hamas eylemi ile Gazze’ye saldıran İsrail gibi) Türkiye’nin Suriye’de YPG’ye yönelik kapsamlı bir operasyon başlatması olabilir. Yani “Bir gece ansızın” söylemine yol vermek olabilir. Böylesi bir eylemin iki muhtemel sonucu olur. İlki Ortadoğu’da uzayıp giden bir çatışma/savaş sürecine sürüklenmek, ikincisi ise (Irak’ta Pençe-Kilit operasyonunda olduğu gibi) Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye müzahir bir güvenlik kuşağı oluşturarak güvenliği geçici olarak garanti etmek olabilir. Birincisi Türkiye’nin felaketi olur, ikincisi Başkomutanı muzaffer kılar ve anayasa değişikliği dahil, ömür boyu Başkanlığı garanti eder.
Doğru olanı tahrike kapılmamak ve itidaldir. Doğru karar, son eylemin arkasındaki motivasyon ve müellifin sağlıklı istihbar edilmesinden geçer.