Rasulullah (sav): “İman edinceye kadar cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevene kadar da iman etmiş olamazsınız. Yaptığınızda birbirinizi sevebileceğiniz bir şey söyleyeyim mi: Aranızda selamı yayın.”
Ali RIZA
Son zamanlarda toplumumuzda özellikle kalabalık yerlerde bile insanların çok rahat bir şekilde argo, küfür içerikli müstehcen kelimeler kullandığına, müstehcen anıların anlatıldığı programların yapıldığına ve özellikle de okullarda, okulların bahçesinde, öğrencilerin büyük küçük, anne baba, öğretmen dememden kız erkek sövgü sözlerini kullandıklarına hep birlikte şahit olmaktayız.
Kur’an’a göre iman, insanın tüm varlığını çok yakından ilgilendiren ve onun varoluş amacını belirleyen asli bir hadisedir. İman etmiş birey, “hakikati” tasdik ile sorumluluk yüklenmiş olmaktadır. Zira iman, Allah ile ahitleşmektir. (A’raf, 172; Ahzab, 7-8, 23-24, Fetih, 10) Bu ahitleşmede ‘iman’ zorlama ile değil tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. (Bakara, 256; Şura, 8; Kafirun, 6) Bir zorlamaya maruz kalmaksızın gerçekleşen bu antlaşma sayesinde mümin birey, sorumluluk üstlenmektedir. Yani yapıp ettiklerine ve yapması gerekip de yapmadıklarına göre muamele göreceğine inanmaktadır. (Tevbe, 94, Yasin, 54; Mü’min, 17; Kaf, 29) Allah’a inanma ve bununla beraber ahirete, ahirette hesaba çekilmeye inanmakla bütünleşen iman, bireyin dünya hayatını yönlendiren en güçlü etmen olmaktadır. İmanın gerçek görüntüsü insanın davranışlarında açığa çıkmaktadır. Kur’an’ın genelde iman-salih ameli bir arada zikretmesi de bunlar arasındaki sıkı ilişkiye işaret etmektedir.
İmanın dinamik ve etkin bir gücü vardır. Onun için İslam imana ‘anlamadan gerçekleşen kör bir kabulleniş’ olarak yaklaşmamaktadır. Taklidi iman zaruretten caiz görülmekle birlikte İslam, nakli ve akli delillerle temellendirilerek iyice içselleştirilmiş tahkiki imanı öngörmektedir. İslam’a göre asıl olan, her zaman imanın bilgiyle, anlama ve davranışlarla gerçekleşmesini sağlamaktır.
İman güçlendikçe, bireyin tutum ve davranışlarını belirleme/yönlendirme/yönetme gücü de artmaktadır. Birilerinin empozesi veya sıradan bir alışkanlık şeklinde ortaya çıkmış bir imanın etkinliği ise çok zayıf kalmaktadır. Ahlaki olgunluk, imani olgunluğun sonucudur.
İslam, ilk muhataplarına da ahlaki anlamda kendilerini gözden geçirmelerini teklif eder. Bu eleme ve özeleştiri faaliyetinde mihenk taşı elbette ki Kur’an’dır. Hz. Aişe’nin, Hz. Peygamber’in ahlakının Kur’an olduğuna dair meşhur sözü (Müslim, Müsafirin, 139) bu konunun delilidir.
Bir müminin hayatın her anına ve alanına güzel ahlakı nasıl taşıyabileceğine dair en muhteşem örnek kuşkusuz Allah Resul’üdür. Onun hayatında, tebliğin ilk gününden itibaren iman çağrısı ile eşzamanlı yürüyen bir ahlâk çağrısı olduğunu söylemek gerekir. Allah Resul’ünün risalet süresi ikiye ayrıldığında, Mekke döneminde başta tevhit olmak üzere iman esaslarının gönüllere yerleşmesi hedeflenirken, ahkama dair esasların ağırlıklı olarak Medine dönemine bırakıldığı bilinmektedir. Çünkü itikadi ve ahlaki yönden sapmalarla ve zaaflarla dolu sistemde öncelikli iş olarak imanı ve onun tamamlayıcısı olarak bireysel ve toplumsal ahlâkı tesis etmek esas olmuştur.
İman-Ahlak Bütünlüğünün Örnekleri
İman ile ahlak bütünlüğünün vazgeçilmez parçası addeden nebevi ifadelerin belki de en kapsamlı olanı, “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlakı en güzel olanıdır.” (Ebû Dâvûd, Sünen, 16)
Hz. Muhammed (s.a.v.) bir peygamber olarak seçildiğini öğrendiği ilk gün Hira mağarasından döndüğünde titreyerek üzerini örtmelerini istemiş, eşi Hz. Hatice kendisini şöyle teselli etmiştir: “Korkma! Vallahi Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabalarını gözetir, doğru konuşursun. Güçsüzlerin sıkıntılarını yüklenir, fakirin ihtiyacını karşılarsın. Misafire ikramda bulunur, haklı olana yardım edersin!” Bu cümleler, risalet görevinin üstün ahlaki vasıflara sahip bir insana verildiğini göstermektedir.
“Yakın akrabalarını uyar!” (Şuara, 214) emriyle aleni davet dönemi başlamış, Safa tepesine akrabalarını toplayarak bir konuşma yaptığında, her ne kadar onun davetini onaylamasalar da “Biz şimdiye dek senin yalan söylediğini hiç tecrübe etmedik” diyerek ahlakını onaylamışlardır. (Buhâri, Tefsir, (Leheb 1; Müslim, İman, 355.) Benzer şekilde, hicret edeceğinde Hz. Ali’ye bırakarak yola çıktığı emanetler, kendisine yıllarca eziyet ettikleri halde onun kadar güvenebilecekleri başkasını bulamayan Kureyşlilere aittir. (İbn Hişam, es-Siratü’n-Nebeviyye,11/98.) Dolayısıyla Onun ne kadar güvenilir bir insan olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir.
Müşriklerin temsilcisi Ebu Süfyan, Şam’da Herakliyus ile yaptığı görüşmede yine Hz. Peygamber’in (s.a.v.) temiz ahlakını itiraf etmek zorunda kalır. Rum Kralı’nın “Peygamberlik iddiasından önce onu hiç yalanla itham ettiniz mi?” sorusuna “Hayır” diyerek cevap veren Ebû Süfyân, “Verdiği sözden hiç caydığı oldu mu?” sorusuna da aynı şekilde “Hayır” demiştir. (Buhari, Bed’ü’l-vahy 1; Müslim, Cihad ve Siyer, 74.)
İslâm tarihinin bir diğer dönüm noktası olan Habeşistan hicreti esnasında, Habeş Kralı Necâși Müslümanları huzuruna çağırmış, Son Peygamber ve tebliğ ettiği din hakkında sorular sormuştur. Bu görüşmede ise Müslümanların temsilcisi olan Ca’fer b. Ebû Talib şunları söylemiştir: “Biz onun bütün faziletlerini, doğruluğunu ve iffetini baştan beri gayet yakından biliyorduk.” (Müsned, V/290-291; İbn Hişâm, es-Siratü’n-Nebeviyye, 1/269)
Ardından Medine’ye hicret günleri gelir. Hicret öncesi Akabe Biati’nde Medineli erkek ve kadınlardan bağlılık yemini alan Peygamberimizin bazı şartları vardır. Bu şartlar, yeni bir dini seçenlerden beklenen ilk adımları göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Söz konusu şartların ilki imana dairdir ve “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak” şeklindedir. Ardından sıralananların tamamı ahlâkî kurallardır: “Hırsızlık yapmamak, zina etmemek, haksız yere bir cana kıymamak, iftira etmemek, çocukları öldürmemek.” (Buhâri, Diyât, 2, Müslim Hudûd, 43-44; Nesâi, Biat, 18.)
Hz. Peygamber (s.a.s.) kimi zaman erdemli bir davranışı doğrudan iman ile ilişkilendirecek kadar net konuşur: “Allaha ve ahiret gününe inanan, misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe inanan ya iyi bir şey söylesin ya da sussun (Buhari, Edeb, 31, Rikak, 23; Müslim, İman, 75, Ebu Davud, Edeb, 132)
Diğergam olmak bir erdemdir ve imanla alakalıdır: “Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe iman etmiş olmazsınız.” (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71.) Benzer şekilde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) selamlaşma ve mümin kardeşlerine sevgi sunma gibi bir nezaket kuralını imanla beraber zikreder: “İman edinceye kadar cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevene kadar da iman etmiş olamazsınız. Yaptığınızda birbirinizi sevebileceğiniz bir şey söyleyeyim mi: Aranızda selamı yayın.” (Müslim, İman, 93; İbn Mâce, Edeb, 11; Ebû Dâvûd, Edeb, 130, II: Tirmizi, İsti’zán, 1)
İman-ahlak ilişkisini gözler önüne seren dikkat çekici bir örnek ise, Hz. Peygamber’in yemin ederek söze başladığı komşuluğa dair konuşmasıdır: Peygamberimiz üç defa ardı ardına “Allah şahit, iman etmiş olamaz!” buyurmuş, “Kim, ya Resûlullah diye sorulunca, “Komşusu kötülüğünden güvende olmayan kişi” şeklinde cevap vermiştir. (Buhâri, Edeb, 29)
Görüldüğü üzere inanç ve davranış biçimi arasında reddedilemez bir bağ bulunmaktadır. Bugün böylesi güçlü bir bağı göz ardı edip, sadece inanmakla yetinmenin son derece yaygın bir problem halini aldığı malumdur. Oysa bir dine inanan bireyin bu inancın gereğine göre davranışlarına şekil vermesi beklenir. Zira zihinde ve gönülde taşınanın görünür kılınması, yani hayatın pratiklerine yansıması, o kişinin imanının emaresidir. Şu hâlde ahlaki zaafları yüzünden bir Müslümandan beklenmeyecek tavırlar sergileyen günümüz insanı için bir zihniyet inkılabı şarttır.
Günümüzde Müslüman toplumların en ciddi problemlerinden birisi ahlâkî çöküntüdür. Aileler değer aktarımında yetersiz kalmakta, ‘modern çağa ayak uydurma’ iddiasıyla ahlâk dışı birçok davranış yaygınlaşmaktadır. Müslüman bir toplumda İslam’ın ahlâkî ilkelerinden mahrum bir hayat sürmek hazin bir tezattır. Dinî hassasiyetleri olan çevrelerde bile, ibadette gösterilen özenin ahlâka gösterilmediği ve maalesef namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getirmenin iyi Müslüman olmak için yeterli görüldüğü, bu ibadetlerin bireysel ve toplumsal ahlaka hiç katkısı yokmuş gibi algılandığı gözlemlenmektedir.
Kimi zaman “beş vakit namazlı ama…” ya da “her yıl umreye gider ama…” gibi başlayan cümleler, ibadete devam etse de ahlaki yönden sorunlu olan Müslümanları tarifte kullanılır. Bunların altında, şekle önem verip özü yitirme ve sünnetin ahlaki öğretilerini ihmal etme sorunu yatmaktadır.
“İman başka amel başka şeydir.” sözü hiç alakası olmasa da kimilerinin zihninde adeta “imanla amel arasında bir ilişki yoktur.” anlamını ima edecek şekilde anlaşılabilmektedir. Özellikle son yıllarda “benim kalbim temiz.” “Sen kalbime bak.” gibi sözlerle amelsiz imanın yeterliliğini, amelsizliği hoş görme, “ameli olmasa da olur.” noktasına çekme çabası görülmektedir. Bu açıdan ahlak meselesine bakınca onun da imanla bağı koparılmaktadır. Dolayısıyla müminin güzel ahlakı tutum ve davranışlara sahip olmaması sorun olarak görülmemektedir. Elbette bu anlayışı Kur’an’a ve sünnete onaylatmak mümkün değildir ve bu noktada sormak gerekir o halde iman ne işe yaramaktadır?
Elbette müminlerin ahlâkla imtihanı konusunda birden fazla çözüm sıralanabilir. Ancak bizim öncelikli olarak gündeme taşımak istediğimiz çözüm, imanı ahlâktan ayrı düşünen zihin kalıplarıyla mücadeledir. Böyle bir anlayış karşısındaki düşüncemiz ‘imanın ahlâktan ayrı düşünülemeyeceği ve iman, ibadet ve ahlâk bütünlüğüdür. Böylelikle inandığı halde arzulanan ahlaki düzeyi yakalayamamış fertlerden oluşan bir toplum, nebevi bir metotla ıslah edilebilecektir. İnananlar, imanın sadece kabulden ibaret olmadığı, bu kabulle başlayan bir ahlâkî değişim ve olumlu dönüşüm sürecini de içerdiği noktasında ikna edilmelidir. Aksi takdirde ibadetleri öne çıkardığı halde ahlakı unutan, inanmakla iyi davranmak arasındaki ilişkiyi kuramadığı için huzur bulamayan bir Müslüman toplumda yaşamak kaçınılmaz sonuçtur.
Sağlam ve sağlıklı bir inanca sahip ve İslam’ı gönülden kabul etmiş bir Müslüman birey, ahlaki ilkeleri vahyin anlam dünyasından besleyerek şekillendirme durumundadır. Sonuçta bu ilkeler, mümin bireyin içtenlikle benimsediği, inanıp bağlandığı değerlerdir. Bu inanılan değerler, artık müminin varoluş sürecini, hayatını, sözlerini, tutum ve davranışlarını yönlendiren, belirleyen unsurlar olmalıdır.