İran Bizim Neyimiz Olur?

Rusya-Çin-ABD (İsrail) ve AB arasında kavga alanı haline gelmiş olan Ortadoğu’da Türkiye, İran ve Pakistan yapıcı ilişkileri geliştirerek hem istilaları önleyip kaynaklarını kendileri kullanabilir, hem de geleceğin dünyasında önemli bir aktör haline gelebilirler.

Öncelikle belirtmeliyim ki; bugün İran’da yürürlükte olan siyasal düzenin İsrail’e ve Batı emperyalizmini gerekçe göstererekyayılmacı eğilimler sergilemesi,özellikle İslam ülkelerinde etnik, dini ve siyasi kaosa yol açması, bu konuda zaman zaman Türkiye için de tehdit oluşturmuş olması göz ardı edilemez. Bu konudaki duyarlılığımız ve eleştirimiz devam edecektir.

Ancak, “Büyük veya Genişletilmiş Ortadoğu Politikası” ve İsrail’in soykırıma uzanan istilaları karşısında olaylara farklı açıdan bakmak, ayrılıklar ve çatışmaları tırmandırmak yerine ortak değerler ve karşılıklı menfaatler doğrultusunda politikalar geliştirmek tarihi bir görevdir. Bu konuda tüm tarafların duyarlı olduğuna inanmak istiyoruz.

İran neresidir?

İran, isim kökeni olarak “Ayranların ülkesi” anlamına gelir ve bir milletin veya kavmin adı olmaktan ziyade bir ülkenin adıdır. Buranın yerleşik kadim toplumuna veya kültürüne Fars, Pers, Acem denmiştir. İran, Mezopotamya ile Orta Asya (Turan) ve Hindistan arasındaki geniş bir ülkedir.

Tarih boyunca İran’da Med, Pers, Sasani imparatorlukları gibi (MÖ 750-MS 651)Aryan kökenli devletlerin ardından yaklaşık 400 yıl Araplar (Emevi, Abbasi) hâkimiyetkurmuş, daha sonra Gazneliler, Büyük Selçuklular, İlhanlılar, Timur, Akkoyunlular, Safeviler gibi Türk ve Türkleşmiş Moğol devletleri hüküm sürmüştür (MS 1000-1925). Kısa süreli olarak Pehlevi (Fars) hanedanı işbaşına gelmiş (1925-1979), Humeyni’nin ihtilali ile bugünkü İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur.

Ülke nüfusunun yarıdan biraz fazlası Fars kökenli iken onları Türkler (Azeri, Türkmen, Özbek ve Kaşkay) izlemektedir. Ayrıca Arap, Beluc, Peştun, Tacik gibi unsurlar da vardır.

Coğrafya’nın etkisinde gelişen ilişkiler

Türk –İran ilişkilerinin tarihi en eski dönemlere dayanır. Kayıtlara geçmiş bu ilişkilerde taraflar arasında iktisadi ve siyasi hesaplar belirleyici olmuştur.

MÖ 6. Yüzyılın sonlarına doğru Tomris Hatun’un Pers imparatoru Kiros ile savaşı Türk Tarihinin destansı sahnelerindendir. Hem göç hem de ticaret yollarına sahip olma gayretinden kaynaklanan çatışmaların yanında genel olarak karşılıklı iyi ilişkiler, barışının getirdiği refah ortamı iki toplum arasında belirleyici olmuştur. Saka, Hun, Göktürk, Akhun, Kıpçak ve Uygur devletleri ile komşuluk eden İran MS 10. Yüzyıldan itibaren Türk göçlerine sahne olmuştur.

Batı Türkistan ve Kuzey Kafkasya Türkleri ile İranlılar arasında ortak bir tarih ve kültür birliği oluşmuştur.Türkler İslam dinini İran aracılığı tanımış ve kabul etmiştir. GünümüzdekiOrtadoğu’da Türk varlığı İran üzerinden biçimlenmiş, dini terminolojimiz ve inanç ve ritüellerimizde bu coğrafya kalıcı izler bırakmıştır. Gerek Alevi-Bektaşi gerekse Sünni İslam kimliğinin oluşmasında İran Coğrafyası etkili olmuştur. YineTürkler, İran üzerinden Anadolu, Irak, Suriye, Kuzey Afrika ve Balkanlara yerleşmiştir.

Burayı, 16. yüzyılın başlarına kadar Sünni mezheplerine bağlı, bu tarihten itibaren Şii-Kızılbaş Türkler yönetmiştir.

Tarihte Ebu Hanife, Sadi Şirazi, Molla Camii, Farabi, İbni Sina, Maverdi, Nizamülmülk, Hatayi (Şah İsmail), Hafız, Razi, Celalettin Rumi, Nasrettin Tusi gibi bilim ve sanat insanları ile Şahı Nakşibendi başta olmak üzere birçok tarikat önderi ve kültür tarihimizin önemli isimleride bu coğrafyadan çıkmıştır.

Bugün İran klasik dönemİslam mimari eserlerinin neredeyse Tamamı Türklere aittir. Türk- İslam kültürünün en eski ve görkemli eserleri İran coğrafyasındadır. Tuğrul Bey ve Sultan Sencer, Olcaytu, Şeyh Safiyüddin Türbeleri, İsfahan Cuma Mescidi, Ribatlar, Medreseler, Çarşılar ve saraylar Türk sanatını temsil etmektedir.

İran’ın her yerinde Türkçe ile seyahat etme imkânından da söz edilebilmektedir.

Geçmişte Türkler tarafından yönetilen İran bir Türk yurdu ise bugün de İran Türkler tarafından yönetilen bir ülkedir. Nasıl ki; Azerbaycan ile ilişkimiz “bir millet iki devlet” üzerine ise İran da bu özelliğe sahiptir.

Sorunların kaynağı dini nitelik kazanmış siyasi rekabettir

Türkiye ve İran arasında veya İran ile diğer İslam ülkeleri arasında adeta kadim bir düşmanlık söz konu gibidir. Özellikle siyasi çevrelerde, medyada bu konu sürekli gündemde tutulur. Toplumlar arası ilişkilere bakıldığında Van ve Erzurum ile Tebriz, Tahran veya İsfahan arasında çatışma olmadığı gibi gönül okşayıcı bir yakınlık, ortaklık görülür. Benzeri durum Kazvin ve Şiraz ile Bağdat, Necef ve Basra arasında da söz konusudur.

Türkiye ile İran arasındaki çatışmalar Osmanlı ile Timur arasında başlamış, O’nu Akkoyunlular izlemiş, Safevilerle zirveye çıkmıştır. Yaklaşık üç asır süren bu savaşların tamamı Türk hanedanlar arasında sürmüştür. Temelinde siyasi egemenlik, ekonomikçatışma vardır. Taraflardan Osmanlı Sünnilik (özelde Hanefi) mezhebine, Safeviler de Şia’ya bayraktarlık yaparak toplumları mücadele alanına çekip dini motivasyon ve destek sağlamaya çalışmıştır. Yani her devirde görüldüğü gibidin siyasete alet edilmiştir. 16. Yüzyıla kadar Sünni ağırlıklı olan İran’ı Savefi Türkleri Şiirleştirirken; Anadolu, Suriye ve Kuzey Irak’ı Osmanlı sünnileştirmiştir.

Özellikle ABD ve Azerbaycan’ın tahriklerine rağmenİran’da yaşayan Türklerin büyük çoğunluğunun İslam Cumhuriyeti’ne karşı olumsuz tavrı ve ayrılıkçı eğilimleri söz konusu değildir. Çünkü mezhep birliği ortak paydaları olduğu gibi, gerek siyasi ve ekonomik gerekse toplumsal hayatta diğer ülkelere göre daha iyi durumdadırlar. Ülkede Sünni topluluklar inançlarını özgürce yaşayabildikleri gibi; Türkler siyasi ve askeri alan başta olmak üzere birçok dalda etkili durumdadırlar. Mesela son dönemin Dini Lider Ali Hamaney ile yerine seçilen Mücteba Hamaney, 2024’de seçilen Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan ve onunla yarışan Said Celili Türk olduğu gibi,  sinemada ünlü yönetmenler Cafer Penahi ile Rıza Mirkerimi de Türktür.

Sonuç olarak

Bölgemizde İsrail ile ABD’nin İran’a hem de diplomatik görüşme aşamasında 28 Şubat 2026’da başlayan saldırı Lübnan, Irak, Kuveyt, Katar, Emirlikler, Ürdün, Suudi Arabistan ve Yemen’i içine alan bir alana yayıldı. Saldırganlara yok olma pahasına diz çökmeyen İran hem beşeri hem de maddi açıdan büyük kayıplar verdi; ama özellikle ABD’yi zorda bırakmış olmanın başarısını gösterdi. İsrail ise teknolojik üstünlüğüne rağmen ciddi hasar aldı. Buna rağmen özellikle Lübnan ve Suriye’de işgal ve toprak genişlemesini sürdürdü. Gazze ve Filistin meselesini gündemin dışını itti. Asıl darbeyi yiyenler ise petrol okyanusu üzerinde oturup, lüks ve savurganlık yarışı sergileyen hem İslam hem de demokrasi ile alakası olmayan Körfez ülkeleri oldu. İran’a karşı Amerika’yı kışkırtan bu devletler Basra Körfezini uluslararası ticaret, dijital endüstri, turizm ve eğlence diyarı haline getirmek amacındaydılar. Bu amaçla çok uluslu şirketlere imtiyazlar vererek önemli merkezler kurmuşlardı. İran’ın saldırıları ile bu merkezler tahrip edildiği gibi, bölgenin yatırımcı için albenisi de ortadan kalkmış oldu. Yani İsrail-ABD İran savaşından en çok zarar gören taraflardan biri de Kuveyt, Katar, Emirlikler ile Suudiler oldu.

Tarihsel seyir ve günümüzün şartları gösteriyor ki; Türkiye ile İran arasında bir kısım farklılık olduğu gibi; çok köklü ve sağlam birliktelikler de vardır. Rusya-Çin-ABD (İsrail) ve AB arasında kavga alanı haline gelmiş olan Ortadoğu’da Türkiye, İran ve Pakistan yapıcı ilişkileri geliştirerek hem istilaları önleyip kaynaklarını kendileri kullanabilir, hem de geleceğin dünyasında önemli bir aktör haline gelebilirler.

Related posts

BAŞYAZI: Kanserli Hücre Yasasını Kabul Edenler Derhal İstifa Etmelidir! #36

Vekil Güçler Girdabında Türkiye

Çerçevenin İçindeki Af Yasası