İslam Ekonomisi Mümkün Mü?

 Talat TÜRKMEN

 

  Ekonomi insanın üretim, tüketim, bölüşüm ilişkilerini inceleyen bilimdir. Ekonomi bilimi, ekonomik olaylara ekonomi ekollerinin baktığı pencereden bakmaz. Olayları olduğu gibi inceler ve değerlendirir. Ekonomi kavramı düşünüldüğünde başına kapitalist, sosyalist, İslam, ne gelirse gelsin tüm ekonomi yaklaşımlarının bazı temel benzer kavramlara sahip olduğunu gözlemleyebiliriz. Fark, bu kavramı tanımlayan ilişkiler örüntüsünün aldığı değerlerdir. Örneğin kar, ekonomik faaliyetlerin olmazsa olmazıdır. Ancak “kar” nasıl elde edilecek, sorusuna verilecek cevap, ekonomimizin kimliğini tanımlamaktadır. İslam ekonomisinden söz edebilmek için, üretim, tüketim, bölüşüm ilişkilerinin Kur’an ve sünnetin belirlediği çerçevede tanımlanması gerekmektedir. Ancak ekonominin başına “İslam” eklemekle İslami olmayacağı gibi, başına “İslam” kelimesi olmayan bir ekonomi de gayr-i islami olmayabilir.

  Ele alınan konu son derece çetrefilli, zor bir konudur. Böylesine çok yönlü ve büyük bir konuyu bireysel olarak ele alıp incelemek mümkün görünmüyor. Ekonomi başlı başına teknik bir konu iken, başına İslam nitelemesini de eklediğimizde iş daha da büyümektedir. Belli ki alanında uzmanlaşmış bilim adamlarının oluşturacağı bir enstitü çatısı altında el alınacak bir konu olabilir. İslam ekonomisinin tanımı, kapsamı, ilkeleri, aksiyomları ortaya konulsa bile, metodoloji başlı başına büyük bir müşküldür. Ortaya konulan İslam ekonomisi teoreminin uygulama alanı bulması metodoloji ile yakından ilgilidir.

 Böylesine zor bir konuyu ele alma düşüncesinin nedeni, “Yaşadığımız çağda kapitalizmden başka bir gerçeklik yok mu” sorusudur. Gerçek şu ki, kapitalizm tüm ekonomik sistemlere alan bırakmayarak nerdeyse tüm dünyaya egemen olmuştur. Birçok İslam ülkesi dahil olmak üzere 2023 sonu itibariyle 164 ülke Dünya Ticaret Örgütüne üye olmuş durumdadır. (Bkz. TC Ticaret Bakanlığı, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) sekmesi)

İslam Ekonomisinin Uygulama Şartları

   İlk şart insandır. İslam ekonomisi, Kur’an ve sünnete dayalı bir karakter arz eder. Dolayısı ile uygulamanın birinci derecede muhatabı, Müslümandır. Buradaki Müslümandan kastımız, mutlak surette iman etmiş, samimi dindardır. Kur’an ve sünnette yer alan ekonomi ile ilgili metinlere şüphesiz uyacak, üretecek, israftan kaçınacak, mal biriktirmeyecek, ihtiyaç fazlasını paylaşacak, zekat, sadaka verecek, faiz alıp-vermeyecek, ahlaki ilkelere gönülden uyacak müminden söz ediyoruz. İslam, insanın dünyada takip etmesi gereken yolu “Sırat-ı Müstakim” olarak isimlendirir. Yani “Dosdoğru yol”. İslam ekonomisinin gerçekleşebilmesinin ilk şartı işte bu sınırlar içindeki insandır.

   İkinci şart, siyasi yönetim ve İslam ekonomisi arasındaki paralellik. Ortaya çıkan ekonomik anlayışı tüm ülke çapında uygulanmasını sağlayacak siyasi yönetimdir. Siyasetin taraf olmadığı ekonomi, uygulama imkanı bulmaz. İslam ekonomisi; kapitalizm, sosyalizm ya da Keynes anlayışına entegre olabilecek karakterde bir sistem olarak görülmüyor. Yani entegre, eklektik bir oluşum mümkün değildir. Ancak siyasal yönetim, çerçeve olarak sunulan ekonomik ilkeleri uyguladığı, toplumun olumlu karşılık verdiği durumda, İslam ekonomisi hayata geçmiş olur.

İslam Ekonomisinin Çerçevesi

   İslam ekonomisi hak, emek, yardımlaşma, dayanışma üzerine kuruludur. Emek vermek ve hak etmek. Kur’an’dan öğrendiğimize göre İslam ekonomisinin çerçeve ilkeleri şunlardır:

1.Mülkün (zenginliğin) belli ellerde toplanmaması. (Devlet makamlarının, imkanların belli  çevre veya aile elinde toplanmaması anlamına da gelir.) (Bkz.Haşr/7)

2.İsraftan kesinlikle kaçınılması (Bkz. İsra/26, 27; En’am/141; Furkan/67)*

3.İhtiyaç fazlasının infak edilmesi (Bkz. Bakara/219)

4.Mal biriktirilmemesi (Bkz. Tevbe/34-35; Teğabün/15-17;  Hümeze/ 3-4)

5.Faizden kaçınılması (Bakara/275-279)

6.Adaletli olunması (Araf/85;   Hud/84-86) istenmektedir.

  

Hicretten Önce Medine Ekonomisi

   Hicretten önce Medine, farklı etnik yapılardan oluşan, kabile yönetim anlayışının egemen olduğu, siyasi, ekonomik birliğin olmadığı bir şehirdi. Her kabile kendi içinde siyasi ve ekonomik yapıya sahipti. Şehirde yaklaşık 4 Bin Yahudi, 6 Bin Arap olduğu tahmin edilmektedir.

   Medine’de ekonomik yapıyı elinde bulunduran Yahudilerdir. Benu Kurayza kabilesi; kuyumculukla uğraşır, altın ticareti ve tefecilik yaparlardı. Benu Nadir kabilesi ise tarımla uğraşır ve Medine’nin önemli geçim kaynağı olan “hurma” üretimi yaparlardı. Hatta o günün şartlarında ihracat dahi yaparlardı. Üçüncüsü Benu Kurayza kabilesi idi ki bunlar ise “Debbağ” dılar. Deri tabaklama ve deri üretimi yaparlardı. Ayakkabı ve çizme başta olmak üzere deriden mamul eşya üretirler ve hem Medine hem de diğer pazarlara satarlardı. Medine’de dört büyük pazar vardı. Bu pazarların hepsinde hâkimiyet Yahudilerin elindeydi. Araplar tarımla uğraşırken, Yahudiler birçok iş kolunda çalışmaktadırlar. Yahudilerin çoklu ekonomik alanda faaliyet göstermeleri, Araplara karşı üstünlük sağlamalarına neden olmuştur. Ayrıca Evs ve Hazreç kabileleri arasında fitne çıkararak savaşmalarına neden olmuşlardır. Yahudiler imal ettikleri savaş malzemelerini iki kabileye satarak, zanaat atölyeleri ve pazarlar sayesinde yüksek kazançlar elde etmişlerdir. Böylece Yahudiler Medine’nin ekonomisini ellerinde bulunduruyorlardı. Araplar tarımla uğraşıp, elde ettikleri ürünleri yeterli görürken, ticaretle çok az kişi ilgilenmektedir. Medine, Suriye ticaret yolu üzerinde olmasına rağmen siyasi birlik sağlanamamasından ötürü dış ticaretin zayıf, tarıma dayalı, üretilenin iç pazarda tüketildiği bir ekonomi işliyordu.

Devam edecek…

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?