Mîsâk-ı Millî Mi, Federasyon Mu?

Sevr’den beri Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurma fikri hep olmuştur. Petrol ve su kaynaklarını kontrol edebilecek böylesi yapılanma günümüzde ABD çıkarlarına hizmet edeceği gibi İsrail’in büyüme amaçlarına da hizmet edecektir.

PKK’nın Patronu İmralı’da değil, ABD ve İsrail derin devletidir. Onlar istemediği sürece PKK gibi bir taşeron hayatta kalacaktır.

Güneyimizdeki Federe yapıların Misak-ı Milli görünümlü olarak Türkiye ile irtibatlandırılması kulağa hoş gelmekle birlikte içi tuzaklarla doludur. Yapılması gereken, Türkiye’nin kendi iç düzenini hukuk ve adalet ile tahkim ederek tüm dünyaya model olmasıdır. Bu da milli kadroların temel vazifesidir.

 Suriye’de HTŞ üzerinden sahnelenen son gelişmeler ve içeride sahnelenen sözde “ikinci çözüm süreci” kapsamında bazı yerli ve yabancı yetkililer ve analistler, yaşanan sürecin Türkiye için “tarihi bir fırsat” olduğundan bahsetmektedirler. Bu arada açık veya kapalı olarak Misak-ı Milli kavramı ile Federasyon kavramını birlikte gündeme getirilmektedir. Yani Federasyon yoluyla Misk-ı Millî sınırlarının gerçekleşebileceği iddia edilmektedir. Bilindiği üzere, Misak-ı Milli, Millî Mücadelenin yol haritasını oluşturan, mutasavver yeni Türkiye’nin bağımsızlık, egemenlik ilkeleri ile, Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeleri kapsayan sınırlarını belirlemekteydi.   Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca hazırlanmış olan bu Misak 28 Ocak 1920 tarihinde Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından kabul edilerek dünyaya ilan edilmiş ve adı geçen meclisin de sonunu getirmiştir. Bu beyannameye göre Türkiye’nin güney sınırları yaklaşık olarak İdlip güneyinden Deyr-i Zor’a, oradan Musul ve Kerkük güneyinden Süleymaniye’ye uzanmaktaydı.

Federasyon sistemi Osmanlı İmparatorluğunun Federatif bir devlet olduğundan hareketle birçok yerli düşünürler, Türkiye’nin büyümesinin bir yolu olarak gündemde tutulmaktadır. Hatta bu düşünce “asırlık ideal” olarak nitelendirilmektedir. Oysa Federasyon yapısı küçülme ile de sonuçlanabilir.  Federasyon söz konusu olduğunda seslendirilen ve akla gelen ilk bölgeler; Kürt nüfusunun belirgin ölçüde bulunduğu Türkiye’nin güneydoğusu ile Irak ve Suriye kuzeyidir. Yani sıklıkla açık edilen fikir, bu bölgelerde Kürt Federasyonlarının oluşturulması ve bu Federasyonların Türkiye’ye bağlanmasıdır. Elbette bunun ilk şartı Türkiye’nin de Federatif sisteme geçmesidir. Bu hedefin de ilk şartı Anayasa değişikliğidir.

Özetle Federasyon ve Misak-ı Milli arasında sadece coğrafi bir benzerlik haricinde hiçbir ortak yönü yoktur. Zira birisi üniter devleti öngörürken diğeri etnik yapıya dayalı Federasyonu önermektedir. Bu iki kavramın ortaklaştırılması bir aldatmacadır, hatta tuzaktır. Çünkü Sevr’den beri Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurma fikri hep olmuştur. Petrol ve su kaynaklarını kontrol edebilecek böylesi yapılanma günümüzde ABD çıkarlarına hizmet edeceği gibi İsrail’in büyüme amaçlarına da hizmet edecektir. Bugün ve muhtemel gelecekte ABD ve İsrail’in değişmez stratejik hedefi budur. Bu amaç için kilit ülke Türkiye’dir ve Federatif bir Türkiye yaratmak istemektedirler. Bundan vazgeçmeyecekler. Türkiye’nin devlet aklı, yapılan telkinlerde ve Türkiye’nin atacağı muhtemel adımlarda bu gerçeği daima göz önünde bulundurmalıdır.

PKK dahil mezkûr bölgedeki Kürt yapılanmalarının neredeyse tümünün Federasyon hedeflediğini, hatta daha ötesini hedeflediği bilinen bir gerçektir. Oysa Kürt nüfusunun bulunduğu İran, Irak, Suriye ve Türkiye devletlerinde merkeziyetçi “üniter” yapı hakimdir. O halde öncelikle bu devletlerin üniter yapısının federatif sisteme dönüştürülmesi gerekmektedir! İşe Irak’tan başlandı, Suriye’de tamamlanmak üzeredir. Sırada İran ve Türkiye var. Peki bu dönüşümü kim üstlenmektedir? Elbette İsrail ve Hıristiyan Siyonist ABD Yönetimleri başrolü üstlenmektedir.

ABD’nin Federasyon Telkinleri

Türkiye NATO müttefiki bir ülkedir ve ABD tarafı bu görevi Türkiye üzerinden gerçekleştirmenin kendileri için daha kazançlı olacağına inanmaktadır. Bunun için ABD’nin müttefikine savaş açmasına gerek yoktur, yandaş konumdaki yöneticiler üzerinden reform sağlayabilirdi. Nitekim ABD’nin 1965’te İran, Irak ve Türkiye Kürtlerinin bir Federasyon halinde Türkiye’ye bağlanması önerisini dönemin Başbakanına ilettiği, güvenlik kurullarınca kabul görmediği kaynaklarda (Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı) yer almaktadır. 2000’li yıllardan itibaren, CIA yan kuruluşları ve kalemşorları yazdıkları rapor ve kitaplarda Türkiye’nin üniter yapısının değiştirilmesi, Federe bir Türkiye’nin Halifeliğe geçmesi gibi önerilerde bulunmaktaydılar. Huntington ise Türkiye’nin Müslüman ülkeler üzerinde kenetlenmeyi sağlayabilecek (Halifelik) çekirdek devlet olma özelliğinde olduğunu, ancak Atatürk Türkiye’yi net bir şekilde laik bir topluma dönüştürdüğünü, Türkiye kendisini laik bir ülke olarak tanımladığı sürece İslam Liderliği olamayacağını söylüyordu. Bu önerilere göre Türkiye’nin hem üniter yapısı hem de laik yapısı değişmeliydi.

Türkiye’de Öncü Adımlar

Federasyon ya da Eyalet sistemi fikri Türkiye’de 1983’te tekrar gün yüzüne çıkmıştır. Dönemin Milli Güvenlik Konseyi’nin 71 Numaralı Kanun Hükmünde Kararnamesi Ekim 1983’te Resmî Gazetede yayınlanmıştır. Bu Kararname Türkiye’de 8 Bölge Valiliği kurulmasını öngörmekteydi. Kuşkusuz bu yapılanmanın Federasyonu amaçladığı söylenemez, ancak ileride Federasyona geçişin ön adımları olabilirdi. TBMM 1984 yılında söz konusu Kararnameyi bölünme riski nedeniyle iptal etmiştir. Eyalet sistemi alt yapısı diyebileceğimiz bölgesel valilik düşüncesindeki il sayısının 1989 yılında 16’ya çıkarılması düşünülmüş, hatta dönemin Cumhurbaşkanı Kürt sorununa çözüm adına Federasyon sisteminin tartışılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu sürecin devamı olarak 2004 yılında Yerel Yönetimler Reformu ve Büyükşehir Belediye sistemi yasalaşmış, 2012 yılında Büyükşehir Belediyesi sayısı 30’a çıkarılmıştır. Bu sisteme henüz eyalet sistemi demek mümkün değildir, ancak bir altyapı teşkil ettiği de bir gerçektir.

Yeni Çözüm Süreci ve Riskleri

Türk-Kürt kardeşliğinin ortak tarih, kültür, inanç ve sosyal temelleri vardır. Henüz adı konmamış olan “yeni süreç” bu kardeşliğinin pekiştirilmesi ve PKK’ya silah bıraktırma iddiasıyla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu amaçlara ulaşmayı her Türk vatandaşı yürekten ister. Ancak kanaat önderlerinde ve toplumda büyük bir tereddüt gözlemlenmektedir. Bu tereddütlerin boyutları hakkında söylenebilecek çok şey olmasına rağmen şimdilik konumuzla sınırlı kalmak doğru olacaktır. İlk soru; PKK silah bırakır ve kendini lağveder mi? Çok zayıf ihtimal, hatta İmkânsıza yakın. Çünkü PKK’nın Patronu İmralı’da değil, ABD ve İsrail derin devletidir. Onlar istemediği sürece PKK gibi bir taşeron hayatta kalacaktır. O halde ikinci soru; Patronların inisiyatifinde süreç nasıl evirilebilir? Göstermelik bazı PKK lider kadrosu saf dışı bırakılırken ana gövdenin ismi değiştirebilir, bu yeni isimli yapı Türkiye’de silah kullanmayacağını ilan edebilir, Suriye’deki YPG yeni bir isim alır, lideri değişir, Türkiye’ye sıcak mesajlar gönderir. Türkiye’nin istediği güvenlik kuşağı bazı tahditlerle sağlanır. ABD devreye girer ve Türkiye’den Irak ve Suriye kuzeyindeki federatif yapıları tanımasını hatta himaye etmesini ister. Hatta bunun için Türk ekonomisini rahatlatma taahhüdü de verilir. Böylece HTŞ’li Suriye üzerindeki inisiyatif yanında, PKK’yı bitirmiş, ekonomisini düze çıkarmış bir Türkiye fotoğrafı ortaya çıkabilir.

Gelelim üçüncü soruya; tüm bunların karşılığında Türkiye’den ne istenecektir? Anayasa değişikliği söylemi bir ölçüde bu boyutu ilgilendirmektedir. Vatandaşlık tanımını değiştirmeden, özerklik ya da federe yapı istemeden PKK ve patronlarının salt İmralı’dakinin serbest kalması ve bazı ikinci derece yasal değişikliklerle yetineceğini düşünmek hatasına düşülmemelidir. Bu yeni süreç iki temel tercihle karşı karşıya kalacaktır. Birincisi sürecin federasyona giden özerklik talepleriyle kilitlenmesi, ikincisi ise bu taleplerin karşılanması. İkinci tercihin Cumhuriyetinin temellerini yıkması ve bölünmeye giden yolun açılması anlamına gelebilir.

Güneyimizdeki Federe yapıların Misak-ı Milli görünümlü olarak Türkiye ile irtibatlandırılması kulağa hoş gelmekle birlikte içi tuzaklarla doludur. Yapılması gereken, Türkiye’nin kendi iç düzenini hukuk ve adalet ile tahkim ederek tüm dünyaya model olmasıdır. Bu da milli kadroların temel vazifesidir.

 

 

 

 

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?