Neleri Kaybettik? Neyimiz Kaldı? Ya da Vatanın Bölünmesi

Soğuk Savaş yıllarında Türkiye, güvenlik gerekçesiyle Batı eksenine bağlanırken; ekonomik, askerî ve kültürel bağımlılık giderek artmıştır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar, yeni bir Millî Mücadele ruhuna duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Bu mücadelenin; milletin iradesine dayanan, bağımsızlığı ve vatan bütünlüğünü esas alan bir anlayışla yürütülmesi zorunludur.

Viyana Kapılarından Karlofça’ya

Osmanlı Devleti bir cihan devleti iken, 1683’te Viyana kapılarından dönüşten kısa bir süre sonra, 29 Ocak 1699 tarihinde Karlofça’da Avusturya ve Venedik ile barış anlaşması imzalamak zorunda kalmıştır. Bu anlaşma, Osmanlı’nın askerî ve siyasî gücündeki gerilemenin açık bir göstergesi olmuş; Balkanlardan çekilişin başlangıcı kabul edilmiştir.

Karlofça Anlaşması ile Osmanlı Devleti; bugün Sırbistan, Karadağ, Romanya ve Hırvatistan sınırları içinde kalan geniş toprakları kaybetmiştir. Türkülerimize konu olan Belgrad ve Temeşvar da bu kayıpların içindedir. Viyana kapılarına dayanan bir milletten, Haçlı saldırıları karşısında her gün biraz daha geri çekilen ve Anadolu’ya doğru savrulan bir Osmanlı tablosuna geçilmiştir.

1699’dan 1915 Çanakkale’ye kadar Osmanlı, büyük ölçüde savunarak ve geri çekilerek ayakta kalmaya çalışmıştır. Bu süreçte basiretsiz, ilim ve hikmetten uzak; kurtuluşu düşmanda arayan, hatta cellâdına hayranlık duyan yönetici tipleri devletin kaderinde belirleyici olmuştur.

Yollarda Yitirilen Bir Millet

Bu geri çekiliş, sadece toprak kaybı değildir; yollarda bırakılan on binlerce, yüz binlerce canın hikâyesidir. Yanlışlar tekrar edilmiş, hatalarda ısrar edilmiştir. İktidar kavgaları uğruna birbirinin kuyusunu kazanlar, devletin de kuyusunu kazmıştır.

Milletimizi Asya bozkırlarına sürmeye yeminli düşmanlar, vatanı bölme ve Müslüman Türk milletini yok etme planlarını her dönemde diri tutmuş; suret-i haktan görünen yanlışlar ve ihanetler bu planlara zemin hazırlamıştır.

Bugün Değişen Ne?

Bugün farklı mıdır? O gün ne ise, bugün de büyük ölçüde odur. Milletin ve hatta birçok devlet adamının dahi haberi olmadan I. Dünya Savaşı’na girilmiş; yorgun, bitkin, borç içinde, silahsız ve hazırlıksız bir ülke cephelere sürülmüştür.

Yaklaşık 2 milyon 250 bin Mehmetçikten, savaş sonunda hasta, yaralı ve yorgun hâlde ancak 200 bin civarında asker kalabilmiştir. Ardından Sevr gibi bir dayatma milletin önüne konmuş; Balkanlar’dan sonra Edirne ve İstanbul dahi işgal edilmiştir.

Bu felaket karşısında kimi çevreler İngiliz Muhipler Cemiyeti kurma peşine düşmüş, kimileri Amerikan mandasını kurtuluş reçetesi olarak sunmuştur. Şehit kanlarıyla sulanan topraklar, yine şehit kanlarıyla kaybedilirken, olan biten pek az kişinin umurunda olmuştur.

İstiklâl Harbi ve Sonrası

19 milyon kilometrekarelik bir coğrafyadan geriye, istiklâl mücadelesi vereceğimiz dar bir vatan parçası kalmıştır. Misak-ı Millî sınırları dahi büyük bedellerle ve zaman içinde tahkim edilebilmiş; Hatay ancak 1939’da anavatana katılabilmiştir.

Lozan’da “Yedi Düvel” yeniden karşımıza dikilmiş; direnilmiş, fakat tehditler bitmemiştir. Lord Curzon’un “Bugün isteklerimizi reddediyorsunuz, bunları cebime koyuyorum. Yarın ülkenizi kalkındırmak istediğinizde hepsini cebimizden çıkarıp size kabul ettireceğiz” tehdit sözleri, bu mücadelenin uzun soluklu olacağının işaretidir.

Canımızı Dişimize Takarak

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yokluklara rağmen sanayi ve tarım hamleleri yapılmış; millet ve devlet el ele vererek önemli mesafeler kat etmiştir. Ancak bu kalkınma çabaları, Türkiye’yi zayıf ve bağımlı görmek isteyen çevreleri rahatsız etmiştir.

1938 sonrası dönemde, yarım kalan sanayi ve savunma projeleri (Nuri Demirağ tarafından kurulan uçak, Nuri Killigil tarafından kurulan silah fabrikaları … gibi); dış baskılar ve güvenlik endişeleriyle sekteye uğramıştır. Boğazlar, Kars ve Ardahan talepleri üzerinden Türkiye yeniden büyük güçlerin hesaplarının konusu hâline getirilmiştir.

Oltaya Takılan Türkiye

Soğuk Savaş yıllarında Türkiye, güvenlik gerekçesiyle Batı eksenine bağlanırken; ekonomik, askerî ve kültürel bağımlılık giderek artmıştır. Ülkenin pek çok alanında “bizden bağımsız bir şey yapılamaz” algısı yerleştirilmiştir.ABD ajanları barış gönüllüsü ismi altında, tam 1508 Amerikalı ülkenin bütün okullarına dağılmış her türlü bilgiyi ülkelerine taşımışlardır.

Eğitimden basına, siyasetten ekonomiye kadar geniş bir alanda dış etki hissedilir hâle gelmiş; millî kültür zayıflamış, tarım ve hayvancılık gerilemiştir. Savunma sanayiinde atılan adımlar umut verse de, kritik teknolojilerde dışa bağımlılık devam etmektedir.

Terör Kıskacı ve Zihin Bulanıklığı

Yaklaşık yarım asırdır terörle mücadele eden Türkiye, on binlerce evladını kaybetmiştir. Bu ağır bedellere rağmen, terörle ilişkili yapılarla yürütülen tartışmalar ve meşruiyet arayışları, toplumda derin bir huzursuzluk oluşturmuştur.

Milletin itirazlarına rağmen yürütülen süreçler; toplumsal ayrışmayı artırmış, eleştirenler ise “Çakal ve hain” gibi yaftalarla suçlanmışlardır.

Yeniden Bir Millî Mücadele İhtiyacı

Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar, yeni bir Millî Mücadele ruhuna duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Bu mücadelenin; milletin iradesine dayanan, bağımsızlığı ve vatan bütünlüğünü esas alan bir anlayışla yürütülmesi zorunludur.

Bu çerçevede Millet Partisi’nin yaptığı çağrılar, Anadolu’da başlatılan toplantılar ve uyanış çabaları, siyasî bir iddiadan öte tarihî bir sorumluluk olarak görülmelidir.Yapılması gereken uyanan insanımızı Millet Partisinin etrafında toplanmasını temin etmektir. Millet Partisi ülkenin ve milletimizin sigortasıdır.

 

Bugün sorumluluk; olup biteni millete anlatmak, susmamak ve gelecek nesillere karşı görevimizi yerine getirmektir.

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?