Vahyi Hayata Taşımak: Kur’an ve Sünnetin Bütünlüğü

 

İslâm’ın temel kaynakları Kur’an-ı Kerîm ve Sünnettir. Bu iki kaynak birbiriyle bütünlük arz eder; İslâm’ın doğru anlaşılması da ancak bu iki kaynağın birlikte değerlendirilmesiyle mümkündür. Ancak tarih boyunca bazı çevreler, “Kur’an bize yeter” anlayışıyla Sünnet’i devre dışı bırakmaya yönelmiş, dinin sadece Kur’an’la sınırlı şekilde anlaşılabileceğini savunmuştur.

Bu yaklaşım, ilk bakışta “Kur’an merkezli bir duruş” gibi görünse de özünde vahyin bütünlüğünü parçalar. Çünkü Kur’an hem lafzı ve manasıyla hem de Peygamber’in Kur’an emir ve yasaklarını, kısaca vahyin öğretilerini yaşayarak hayata tatbik etmesiyle bir anlam kazanır.

“Kur’an’la Yetinme Fikri; “Kur’an-ı Kerim’in her alanda yeterli olduğu” gibi ilk bakışta oldukça çekici bir sloganla yürütülen, ancak son tahlilde dinin itikat, ibadet ve ahlâk başta olmak üzere ana gövdesinden sapmayla neticelenen bir yaklaşımdır.

Şayet söylemin dayandığı “Kur’an her şeyi açıklıyorsa, o zaman sünnete gerek yoktur” önermesi düz mantıkla kabul edilecekse, Kur’an’ın indirildiği dönemde Allah Resûlü’nün (sav) varlığı hangi hikmetle izah edilecektir?

Allah Resûlü’nün (sav) Kur’an-ı Kerim’i nakletmek dışında hiçbir beyan ve faaliyette bulunmadığını iddia etmek mümkün müdür? “O söyledi ve amel etti; ama bu kavil ve fiillere dair herhangi bir şey bugüne sıhhatli ulaşmış olamaz” demek bir çözüm müdür? Bütün bu soruların cevabı aslında bilinmektedir, fakat ideolojik önyargılar “Kur’an bize yeter!” sloganını –tıpkı zamanında Haricilerin siyasi ve askeri arenada yaptığı gibi- hakikati görmenin önüne geçirebilmektedir.

Neticede yapılan spekülasyonlar öyle bir boyuta varmıştır ki, namaz, oruç, zekât gibi temel ibadetler ile cihad, tesettür, faiz gibi ana kavramlar hakkındaki hiçbir hadisi kabul etmeyen kitle, oluşan boşluğu kendi nefsani yorumlarıyla doldurabilmiştir. Farz orucun Ramazan ayı dışında da tutulabileceğini iddia etmek, cihadı “Allah yolunda elinden geleni yapmak” şeklinde sadeleştirip kâfirler için rahatsız edici bir kavram olmaktan çıkarmak ve benzeri tutumlar, elbette Siret- i Nebeviyye’de gözlenen somut gerçekliklerle uyuşmamaktadır.”[1]

Oysa Sünnet, Kur’an’ın alternatifi değil; onun açıklayıcısı, uygulayıcısı ve tamamlayıcısıdır.

Tarihî Arka Plan

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) döneminde Müslümanlar, karşılaştıkları meseleleri doğrudan Allah Resûlü’ne arz eder, çözümü onun rehberliğinde bulurlardı. Meselelerin mahiyetine göre kimi zaman bir âyetnâzil olur, kimi zaman da Peygamber Efendimiz’in içtihadı ile problem çözüme kavuşurdu.

Resûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra İslâm toplumu geniş coğrafyalara yayıldı; yeni kültür ve geleneklerle karşılaşıldı. Bu çeşitlilik, dinî hükümlerin uygulanması ve anlaşılmasında yeni yorum ihtiyacını doğurdu. İtikadî alanda Mâtürîdîlik ve Eş‘arîlik; amelî alanda ise fıkhî mezhepler (Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî gibi), bu ihtiyaca cevap veren ilmî müesseseler olarak ortaya çıkmıştır. Mezhepler vahyin yerine geçen yapılar değil; vahyi hayata taşıyan ilmî metodik yapılardır.

Buna rağmen bazı gruplar, bu ilmî birikimi gereksiz görerek “Kur’an bize yeter” düşüncesiyle Sünnet ve icmâ gibi temel kaynakları dışlamaya yönelmiştir.

“Kur’an Bize Yeter” Anlayışının İlk Temsilcileri

Hz. Peygamber’in vefatından kısa süre sonra ortaya çıkan Hâricîler, Kur’an’ın zahirine aykırı gördükleri hadisleri reddetmiş ve yalnızca Kur’an’la yetinmişlerdir.

Sahabe döneminde bile bu tür yaklaşımlara dair örnekler bulunmaktadır. Hayber’in fethi esnasında Müslüman olan sahabî İmrân b. Husayn (r.a.) ile bir kişi arasında geçen diyalog bu hususu açıkça ortaya koyar:

İmrân (r.a.) sünnetlerden bahsedince bir adam, “Ey Ebû Nüceyd! Bize Kur’an’da bulunmayan şeylerden söz ediyorsun.” dedi.
Bunun üzerine İmrân (r.a.) öfkeyle sordu: “Sen Kur’an’ı okumuyor musun?”
Adam “Evet.” dedi.
“Peki, akşam namazının üç, yatsının dört, sabahın iki rekât olduğunu Kur’an’da bulabiliyor musun?”
“Hayır.” cevabını alınca İmrân (r.a.) şöyle dedi:
“Biz bunları Resûlullah’tan öğrendik.”[2]

Bu örnek, Sünnet’i dışlayan bir din anlayışının ibadetleri anlamlı birer sembol olmaktan çıkaracağını göstermektedir.

İmam Şâfiî’nin Sünnet Müdafaası

“Kur’an bize yeter” anlayışının sistematik biçimde gündeme geldiği dönemlerden biri, İmam Şâfiî’nin yaşadığı Hicrî II. yüzyıldır. Şâfiî, bu anlayışa karşı kapsamlı bir savunma geliştirmiş ve Cimâu’l-İlm adlı eserinde sünnetin dinî delil oluşunu ilmî temellerle açıklamıştır.
O, sünnete karşı çıkanları üç sınıfa ayırır:

  1. Sünneti tamamen inkâr edenler,
  2. Yalnızca Kur’an’daki hükümlerle örtüşen sünneti kabul edenler,
  3. Sadece mütevâtir hadisleri kabul edip âhâd rivayetleri reddedenler.

Şâfiî’ye göre birinci ve ikinci gruptakilerin tutumu, İslâm’ın ibadet ve hukuk sistemini zayıflatır. Zira bu anlayış, “namazı, zekâtı, haccı ve diğer farzları” anlamını yitirmiş sembollere dönüştürür.

Ayrıca Şâfiî, âhâd hadislerin reddine karşı güçlü deliller ortaya koyar. Peygamber’in az sayıda elçi göndermesini, mahkemelerde iki şahidin beyanının geçerliliğini ve Resûlullah’ın tek bir kişiye bile hadis rivayeti izni vermesini buna delil gösterir.[3]

Sonuçta Şâfiî, sünneti Kur’an’dan ayırmanın, Kur’an’ın anlam dünyasını tahrif etmek anlamına geldiğini vurgulamıştır. Bu yaklaşım daha sonra tüm Sünnî ekollerce kabul görmüştür.

Modern Dönemde Yeniden Yükseliş

“Kur’an bize yeter” anlayışı, klasik dönemlerde marjinal bir görüş olarak kalmış; İslam uleması arasında hiçbir zaman kabul görmemiştir. Ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren Kur’ancılık adıyla bir akım olarak yeniden ortaya çıkmıştır.

Bu akım, Kur’an’ın bireysel yorumlarla anlaşılabileceğini savunmuş; Sünnet’i ise tarihsel bir bağlamla sınırlamıştır. Oysa Kur’an’ın birçok hükmünün tatbiki ancak Sünnet sayesinde anlaşılabilir bir çerçeve kazanır.

Kur’aniyyûn Hareketinin Arka Planı

“İngilizlerin İslâm coğrafyasını işgal ettiği modern döneme kadar tarihte Hz. Peygamber’in dindeki otoritesini reddeden bir fırka, bir mezhep çıkmamıştı. Onlarca bid’at fırka türemiş olmasına rağmen, sünneti topyekûn reddeden olmamıştır. Tarihte ilk kez modem dönemde, İngilizlerin Hindistan’ı işgal etmesiyle Allah Resûlü’nün dinî otoritesi direkt olarak hedef alınmıştır. Bu yapılan, bir İngiliz projesiydi. Sünnet karşıtlığını benimseyenler bundan sonra hep onların getirdiği delilleri tekrar ettiler. İngilizlerin “Sir” unvanı verdikleri Seyyid Ahmed Han, Hz. Peygamber’in (sas) misyonunu postacı misyonuna indirgemiş, ona göre bir postacının görevi emanet olarak taşıdığı mesajı adresine ulaştırdıktan sonra nasıl sona eriyorsa, Hz. Peygamber’in misyonu Allah’ın mesajını (Kur’ân-ı Kerim’i) insanlığa ulaştırdıktan sonra sona ermiştir.[4]

Bu fikirler, daha sonra 1902 yılında Abdullah Çekralevî tarafından Lahor’da kurulan Ehl-i Zikr ve Kur’an Cemaati (Kur’aniyyûn) ile örgütlü bir yapıya kavuşmuştur. Hareketin fikir kökleri Seyyid Ahmed Han (1817-1889)’a ve onun talebesi Çerağ Ali’ye dayanmaktadır. Zira Kur’ancılık düşüncesi, Seyyid Ahmed Han[5] ve onun görüşlerini benimseyenler tarafından yayılmaya çalışılan sünnet karşıtı fikirlerin intişarının hemen akabinde, 19. yüzyılın sonlarına doğru yeşermeye başlamıştır.

Ehl-i Zikr ve Kur’ân adıyla kurumlaşan bu hareketin mensupları, Hz. Peygamber in hadislerini inkâr etmeleri sebebiyle münkirîn-i hadîs, sadece Kur’ân-ı referans aldıklarını söylemeleri sebebiyle Kurânî(yyûn) adlarıyla anılmışlardır.

Kur’an İslam’ı olarak da tabir edebileceğimiz Kur’an’cılık düşüncesinin Hint alt-kıtasında ortaya çıkışı ve bir ekol haline gelmesinin değişik sebepleri vardır. Bu sebeplerden ilki ve belki de en önemlisi, Hindistan’ın İngilizlerin eline geçtiği 1857 yılı öncesi ve sonrasında İngilizler tarafından yapılan Hıristiyanlık propagandası ile Oryantalistlerin İslam kültür ve medeniyeti hakkındaki art niyetli çalışmalarıdır. Sömürgeleştirilen Hindistan’a Doğu Hint Şirketi sponsorluğunda gönderilen Avusturya asıllı İngiliz oryantalist Dr. AloisSprenger, Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesi’nin başına getirilmiştir. İlk kez hadislerin büyük bir kısmının uydurma olduğunu söyleyen ve sünnetin değeri üzerine makaleler yazan kişi de yine Sprenger’dir. İslam dünyasında ilk kez sünneti toptan inkar hareketi de yine bir İngiliz sömürgesi olan Hindistan Müslümanları arasında çıkmıştır.”[6]

Mevdudi hadis inkârcılığının sömürgecilikle irtibatlı olduğunu söyleyerek şu tespiti yapar: “Sömürgecilikle hadis inkârcılığının birbiriyle irtibatlı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hindistan XIX. asırda sömürgeleştirildiğinde Müslümanlar cihâd ederek bağımsızlık için uğraş göstermişlerdir. İngilizler, cihadın silahla yapılmasının farz olmadığını ve bunun caiz olmadığını, bazı ilim adamlarına kabul ettirerek, fetva vermelerini sağlamışlardır. Cihâdın nefisle yapılan mücadele şeklinde anlaşılması gerektiğini, silahlı cihadın ise, İslâm’ın kabul etmediği bir durum olduğunu kabul ettirmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla esas cihâdın İslâm’da olmadığını ileri sürerek dini dejenere etmeye gayret etmişlerdin Çerağ Ali ve Mirza, bu grubun başını çekiyordu. Burada görüldüğü üzere oryantalistler, gerektiğinde Kur’ân’ı da sorguluyorlar, Kur’ân üzerinde şüpheler uyandırmaya da çalışıyorlardı. Amaçları topyekun Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmaktır.”[7]

Neticede Kur’an merkezli görünen bu hareket, sömürgeci zihinlerin yönlendirdiği bir modern proje haline gelmiştir.

Sünnetin Vazgeçilmezliği

Kur’an varken başka bir kaynağa gerek yok düşüncesiyle Sünnet’i devre dışı bırakmak, İslâm’ı eksik anlamak demektir. Kur’an’ın birçok hükmünün tatbiki ancak Sünnet sayesinde açıklık kazanır.

Müslümanların bin dört yüz yıldır yaşattığı İslam medeniyetinin temel taşları Sünnet ile oluşmuştur. Ezan, cemaatle namaz, cuma, bayram, teravih, hac, kurban, cenaze namazı, selamlaşma, musafaha gibi İslami pratiklerin tamamı Sünnet’in hayata taşınmış tezahürleridir.Bunları “Kur’an’da yok” diyerek hepsini hayatımızdan çekip aldığımızda bizi bir araya getiren kardeşlik bağlarını da kaybederiz. Ezansız bir Müslümanlık, cemaatten kopuk bir dindarlık mümkün müdür?

Resûl’e İtaat

Kur’an’ın birçok ayeti, Peygamber’e itaati emretmekte ve Sünnet’in bağlayıcılığını ortaya koymaktadır:

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir.” (Nûr 24/51-52)
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan vazgeçin.” (Haşr 59/7)
“Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb 33/21)

“Ey iman edenler! Allah ve resulüne itaat edin, söylediklerini işittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin.” (Enfal 8/20)

Bu ayetler, Sünnet’in Kur’an’ın pratiğe dönüşmüş hâli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Hadislerin Sıhhat Meselesi

Hadis literatüründe uydurma haberlerin varlığı bilinen bir gerçektir. Ancak erken dönem hadis âlimleri bu problem karşısında cerh ve ta‘dil, râvilerin biyografisi, sened kritiği ve metin tenkidi gibi güçlü metodolojiler geliştirerek sahih olan ile olmayanı ayırmışlardır.

Dolayısıyla hadis alanındaki ilmî çalışmaları dikkate almadan, toptancı bir yaklaşımla bütün hadisleri reddetmek isabetli değildir.

Sonuç

İslâm, sadece bir inançlar bütünü değil; aynı zamanda ilâhî vahyin hayata aktarılmış hâlidir. Bu aktarım, Kur’an ve Sünnet’in birlikte anlaşılmasıyla mümkündür. Kur’an, genel ilkeleri ortaya koyarken; Sünnet, bu ilkeleri açıklamış, örneklendirmiş ve yaşanabilir kılmıştır.

Hz. Peygamber’i ilahlaştırmak nasıl yanlışsa, onu sadece bir postacıya indirgemek de tevhid inancıyla bağdaşmaz. Sünnet’i devre dışı bırakan bir Kur’an anlayışı hem tarihî gerçekliğe hem de vahyin bütünlüğüne aykırı, eksik bir din tasavvuru ortaya çıkarır.

Müslümanların görevi, Kur’an ve Sünnet’i birbirinden koparmak değil; her ikisini de doğru anlayıp hayatın merkezine taşımaktır.

[1]Ahmed Ürkmez, Teori İle Güncel Arasında Hadis/Sünnet İnkârı, İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Bahar 2016/7(1) 173-185

[2]Hadislerle İslâm Cilt 1 Sayfa 419

[3]Prof. Dr.M. Ebu Zehra, çev. Doç.Dr. Abdulkadir Şener, Mezhepler Tarihi, s.339

[4]Prof.Dr. Saffet Sancaklı, Hadis İnkârcılığı Hadis karşıtlarının iddiaları ve Cevaplar,S.31, Rağbet yayınları

[5] Gerek Ehl-i Kur’an’ın fikir babası olması gerekse Hint alt kıtasının eğitim, fikir ve kültür hayatına vurduğu damga sebebiyle üzerinde çok fazla durulan ve hakkında çok sayıda çalışma yapılan bir şahsiyet olmuştur.

Kırk yaşına kadar Ehl-i Hadis geleneğine bağlı ve toplum tarafından takdir görüp sözüne güvenilen bir birey olarak tanınan bu şahıs, 1857-1858 İngiliz sömürgesine karşı Hint halkının başlattığı bağımsızlık savaşında, bağımsızlık yanlısı hareketlere destek vermeyerek İngilizler tarafında yer almış almakla itham edilmiştir. Ayrıca onun 1869-1870 yılları arasındaki İngiltere seyahati sırasında Kraliçe dahil çok sayıda üst düzey yetkilinin iltifatına mazhar olarak çok iyi karşılanması, onun fikir yapısı ve siyasi görüşlerinin tesbiti açısından oldukça önem arz etmektedir.

[6]Arş. Gör. Şahin GÜVEN, KURÂNİYYÛN EKOLÜ-Temsilcileri, Tefsirleri ve Tefsirdeki Yöntem, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/219186

[7]Prof.Dr. Saffet Sancaklı, Hadis İnkârcılığı Hadis karşıtlarının iddiaları ve Cevaplar,S.31, Rağbet yayınları

 

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?