Bir toplum büyük hatalarla değil, alışkanlıklarla çöker. İnsan alışır. Alıştığı şeyi sorgulamaz. Yanlışı görür ama susar. Haksızlığı bilir ama geçer. Doğruyu tanır ama savunmaz. Ve bir gün o cümle yerleşir:
“Burası böyle.”
İşte kırılma noktası tam da budur.
Bir insanın ya da toplumun en büyük kaybı bilgi değildir. Hassasiyet kaybıdır. Çünkü hassasiyet kaybolduğunda
yanlış rahatsız etmez, doğru zorlamaz, vicdan konuşmaz. Ve insan, iç pusulasını kaybeder.
Serap UYSAL
Bazen insan, yıllar önce aldığı bir notla yeniden karşılaşır.Ne zaman yazdığını hatırlamaz.Ama o not, zamanı gelince kendini hatırlatır.Geçen gün defterimde tek bir cümleye rastladım:
“Kırık cam teorisi…”
Kısa… ama rahatsız edici kadar derin.
Biraz üzerine eğilince karşıma 1980’li yıllarda ortaya atılmış bir fikir çıktı.Basit görünüyordu; fakat insanı içine çeken bir tarafı vardı.Bu teoriye göre:
Bir yerdeki küçük düzensizlikler ve ihmaller, zamanla daha büyük bozulmaların önünü açar.
Yani mesele aslında bir cam değildir.Mesele… o camın kırık kalmasına razı olmaktır.
Teori, Amerikalı iki isim tarafından ortaya konuldu:
James Q. Wilson ve George L. Kelling.
Onlara göre suç sadece yoksullukla, sadece ekonomik şartlarla açıklanamazdı.Asıl belirleyici olan şey, toplumsal düzenin yavaş yavaş çözülmesiydi.
Bir cam kırılır…Tamir edilmez.Sonra bir tane daha kırılır.Ve bir süre sonra artık kimse o camları fark etmez.
İşte çöküş, tam da burada başlar.
Aslında bu teori tek bir cümlede özetlenebilir:
Küçük şey yoktur.Bir ihmal küçüktür denir…Ama büyür.
Bir yanlış önemsiz görülür…Ama tekrar eder.
Bir sessizlik geçici sanılır…Ama alışkanlığa dönüşür.
Bir mahalle böyle bozulur.Bir aile böyle dağılır.Bir şehir böyle çöker…Bir memleket böyle yavaş yavaş batar.
Çünkü mermeri delen, suyun gücü değil; sürekliliğidir.Damla damla akan su, en sert taşı bile aşındırır.
Ama bu hikâye sadece yıkımı anlatmaz.Aynı yasa, iyilik için de geçerlidir.
Küçük bir dikkat…Küçük bir özen…Küçük bir iyilik…Bazen bir evi kurtarır.Bazen bir insanı ayağa kaldırır.Bazen bir memleketi yeniden inşa eder.
Çünkü ihmal de büyür…İhya da.
Gözümüzün önüne bir ev getirelim.Bir zamanlar içinde hayat olan, seslerin eksik olmadığı bir ev…Sonra bir gün kapısı kapanır.Başta her şey yerli yerindedir.Ama zaman geçer.Toz birikir…Çatlaklar oluşur…Eşyalar eskir…Bir cam kırılır.Kimse tamir etmez.Ve o ev…yavaş yavaş bir viraneye dönüşür.Çünkü yıkım bir anda olmaz.Yıkım, ihmallerin toplamıdır.
Doğa da aynı şeyi söyler.
Ayrık otları temizlenmezse, toprağı sarar.Budanmayan ağaç, meyve vermez; çalıya dönüşür.Hayatın her alanında aynı kanun işler:
İhmal büyür.
Peki ya memleketler?
Bir ülke bir günde çökmez.Yavaş yavaş çöker.Küçük bir haksızlıkla başlar…Küçük bir sessizlikle devam eder…
Küçük bir “bana ne” ile yerleşir.Birisi kırmızı ışıkta geçer.Kimse bir şey demez.Bir başkası sıraya girmez.Alışılır.
Bir söz tutulmaz.”Olur böyle şeyler” denir.
Ve yanlışlar büyümez…normalleşir.İşte en tehlikeli eşik burasıdır.Çünkü bir toplum büyük hatalarla değil,alışkanlıklarla çöker.İnsan alışır.Alıştığı şeyi sorgulamaz.Yanlışı görür ama susar.Haksızlığı bilir ama geçer.Doğruyu tanır ama savunmaz.Ve bir gün o cümle yerleşir:
“Burası böyle.”
İşte kırılma noktası tam da budur.
Fakat mesele sadece toplum değildir.İnsan da aynı yasaya tabidir.Küçük bir erteleme…Küçük bir taviz…Küçük bir suskunluk…Zamanla karaktere dönüşür.Çünkü bazen en tehlikeli kırık camlar dışarıda değil…insanın içindedir.
Bir insanın ya da toplumun en büyük kaybı bilgi değildir.Hassasiyet kaybıdır.Çünkü hassasiyet kaybolduğunda
yanlış rahatsız etmez,doğru zorlamaz,vicdan konuşmaz.Ve insan, iç pusulasını kaybeder.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Hangi kırıkları görmezden geliyoruz?Hangi küçük yanlışlara alıştık?Hangi ihmalleri normalleştirdik?
Çünkü bir memleketi kaybetmek…bir anda olmaz.Bir cam kırıldığında mesele cam değildir.
Mesele…ona bakıp bakmadığımızdır.Çünkü bir memleket,camlarını değil…hassasiyetini kaybettiğinde asıl kırılır.