“Bizler on bin yıllık insanlık, beş bin yıllık Türk, bin dört yüz yıllık İslam tarihinin doğrularının mirasçısı, yanlışlarının düzelticisi olmalıyız” Aykut EDİBALİ
Durum Tespiti
Dışarıda Türkiye’nin etrafı adeta bir ateş çemberi. Kuzeyde Rusya-Ukrayna Savaşı, Kafkaslarda Azerbaycan-Ermenistan Savaşı, Güneyimizde Irak’ın perişan durumu, Suriye’nin üçe bölünmüş görünümü, İsrail’in bombaları altında yok olan Gazze ve ölen Filistinliler, Batıda Amerika’nın Yunanistan’a yerleşmesi…. Tüm bunlar gösteriyor ki, Türkiye ateş çemberi ile çevrelenmiş durumda…
Kurumlar Arası Fikir Birliği
İçeride ise cemaatlere, tarikatlara, mezheplere, bölgelere ve etnik menşelere göre tasarlanmış tehlikeli bir anafordayız… Türkiye Cumhuriyeti’nin kurum ve kuruluşları politik dengelere göre şekillenmekte, devletin çalışması sakatlanmakta, işlemez hale getirilmekte, kurumlar arası anlaşmazlıklar su yüzüne çıkmaktadır.
Siyasilerin kullandığı dil, sokakta, çarşıda, pazarda, kısaca her yerde toplumsal ayrışmaya davetiye çıkarmakta, vatandaşları ötekileştirmekte, dostluklar, arkadaşlıklar, hatta akrabalık ilişkileri yara almaktadır. Son aylarda emniyet güçlerinin yaptığı operasyonlar, tehlikenin boyutlarına dikkat çekmekte ve insanın aklına şu soruyu getirmektedir: Yıllardır suç örgütleri ülkeyi tehlikeli bir hale sokarken neden zamanında müdahale edilip problemler büyümeden önlenmedi? Neden?
Enflasyon Canavarına Kim veya Kimler Sebep Oldu:
Diğer taraftan son beş yıldır artan enflasyon, önlenemeyen fiyat artışları, emeklilerin artan zamlar karşısında perişan edilmesi bir başka sıkıntıyı doğurmaktadır. İnsanlar geçinme endişesiyle uğraşırken birileri lüks ve israfta sınır tanımamakta ve ortaya acı bir tablo çıkmaktadır.
Ülkede tam bunlar yaşanırken Cumhuriyetin kurucu liderine karşı kendini bilmezlerin yönelttiği kötü söz, davranış ve fiiller, zaten sosyal dengeleri sarsılmış toplumda kin ve nefreti körükleyerek problemleri derinleştirmektedir.
Cehaletin kol gezdiği sokaklarda kendini bilmezler Atatürk’e hakaretler yağdırmakta, tarih bilmeden, o acılı yılları okumadan utanmadan ağızlarından çıkanı toplum üzerine alev gibi fırlatmakta bir beis görmemekteler…
Diyanet İşleri Başkanlığı Asli Görevini yapmalı
Son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığının özellikle Cuma hutbeleri toplumun içini sızlatmakta, camiye ve cumaya giden insanların artık camiye ve cumaya gitmelerine bile mani olmaktadır. Toplumda artan bu tepkiler, insanları dinsizliğe, ateizme, deizme yönlendirmekte ve maalesef ilgili ve yetkililer bu acı olayları düzeltme cihetine gitmemekte ısrar üzerine ısrar etmektedirler.
Kendilerini kanaat önderi, cemaat lideri, tarikat şeyhi olarak takdim edenler İslam’ın arı, duru, temiz akaidine zarar vermeyi sürdürmektedir. Kur’an-ı Kerim sarih olarak uyarmayı sürdürmekte, Hz. Muhammed Mustafa’nın Sünneti yerli yerinde durmakta olduğu halde birileri bunlara uymayan emir, karar ve tavsiyelerde bulunarak dini duyguların zarar görmesine sebep olmaktadırlar.
Özal’ın “Anayasayı Bir Kez Delmekle Bir Şey Olmaz” Anlayışı kesinlikle Terk edilmelidir
Anayasa toplumsal sözleşme, devletin olmazsa olmazı durumundayken Anayasayı bir kez delsek bir şey olamaz anlayışı öyle bir noktaya geldi ki birbirleriyle uyumlu çalışması, hak ve hukuku sağlaması gereken kurumları karşı karşıya getirecek kadar tehlikeli bir hal aldı.
Dış Kaynak Arayışı Sürmekte
Ekonomide ödemeler dengesi gittikçe kötüleşmekte, dış ticaret açığı artarak ülkemizin aleyhine gelişmekte, ekonomiden sorumlu yetkililer dünyayı dolaşarak dış kaynak arayışını sürdürmekteler. Ancak, ne yazık ki adalet mekanizmasındaki olumsuzluklar, toplumsal huzursuzluklar, beklenen dış kredi imkânlarının gelmesine engel teşkil etmeyi sürdürmektedir.
Eski Vesayet Öldü, Yaşasın Yeni Vesayet
2002 sonrasında kurulan hükümette 2007 yılına kadar doğru, isabetli kararlar ile toplumu rahatlatmanın ötesinde çıkardığı kanunlarla toplumun önünü açmaya gayret etti. Ancak 2007 sonrasında bir vesayet kavramı çıkararak, basın ve yayın araçlarının ezici psikolojik ve etkileyici imkânlarını kullanarak kurumları ıslah etmek, aksayan yerleri düzeltmek yerine “ben ne dersem o olur!” anlayışıyla kurumları zorlayarak idarecilerini değiştirmek yoluna gitti. Böylece kurumlarda tecrübeli, ehliyet ve liyakatli olanlar tasfiye edilerek kendi kadrolarına yer açtı.
Devlet İçinde Hiçbir Guruba Teşkilatlanma Hakkı Verilemez
2010 Anayasa değişmesinden sonra terör örgütü olarak nitelendirilecek FETO hareketiyle el ele, kol kola, önü ve arkası düşünülmeden yapılan hukuksal değişmeler ilerleyen yıllarda bilek güreşine dönüşerek 15 Temmuz Hain Kalkışmayla sona erdi. Bu sefer de devlet içinde, yargı içinde tasfiyeler başladı. Devlet yapısı ciddi yara aldı. Tüm bunlar yaşanırken geçmişte dışarıda kalmış bir şekilde FETÖ ile araları açılmış cemaatler ve vakıflar, yaşanan acı olayları fırsata çevirerek devletin kurumlarını ele geçirmeye çalıştılar.
Başta devletin önemli kurumları, paylaşılamayan yerler oldu. Burada görünmeyen güçler el altından devlet gücünü ele geçirmeye, devlete yeni şekil vermeye böylece 2018 yılında değiştirilen anayasadan güç alarak yeni bir yapı oluşturmaya çalıştılar. Bu çalışmalarından sonra 2006 yılında Graham Fullerin adını koyduğu “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kavramını kullanmaya başladılar.
Tüm bu sürede artık anayasa delinse bir şey olmaz anlayışı hâkim olmaya başladı. Yetki ve salahiyetler, olay ve hadiseler tam öğrenilmeden ve ayrıntılı bir değerlendirilmeye tabi tutulmadan kullanılmaya başlandı. Artık toplum hafızası gerçek bilgilerle değil, hamaset nutuklarıyla yönlendirilmeye başlandı. Bütün bunlar da çoğu kez toplumda kopmalara sebep oldu.
Çok Sayıda Üniversite Açmakla Başarı Elde Edilemez
Ülkemiz için çok değerli olan üniversiteler, sayıca çoğaltılarak bilginin, araştırmanın, akademik unvan almanın kolaylaşmasına sebep oldu. Bilim üretmesi gereken bu yerler birilerinin istihdam alanına dönüştü. Fizik, kimya, biyoloji, matematik, tıp, eczacılık, elektrik ve elektronik alanlarda yapılması gereken atılımlar yapılamadı.
Sosyal bilimler için yapılması gereken çalışmalar bir türlü rayına oturmadı. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında yetiştirdiğimiz pek çok bilim adamımız taklit edilmeden öteye geçilmedi. Bir Hilmi Ziya Ülken, Ziya Gökalp, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Bahattin Ögel, Halil İnalcık, Mükrimin Halil Yinanç, Erol Güngör, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu ve de bir Aykut Edibali yetiştiremedik, yetiştiremediler.
Türkiye’nin yetiştirdiği Sulhi Dönmezer, Sami Selçuk gibi önemli hukukçuların görüşlerinden yararlanmadılar. Eğer öyle olsaydı 2004 yılındaki kanun değişikliğinden zinayı suç olmaktan, 2012 yılında çıkarılan 6284 sayılı kanunda “Kadının beyanı esastır” anlayışını kanunlaştırır mıydılar? 2010 ve 2018 yılındaki anayasa değişikliklerini yaparak insanları sen, ben ikilemine iter miydiler?
Eğitim, Eğitim Yine Eğitim
Eğitimde yapılan yanlışların haddi ve hesabı yoktur. Önce tecrübeli millî eğitim müdürlerinin cebine bir bankamatik kartı koyarak etkisizleştirip yerlerine yenilerini atadılar. Orta öğretim sınavlarını yazboz tahtasına çevirdiler. Ondan fazla bakan değiştirdiler. Gelen sanki kendi hükümeti yapmamış gibi yapılanları değiştirip kendi istekleri doğrultusunda eğitim sistemiyle oynadılar. Sonuçta okuma-yazma bilmeyen bir nesil, dijital nesil yetiştirdiler.
Sonuç olarak; rahmetli bilge insan Aykut Edibali’nin yıllar önce ifade ettiği “Bizler on bin yıllık insanlık, beş bin yıllık Türk, bin dört yüz yıllık İslam tarihinin doğrularının mirasçısı, yanlışlarının düzelticisi olmalıyız” ifadesinden yola çıkarak yanlış, aksayan, miadı dolmuş bilgileri ayıklayarak, sosyal, siyasal, eğitim, kültür ve hukuk alanını ıslah ederek, gelecek nesillerimize hür, ileri, mutlu, kadir, sözü dinlenen, fikirlerine itibar edilen, uluslararasında söylediklerini hayata geçirebilecek Muhteşem bir Türkiye bırakmalıyız….