Ramazan KİRAZ
Milletimiz ve ülkemiz, I. Dünya Savaşı ve onu izleyen Milli Mücadele sürecinde yokluk ve sefalet içerisinde destanlara sığmaz kahramanlıklar göstererek son kaleyi teslim etmedi ama çok büyük kayıplar verdi. 1927’de yapılan ilk nüfus sayısı, ülkemizde sadece 13.6 milyon insanımızın kaldığını gösterdi. Yani toplam nüfusumuz, İstanbul’un 2010 yılındaki nüfusu kadardı. Bu kadarcık nüfusun Türkiye’nin ne ekonomik ve sosyal yönden ne de savunma açısından yeterli olamayacağı tespiti üzerine nüfus yapımızı güçlendirme ve artışı hızlandırıcı kararlar alınıp uygulamaya konuldu. Bu bağlamda çok çocuklu aileler, yol ve gelir vergisi gibi yüklerden muaf tutuldu. Çok çocuklu ailelere hazineye ait tarım arazilerinden dağıtıldı. Sağlık tedbirlerini yaygınlaştırma, doğumları artırma ve kolaylaştırma, gebeliği önleyici ilaç ve araçların kullanılmasını yasaklama, çocuk düşürme fiilini cezalandırma, evliliği teşvik etme, memleket dışına olan göçleri sınırlama ve memleket içine olan göçleri teşvik etme politikaları uygulandı.
Nüfusumuz 30 Yılda İkiye Katlandı
1960’lara kadar nüfusun artmasını amaçlayan bu uygulamalar sayesinde 13,6 milyon olan nüfus, 1935’te 13.648 milyona, 1960’ta 27,7 milyona yükseldi. Nüfusumuzun yaklaşık 30 yılda ikiye katlanması, KİT’ler yoluyla sanayi ağırlıklı yatırımlara hız verilmesi, Dünya Bankası-IMF ile 1952’de David Rockefeller tarafından kurulan New York merkezli Dünya Nüfus Konseyi’nin dikkatinden kaçmayacaktı. Zaten Menderes 1950’lerden itibaren Türkiye’yi sanayi yatırımlarından tarıma yönelmeye zorlayan ve kendi ekonomik programlarını dayatan Dünya Bankası Türkiye temsilcisi Pieter Lieftink’i 1954’te makamından göndermiş ve çalışma ofisini kapattırmıştı.
IMF ve Dünya Bankası, 1958’deki ekonomik bunalım döneminde, daha önce reddedilen “istikrar paketi”ni Menderes hükümetine kabul ettirdi. Ancak krize kaynaklık eden sorunlar daha da derinleşti ya derinleştirilerek darbenin zemini hazırlandı. Özellikle Amerikan yönetimini ve onun, ülke ekonomilerini ve politikalarını belirleme aparatları IMF ve Dünya Bankası’nı “mutlu” eden 27 Mayıs darbesi gerçekleşti.
Asimetrik Bir Savaş Taktiği
Darbeyi izleyen aylarda, “Türkiye’nin nüfusunun çok hızlı arttığı, işsizliğin önüne geçilemeyeceği, kişi başına düşen milli gelirin iyice düşeceği, sağlık, eğitim ve beslenme gibi problemlerin katlanarak büyüyeceği” propagandası başlatıldı. Asimetrik bir savaş taktiği olan bu algı yönetiminin kaynağı Dünya Nüfus Konseyi ve Dünya Bankası’ndan başkası olamazdı. Çünkü ABD Savunma Bakanlığından Dünya Bankası başkanlığına getirilen McNamara, 1968 Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası Grubu Yıllık Toplantısı’nda, doğum kontrol uygulamalarına izin veren ülkelerin kaynaklara öncelikli erişim elde edeceği tehdidinde bulunacaktı.
Darbeciler kimin sesiydi?
Darbe yönetiminin algı operasyonuna destek vermesinin sebebi çok geçmeden anlaşıldı. 1963’te uygulamaya konulan I. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda, doğum oranının düşürülmesi devlet politikası hâline getirildi. 1965’te çıkarılan Nüfus Planlaması Kanunu ile doğumların azaltılması hedeflendi ve uygulama için Nüfus Planlaması Genel Müdürlüğü kuruldu. Beklenen düzeyde bir düşüş görülmeyince 12 Mart 1971 darbe yönetimi 1965 tarihli kanununun etkisini artırmak üzere güncellemeye gitti.
12 Eylül 1980 darbesini izleyen günlerde devletin nüfus kontrolü konusunda yeterli sonuca ulaşamadığını gözlemleyen küresel güçler ve dönemin darbe yönetimi, doğurganlığı düşürmeyi amaçlayan nüfus planlamasını yeniden gündeme aldı. Darbe yönetimi kürtajı, kısırlaştırmayı kolaylaştırdı.
Nüfusumuzu tırpanlayanlar
Darbe yönetimleri ve onların yolundan gidenler, doğum hızını düşürme politikalarını uygulamada yalnız kalmadılar. En büyük destek Vehbi Koç tarafından verildi. Vehbi Koç’un öncülüğünde akademisyenler ve iş insanları tarafından kurulan Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı, Türk Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, CİSÜ Platformu, Perinatal Tıp Vakfı ve Sivil Toplum İçin Destek Vakfı’nın eşgüdümlü çalışmaları uzun yıllar sonra amacına ulaştı. Demografik yapıyı dizayn etme odaklı nüfus planlamasına en büyük desteği sağlayan TAPAV’ın kurucusu Vehbi Koç, vakfın söz konusu çalışmaları nedeniyle 14 Haziran 1994 tarihinde dönemin BM Genel Sekreteri Boutros Ghali tarafından Cenevre’de “Dünya Nüfus Planlaması Ödülü”ne layık görülmüştü.
Artış Hızımız Tehlike Eşiğinin Altında
Vehbi Koç, toprağında rahat uyusun! Yerli ve yabancı paydaş vakıf, dernek gibi yapılanmalarla nüfusumuzu kuraklaştırma hayali gerçek oldu. Türkiye’de toplam nüfus sürekli artış eğiliminde olmasına rağmen nüfus artış hızı sürekli düşüyor. Nüfusumuz 1975’te 40,3 milyonken doğan çocuk sayısı 1 milyon 251 bindi. 80,8 milyona ulaştığımız 2017’de ise doğan çocuk sayısı 1 milyon 291 bin, 86 milyona çıktığımız 2025 yılında toplam çocuk sayısı 889 bin 598’de kaldı. Doğurganlık hızımız 1945’te 6.9, 1960’ta 6.38 çocuk iken, 1965’teki nüfus planlaması uygulamasının başlamasından sonra 1978’de 4.3, 1983’te 4, 1993’te 2.7, 2001’de 2.38, 2023’te 1.51, 2024’te 1.48, 2025’te 1.4 çocuğa kadar düştü. Büyük şehirlerde bu durum 1’e kadar iniyor.
Demografik Yıkımın Sonu
Görüldüğü üzere demografik yıkımın başı ile sonu arasında neredeyse yarım asrı bulan bir süre bulunuyor. Süreci tersine çevirmek için öncelikle insanımızı yuva kurmaktan uzaklaştıran evlense bile çocuktan uzak tutan, hayvan ebeveynliğine yönelten, “ev arkadaşlığı”nı seçtiren şartların kültürel, psikolojik, sosyolojik, ekonomik vb. faktörlerin analiz edilmesi ve bu veriler baz alınarak üretilecek uzun soluklu politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Önümüzdeki tehlike bir savaşın veya salgın hastalığın yol açabileceği yıkımdan çok büyüktür. Elbette 2026–2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan edilmesi, Nüfus Politikaları Kurulu’nun devreye girmesi, yangın sonrası bir adım olsa da değerlidir. Ancak yıl ilanı, kurulun devreye girmesi günü kurtarmaya dönük, tribünlük girişimler düzeyinde kalırsa çocuklarımız çok uzak olmayan zamanda dayı, amaca, hala, teyze diye seslenebilecekleri kimsecikleri bulamayacaklar.