Rönesans Üzerine Düşünürken

 

Kur’an, Siyer, Orhun Kitabeleri, Dede Korkut Hikâyeleri ve Kutadgu Bilig yalnızca tarihî metinler değildir. Onlar aynı zamanda insanların kendi çağlarının sorunlarıyla nasıl mücadele ettiklerini gösteren tecrübe kaynaklarıdır. Asıl önemli olan bu metinleri ezberlemek değil, onların nasıl düşündüğünü anlamaya çalışmaktır.

İnsanlık tarihine baktığımda, değişmeyen tek şeyin “değişim” olduğunu görüyorum. Bu yalnızca toplumlar için değil, evrenin kendisi için de geçerli. Bilim insanları evrenin milyarlarca yıldır genişlediğini söylüyor. Bir tarafta yeni yıldızlar ve gezegenler oluşurken diğer tarafta kara delikler sayısız gök cismini yutuyor. Doğanın kendisi bile sürekli bir oluş ve bozuluş hâlinde.

Yeryüzündeki hayat da farklı değil. Türler ortaya çıkıyor, gelişiyor, yok oluyor ve yerlerini yenileri alıyor. İnsan toplulukları, devletler ve medeniyetler de aynı yasaya tabi görünüyor. Yükselişler, duraklamalar ve çöküşler tarihin doğal akışı içinde birbirini izliyor.

“Andolsun biz insanı, çamurdan süzülmüş bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta (rahimde) nutfe (sperm ve yumurta karışımı bir damla) hâline getirdik. Sonra nutfeyi bir alaka (rahim duvarına tutunan/asılı kalan zigot/embriyo) yaptık. Sonra alakayı bir mudga (çiğnem et görünümünde bir kütle) hâline getirdik; mudgayı kemiklere çevirdik ve bu kemiklere et (kas) giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratılışla (ruh üflenerek) insan hâline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Mü’minûn, 23/ 12-14)

“Allah, rüzgârları gönderip bulutları harekete geçiren, onları dilediği gibi göğe yayan ve parça parça edendir. … İşte eserlerine bir bak; Allah, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye kadirdir.” (Rum,30/ 48-50)

Belki de sorun dediğimiz şey, bu değişimin kendisidir. Çünkü insan alışkanlıklarının içinde yaşamak ister. Düzenini ya da alıştığı konfor ortamını sever. Oysa hayat, sürekli olarak bu düzeni bozar. Her değişim biraz belirsizlik, biraz kaygı ve daha çok mücadele demektir.

Bu nedenle medeniyetlerin tarihini okurken onların neden yükseldiğinden çok, neden gerilediğini anlamaya çalışırım. Çünkü yükseliş çoğu zaman başarıların hikâyesidir; gerileme ise hataların, ihmallerin ve kaçırılmış fırsatların.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme tartışmalarına da bu gözle bakmak gerekir. Son birkaç yüzyıldır Türkiye’nin gündeminde hep aynı sorular dolaşıyor: Neden geride kaldık? Nasıl toparlanabiliriz? Hangi yolu izlemeliyiz?

Aslında bu sorular yeni değil. Tanzimat’tan önce de soruluyordu, Meşrutiyet döneminde de, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da. Bugün de farklı ifadelerle aynı meseleleri tartışıyoruz. Bu durum, sorunların kişilerden çok yapılarla ilgili olduğunu düşündürüyor.

Tarih bize büyük dönüşümlerin kısa sürede gerçekleşmediğini gösteriyor. Önce bir afetler, salgın, büyük bir yenilgi, kaos gibi sorunlar ortaya çıkar. Ardından birkaç kuşak boyunca insanlar bunların nedenlerini anlamaya çalışır. Sonra çözüm önerileri geliştirilir. Bazıları başarılı olur, bazıları olmaz. Fakat arayış devam eder.

Avrupa’nın Rönesans’a ulaşma hikâyesi de böyledir. Bugün çoğu insan Rönesans’ı birkaç sanatçı ve bilim insanının başarısı olarak görür. Oysa işin arkasında yüzyıllar süren bir sorgulama vardır.

Kendi içinde yozlaşmış, Kavimlar Göçü ve Müslümanların fetihleri ile çöküntü yaşayan Avrupa, uzun süren sorgulamaların ardından bir dönem geldi, kendi geçmişini yeniden keşfetmeye karar verdi. Antik Çağ’a yöneldi. Eski eserleri okudu. Unuttuğu bilgi kaynaklarını yeniden hatırladı. Kilisenin mutlak otoritesini sorguladı. Düşünceyi serbest bırakmaya çalıştı.

Burada dikkati çeken nokta şudur: Avrupalılar yükselirken başka bir medeniyete dönüşmediler. Kendilerini yeniden keşfetmeye çalıştılar. Kendi tarihleriyle hesaplaştılar. Kendi kaynaklarına yöneldiler.

Bugün İslâm dünyasının ve Türkiye’nin önünde duran soru da belki budur: Biz kendi kaynaklarımıza yeterince bakabiliyor muyuz?

Bazen düşünüyorum da, Avrupa’nın Rönesans döneminde yaptığı şey yalnızca eski metinleri okumak değildi. Kendi inançlarındaki cehennemden ürktüler, cennet sahnelerini resim, şiir, tiyatro, heykel, mimari eserlerinde canlandırıp önce göze, kulağa ardından beyinlere işlediler. Antik Yunan ve Roma’yı kütüphanelerden çıkarıp hayatın içine taşıdılar. Homeros’un destanları resimlere, heykellere, tiyatrolara ve saray duvarlarına işlendi. Mitoloji, mimarinin sütunlarında yükseldi. Eski İskender ve Sezar gibi kahramanlar tabloların içinde yeniden yürümeye başladı. Tevrat ile İncili, Antik Yunan ile Roma’yı nakış nakış işlediler her yere.

Biz ise çoğu zaman kendi büyük metinlerimizi okumakla yetiniyoruz. Oysa Kur’an’ın insan, adalet, bilgi ve sorumluluk anlayışı; Orhun Kitabelerinin devlet, toplum, siyaset ve tarih bilinci; Dede Korkut’un cesaret, sadakat ve dayanışma anlatıları; Kutadgu Bilig’in hikmet ve yönetim anlayışı yalnızca araştırma konuları değildir. Bunlar aynı zamanda sanatın, estetiğin ve kültürel üretimin kaynaklarıdır.

Bir an için gözümüzün önüne getirelim.

Ötüken bozkırında Bilge Kağan’ın milletine seslendiği bir film sahnesini…

Tekvîr Suresi, 8-9. Ayetlerini geldiği 613-615 yıllarında Mekke’deki tartışma sahnesinde: “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun, hangi günah sebebiyle öldürüldüğünün sorulduğu zaman…” Birleşmiş Milletlere bağlı Unicef afişlerinde yer alışını…

Deli Dumrul’un ölüm karşısındaki meydan okuyuşunu anlatan bir tiyatro oyununu…

Bamsı Beyrek’in hikâyesinden ilham alan bir senfoniyi…

Kutadgu Bilig’in adalet fikrini modern bir kamu binasının mimarisine işleyen bir tasarımı…

Kur’an’ın insanı düşünmeye çağıran ayetlerinden esinlenen bir şiiri ya da romanı…

Medeniyetler biraz da böyle görünür hâle gelirler. Fikirler yalnızca kitaplarda yaşadıkları sürece sınırlı kalırlar. Asıl etkilerini sanatla, mimariyle, müzikle ve edebiyatla toplumun hafızasına yerleştiklerinde gösterirler.

Bugün gençlerimizin önemli bir kısmı Yunan mitolojisinin kahramanlarını, İskandinav destanlarını veya modern fantastik evrenleri tanırken; Bilge Kağan’ı, Tonyukuk’u, Deli Dumrul’u, Bamsı Beyrek’i ve Yusuf Has Hacib’i, Ahi Evran, Bacıyan-ı Rum’u, Kuvayı Milliye yiğitlerini yeterince tanımıyor. Bunun nedeni bu şahsiyetlerin yetersizliği değil, onları çağın diliyle anlatmakta zorlanmamız, belki de anlama ve anlatmayı önemsememizdir.

Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir yorum hareketidir. Geçmişi tekrar eden değil, geçmişten ilham alan bir kültürel hamle…

Geçmişe dönmek mümkün değildir. Fakat geçmişten öğrenmek mümkündür.

Kur’an, Siyer, Orhun Kitabeleri, Dede Korkut Hikâyeleri ve Kutadgu Bilig yalnızca tarihî metinler değildir. Onlar aynı zamanda insanların kendi çağlarının sorunlarıyla nasıl mücadele ettiklerini gösteren tecrübe kaynaklarıdır. Asıl önemli olan bu metinleri ezberlemek değil, onların nasıl düşündüğünü anlamaya çalışmaktır.

Fakat bunun da tek başına yeterli olmayacağı açıktır. Çünkü günümüzün dünyası bilim ve teknoloji tarafından şekillendirilmektedir. Yapay zekâdan biyoteknolojiye kadar pek çok alanda insanlık yeni bir döneme girmiştir. Bu nedenle geçmişin bilgeliği ile çağın bilimini buluşturmak zorundayız.

Belki de yeni bir Rönesans arayışı tam burada başlamaktadır.

Kur’an’ın ahlaki ufkunu, Orhun Kitabeleri’nin tarih şuurunu, Dede Korkut’un insan sıcaklığını ve Kutadgu Bilig’in hikmetini, Anadolu Bacılarının (Bacıyan-ı Rum) 8 asır öteden “kadın da var!” çıkışını; şiirde, romanda, sinemada, müzikte, mimaride ve dijital sanatlarda yeniden üretebildiğimiz gün, kendi kültürel rönesansımızın ilk adımlarını atmış olacağız.

Özgür düşüncenin geliştiği, insanların korkmadan konuşabildiği, bilimsel yöntemin esas alındığı, sanatın desteklendiği ve farklı fikirlerin düşmanlık sebebi sayılmadığı bir ortam…

Tarihte büyük uygarlıkların yükseldiği dönemlere baktığımızda hemen hepsinde bu özellikleri görüyoruz.

Bu yüzden bugün asıl mesele, geçmişi övmek veya övünmek ya da başkalarını suçlamak değildir. Asıl mesele, kendi zamanımızın sorularına cesaretle cevap arayabilmektir.

Belki de her medeniyetin gerçek rönesansı, kendisiyle yüzleşebildiği ve yeniden öğrenmeye karar verdiği anda başlar. Ancak bu cesaret ve kararlılıkla “Millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.”

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?