En Baba Anayasa

                                                                                                                                                                      

Anayasa

Anayasa, kelimenin kendisinden de anlaşılacağı üzere, ana kanun, temel kanun, esas kanun gibi anlamlara gelmektedir.  Düstur kelimesi de anayasa anlamına gelmekte olup Farsça kökenli bu kelimedir. Türkçe ’de kanun-i esasi, teşkilat-ı esasiye kanunu gibi isimlendirmeler kullanılmış olsa da anayasa adlandırması benimsenmiş ve yerleşmiştir.

Dünyada, çağdaş anlamdaki anayasalara gelinceye kadar genellikle monarşik anlayışların kabulleri anayasa yerine geçmiştir. Söz sahibi kim ise onun emir ve direktifleri hem yasa hem anayasa olmuştur.  Sorgulanması dahi suçtur. Avrupa/Batının tarihi bunun en tipik örneğidir. Monarşik yapının söz sahibi, ya kral/imparator ya da kilisedir. Son söz, kilisenin/kilise baronlarının olmuştur.

Oluşturulan anayasa, kutsal bir metin olmayıp, insan ve toplulukların birlikte bir arada insanca yaşamaları için uzlaştıkları bir üst uzlaşma metnidir.

Monarşik/tiran yaklaşım ile modern anayasa yaklaşımı arasında anayasa görevini üstlenecek kurumlar da olmuştur. Bunlar din ve töredir.  Gerçekten de din ve töre; benimsendikleri topluluklarda kuvvetli bir iç denetimle güçlü ve yaygın bir egemenlik alanı oluşturmuşlardır.  Din ve törenin, işin doğasına uygun egemenliği genel bir güvenlik şemsiyesi oluşturmuşsa da bu iki kurumun istismarı ve manipüle edilmesi; kapanmayan yaraların açılmasına sebep olmuştur.

Medine Anayasası

Muhammed Hamidullah ve başkaca Doğulu ve Batılı araştırmacılara göre Medine Anayasası, dünyanın ilk yazılı anayasasıdır. Hz. Peygamber’in (as) öncülüğünde Medine’ye hicreti müteakip Medine’deki Müslümanlar ile diğer topluluklar arasında akdedilen mutabakat, dünyanın ilk yazılı anayasası özelliğini taşımaktadır. Hz. Peygamber (as) öncülüğünde imzalanan bu metin, bugün elimizdedir. Ondan kısaca söz edersek, şunları söylememiz mümkündür:

-Kimi araştırmacılar 48 maddeden oluştuğunu söylerken kimileri 53 maddeden oluştuğunu söylemektedir. Burada anlaşılmaz bir durum yoktur. Her iki görüşün değerlendirdiği metin aynı metindir. Birileri iki maddeyi bir madde, kimileri de bir maddeyi iki madde saymıştır.  Bundan dolayı farklı sonuçlar dillendirilmekte, fakat metin aynı metindir.

-Kimi araştırmacılar, Medine Vesikasının 8 bölümden oluştuğunu; bu haliyle sözleşmenin 8 ayrı toplulukla müslümanlar arasında akdedildiğini, sonra bu metnin bir araya getirildiğini söylemektedir. Kimisi de 8 ayrı toplulukla akdedilmiş olmakla birlikte bir seferde topluca akdedildiğini söylemektedir. Sonuç değişmez. Bu sözleşme, Medine’de bulunan 8 gurupla müslümanlar arasında akdedilmiştir.

-Dikkate değer bir durumdur ki; Medine’de hicreti müteakiben yapılan nüfus sayımında Müslümanların sayısı bin 500 kişi kadar iken diğer unsurların toplam nüfusu Müslümanların 7 misli kadardır.  Bu durum, iki açıdan çok önemlidir:

  1. a) Müslümanların sayıca az olmalarına rağmen nitelik olarak hem Medine’de önemli/hatırı sayılır/sözü geçen bir topluluk olmaları, hem de kendilerine güvenilmesi. Kısaca söylemek gerekirse hem özgüven hem de güven duyulmaları.
  2. b) Hz. Peygamber’in (as) liderliğinin kabul edilmesi, onun hakemliğinin kabulü de son derece önemli bir noktadır.

-Her topluluk kendi arasında bir topluluk olarak kabul edilmekle birlikte Medine Site Devletinde yaşayan çeşitli toplulukların da bir vatandaşlık anlayışı içerisinde bir topluluk/ümmet sayılmaları dikkat  çekicidir.                                                                                                                                                                                                         

-He topluluk Medine’yi savunmak için kendi hazırlığını yapmak ve lojistik tedarikini yapmakla yükümlü iken kayıpların/zararın telafisi için bütün toplulukların yardımlaşacakları da belirtilmiştir.

-Bu sözleşmede açıkça görülüyor ki; dini bir metin olmaktan uzak, topluluklar arası bir savunma ve vatandaşlık mutabakatıdır.

-Peygamberimiz’in bu uygulaması, göz önünde bulundurulması gereken önemli bir uygulamadır.

-Medine vesikasında iki yerde ümmet kelimesi geçmektedir. Ümmet; millet, topluluk anlamlarına gelmektedir. Bunlardan birisi Müslümanlarla ilgilidir: “Bu, Nebi Muhammed (sav) ile diğer insanların dışında bir ümmet olan Yesripli ve Kureyşli müminler ve müslümanlar, onlara bağlı olanlar, onlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler arasında bir zabıttır.” (İbn-i Hişam, II,147)

İkincisi ise Medine sakinleri ile ilgilidir: Beni Avf Yahudileri Müminlerle birlikte bir ümmettir. Yahudilerin dini kendilerine, Müslümanların dini kendilerinedir. Köleleri; zulüm ve haksızlık yapmadıkları sürece bağlı oldukları topluluklara aittirler. Ancak zulüm ve haksızlık yaparlarsa yardım edilmezler.”  (İbn-i Hişam, II, 149)

Görüldüğü üzere birincisinde din esaslı bir birlikten, ikincisinde ise memleket eksenli bir birlikten (ümmet) söz edilmektedir.

Anayasa Laiklik Din

Anayasa, laiklik ve din kelimelerini yan yana getirdiğimizde nasıl bir manzara ile karşılaşıyoruz? Hemen söyleyelim; gözümüzün ve idrakimizin algılama seviyesine göre bir manzara ile karşılaşıyoruz. Nasıl mı, sorusunun cevabını, Osmanlı’daki uygulamaya kısaca değindikten sonra verelim.

Osmanlı’da fetihten sonra her dini topluluğun başına bir yetkili-sorumlu kişi görevlendirilmiştir. Bu görevlinin görevlendirilmesi, kendi cemaatinin seçimi, fermanın onayı ile yürürlüğe girmektedir. Görevli, devlet ile cemaati arasında köprü görevi görmektedir. Sorunlarla karşılaştığı zaman devlete iletmekte, devlet de o sorunun çözümü için gereken desteği sağlamaktadır. Ama görevlinin ihmali olursa, sonucuna katlanmasını da bilmelidir. (II. Mahmut döneminde Patrik V. Gregorius, bu sonuca katlanmıştır.) Görevli hem cemaati nezdinde hem de devlet katında itibar sahibidir. Söz konusu cemaat, dininin gereklerini rahatça yerine getirmektedir. Laikliğin neden Batıda ortaya çıkma ihtiyacı duyduğu, bu bilgiden anlaşılmalıdır.

Laiklikle ilgili farklı yaklaşımlar vardır. Bunun en ifriti, din düşmanlığıdır. Bu yaklaşım, adına bolşeviklik de dense sosyalizm de dense –ne denirse densin- komünizmde vardır. Fert olarak da bağnaz bir “din düşmanlığı dinine” bağlı olan sapkınlarda. Bunun dışında dini paranteze alan bir laiklik ve anayasa anlayışı pek yoktur. İncil’e el basarak yemin edip göreve başlayan seçilmişlerin ülkeleri, anayasalarına göre laiktir. Partinin adında Hristiyan kelimesi olan ülkeler laiktir. Hem de çeşit çeşit. Avrupa’da onlarca Hristiyan parti vardır. Hristiyan Birlik Partisi, Hristiyan Demokrat Parti, Hristiyan Sosyal Demokrat Parti, Hristiyan Halk Partisi… Bu Hristiyan partilerden, laikliğin apansız devleti Fransa’da bile vardır. Hatta bunlardan esinlenerek mi yoksa cesaret alarak mı, bilmediğimiz dayanaklarla adında Müslüman olan partiler bile kurulmuştur Fransa’da. Burada iki sorun dikkat çekmektedir:

1.Fransa gibileri, laikliği belki din düşmanlığı olarak değil de İslam düşmanlığı olarak anlayagelmişlerdir.

2.Laikliğe göre adında din geçen parti kurulabilir de İslam geçen parti kurulamaz. Düşünsenize Türkiye’de böyle bir şeye cesaret edildiğini. Kıyamet kopar Allah korusun, kıyamet. Bu ülkede her türlü partiyi kurabilirsiniz, ama adında İslam geçeni kuramazsınız. Hatta onu hatırlatan, ima edeni de kuramazsınız.

Hal böyle olmasına ve laikliği ilkel bir din anlayışına indirgeyen yaklaşımlar olmasına rağmen anayasasında laiklik ilkesi bulunan Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanlığı vardır, dini eğitim veren eğitim kurumları vardır, okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi vardır… Ve Anayasa Mahkemesi, bunların varlığını anayasaya aykırı bulmamıştır.

Demek oluyor ki; sorun; kafada, beyinlerde…

Temel Ölçütler

Anayasa hazırlanırken aşağıdaki ölçütlerin göz önünde bulundurulmasını zorunlu görüyoruz. Bunlar ilkeler bazındaki zorunluluktur.

1.Hakkın Teslimi

Anayasa; canlı cansız, insan hayvan her varlığın hakkını korumayı evrensel bir norm olarak kabul etmeli ve bunun sağlanması için gerekli hazırlıkları yapmayı deruhte etmelidir.

2.Milli Bakış Açısına Sahip Olma

Her yasa ve anayasanın bir aidiyeti olmalıdır ve olur. Bizim hazırlayacağımız anayasa Türk Milletinin bakış açısı ile hazırlanmalıdır. Dünyaya uyacağız diye kendi yürüyüşümüzü unutmaya, köklerimizden kopmaya, bizi biz yapan dinamiklerimizi buharlaştırmaya gerek yoktur. Kimliksiz insan da millet de olmaz.  Hangi ad altında olursa olsun, bizi köklerimizden ve kimliğimizden uzaklaştıracak bir yaklaşım kabul edilemez.

3.Bilim ve Birikim (Tecrübe/Deneyim) Önemsenmeli

Bilim ile milletimizin ve insanlığın tarihi tecrübesi, birikimi önemsenmeli ve gereken önem verilmelidir.

4.Birleştirici Uzlaştırıcı Kardeşleştirici

İnsanlar ya dinde ya da insanlıkta kardeşimizdir. Bu durum göz önünde bulundurularak birleştirici, uzlaştırıcı ve kardeşleştirici bir anlayışı hâkim kılmak yeni anayasanın ruhunu oluşturmalıdır. Yaşadığımız zor coğrafyada düşmanın oyununu bozmak buradan geçer. Hangi görünüm altında olursa olsun yukarıda değindiğimiz kardeşliği zedeleyecek yaklaşımlar titizlikle izlenmeli, birlik ruhunu baltalayacak niyet ve yaklaşımlar baltalanmalıdır.

Hazırlanacak metin belli bir gurubun, zümrenin ve çevrenin değil; milletin ortak arzu ve ülküsünü ortaya koymalıdır.

5.Dikkat Edilecek Hususlar

  1. a) Uluslararası Antlaşmalar Özenle Değerlendirilmeli

İkili ve çok taraflı milletlerarası antlaşmalar titizlikle değerlendirilmeli ve şu iki hususa uyulmalıdır:

1-İkili meclis olmadığına göre bu tip antlaşmalar iki kez oylanmalıdır. Birinci oylamadan geçen metin, bir (iki, üç) ay sonra son kez oylanmalıdır. İki oylama arasında söz konusu metin kamuoyunda değerlendirilecek, konunun daha iyi anlaşılmasına imkân verecektir.

2-Cayma hakkı: Uluslararası antlaşmalarda cayma hakkı mutlaka olmalı, ülkemizin kaybına imkân verilmemelidir.

  1. b) Milli Mutabakat, Mihenk Taşı Görevi Görmeli

Milli mutabakat, sağlıklı bir istişarenin sonucu olarak ortaya çıkar. Milli mutabakattır ki; devletimizi devlet, milletimizi millet kılar. Zaafiyetleri ortadan kaldırır. Ancak bilinmelidir ki; milli mutabakat kendiliğinden ortaya çıkmaz. Belli prensiplerin öne çıkması, milli mutabakatı doğurur.  Hemen her sosyal olayda bunu görmek mümkündür. Aşağıdaki hususları göz önünde bulundurmak, milli mutabakata ivme kazandıracaktır. Başta anayasa olmak üzere Türk Milleti adına söz konusu olan bütün belge ve uygulamalarda ayrıntısına girmeden Millet Davası’ndaki şu yaklaşımları önemli görüyoruz:

Millet Davası’nın Milli Mutabakata Dayalı Anayasa Kriterleri

“Sivil, milli ihtiyaçlara, milli hedeflere uygun, insan hak ve hürriyetlerine dayalı, milli kimliği, tabii çevreyi, tarihi mirası koruyan, veciz, yorumlanabilir, bilimesl esaslara uygun, milletçe geliştirilebilecek, milli mutabakata dayalı yeni bir anayasa gerekmektedir.

1.Ülkenin bölünmez bütünlüğü, devletin, bayrağın birliği, Türkçe’nin tek resmi dil olması tartışılmaz olmalıdır.

2-İnsan hak ve hürriyetlerine saygılı olunmalıdır.

3-Düşünce, rey, inanç, ibadet, eğitim hürriyetine saygı duyulmalıdır.

4-Milletin hukuk, inanaç, değer ve hürriyetlerine saygılı olunmalıdır.

5-Hukukun üstünlüğüne saygı duyulmalıdır.

6-Bilimin, ülke kalkınması ve ülke idaresinde kılavuz haline getirilmesi gerekir.

7-Türkiye, yaşam alanlarına sahip çıkmalıdır.

Tuna’dan Hazar’a, Karadeniz’den Aden’e kadar uzanan bölgenin jeopolitik bir bütünlük teşkil ettiği açıktır. Bu bölge milletleriyle bir Milletler Camiası oluşturulmalıdır.

Türkiye, bölgesinde yeni bir yapılanmayı hedef almalı. Yunanistan, Bulgaristan, “Yugoslavya”, Macaristan, Romanya, Kırım, Irak, Suriye, İran Müslüman Türk cemaatlerinin ve varlığının maddi manevi mirasının korunmasını milletlerarası anlaşmalarla yeniden teyit etmeli.

Dünyanın hangi ikliminde olursa olsun Türk Milletinin hiçbir kolu, boyu, oymağı asla göz ardı edilmeyip maddi manevi bütün hak ve kazanımları garanti altına alınmalı. Kayıp Türk illerinin asli tapusunun, mirasçısının Türk Milleti olduğu unutulmamalı.

Soyda soydaşı, dinde dindaşı, insanlıkta kardeşi olan herkesin hakkının korunmasının; din, töre, kültür ve medeniyetimizin Müslüman Türk Milletine yüklediği asli görev olduğu bilinmelidir.

8-Gazi meclisin asil duruşu, TBMM’nin ve vekillerin asıl duruşu olmalı ve bu muhterem tavır titizlikle korunmalıdır.

9-Adil seçim yasaları ile milli irade Mecliste temsil edilmelidir.

10-Basın özgür olmalı

Basın yayın özgür olmalı. Bununla birlikte, çocukları koruma, aileyi, şahsın hukukunu, dini ve milli değerleri koruma, insani değerleri koruma yönünde gereken tedbirler mutlaka alınmalı. Devlet, basın yayın özgürlüğünü sağlarken, maddi manevi değerleri de mutlaka korumalıdır. Böylece tüm basın yayın kuruluşlarının takip edecekleri ve uyacakları yayın milli politikası belirlenmiş olur.

11-Devletin temel hedefleri anayasada yer almalıdır.

Anayasada devlet gücünün nasıl kullanılacağı, hedeflerin nelerden ibaret bulunduğunun açıkça gösterilmesini istiyoruz. Zamanımızda demokrasilerin ciddi bir bunalım geçirmekte oldukları kabul edilmekte ve çareler aranmaktadır. Özetle devlette toplanan muazzam gücün sınırlanması, denetlenmesi talep edilmektedir. Cumhurbaşkanının, başbakanın, yürütmenin yetkileri sınırsız ve denetlenemez olmamalıdır.

Türkiye bunları gerçekleştirdiği takdirde devlet gücünü bilimsel hedeflere yöneltmiş olacak, milli mutabakatı sağlamış olacaktır.

Bu karanlık gidişi durdurmak, partili, partisiz, demokrasiye saygısı olan vatandaşların milli görevidir. Ülkemizi tehlikeli maceraların kucağına atmamak için görev başına.” (Ayrıntılı bilgi için bakınız Millet Davası kitabına.)

Son Söz

Milli eğitimin varlığının ve millilik vasfının korunması; ailenin Türk aile yapısı dinamiğinin korunması ve geliştirilmesi; milli tarım politikasının oluşturulması ve korunması; milli ekonominin hayatın her alanında korunması ve geliştirilmesi; milli kültürün amil ve hâkim kılınması; çalışmanın, verimliliğin, üretimin korunması ve teşvik edilmesi; milli savunmanın yetkin vasfını kazanması ve korunması; adalet, demokrasi/meşveret;  milli mutabakatla anayasada yerini almalıdır… Hepsini sayarsak, anayasayı yazmamız gerekir. Burada yaptığımız; bir dikkat çekme ve bazı önemli konuları hatırlatmadır. Anayasayı hazırlayacak olan da uygulayacak olan da insan unsurudur. En baba anayasayı en baba insanlar uygularsa, işte o zaman memleket/dünya “Cennet” olur.

İnsanlığın yeni bir Barış Medeniyetine ihtiyacı vardır. Yeni Türk Asrı, İslam Rönesansının kapılarını aralayacaktır.

Bunları yapabilirsek, işte o zaman en baba anayasayı yapmış oluruz.

Görelim Mevla neyler? Neylerse güzel eyler.

Related posts

BAŞYAZI: Yargı sopasıyla toplumsal muhalefet yok ediliyor #34

Avrupa Birliği Ordu Kurabilecek Mi?

Siyasette Arınma: Kirlenen Siyaset Mi, İnsan Mı?