Türkiye üzerinde tarihi emelleri olan çevreler ile onların taşeronu iç uzantıların Lozan Barış Antlaşması’ndan haz etmedikleri bir gerçektir. Çünkü antlaşmada; hem Türkiye’nin siyasi sınırları imza sahibi devletlerce kabul ediliyor hem de Osmanlı döneminde müdahale için bahane ettikleri toplum yapısı üzerinde operasyonlar yapmalarını engelliyordu.
Lozan’dan rahatsız olan bir diğer kesim de bölücü örgüttür. Çünkü bu anlaşma ile onların özerklik veya ayrı bir devlet kurmaları engellenmiş ve bu uluslararası bir belge haline getirilmişti.
Demokrasiye dayalı toplumlarda; insan hakları, hukukun üstünlüğü, ülke bütünlüğü, kurucu değerler tartışılmaz. Ne yazık kiTürkiye’de iktidar hırsı ile tartışmaya ve bu yolla rakibine üstünlük sağlamaya açılmayan hiçbir konu kalmadı. Sonunda iş Lozan Barış Antlaşmasına getirildi. Bir yanda haklı olarak Lozan’ı ciddiye alan akil ve bilimsel bir kesim varken öbür tarafta birbirinden beslenen karşıt güruhlar söz konusu. Lozan’a karşı olan kesimleri özet olarak üç gruba ayırabiliriz.
Kimler Lozan’a karşı takıntılı
- Emperyalist Devletler;Türkiye üzerinde tarihi emelleri olan çevreler ile onların taşeronu iç uzantıların Lozan Barış Antlaşması’ndan haz etmedikleri bir gerçektir. Çünkü antlaşmada; hem Türkiye’nin siyasi sınırları imza sahibi devletlerce kabul ediliyor hem de Osmanlı döneminde müdahale için bahane ettikleri toplum yapısı üzerinde operasyonlar yapmalarını engelliyordu. Şark Meselesi konusundaki idaelleri tamamlanamamıştı. Bu amaçla her türlü fırsatı kollayarak Lozan’ın hükümlerini geçersiz kılmaya çalışmaktadırlar.
- Bir Kısım Dini Çevreler;Lozan’dan rahatsız olan bir kesim de İslam dini konusunda hassas olduklarını iddia eden oluşumlardır. Halifeliğin kaldırılmasını, dergâh, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını, tarikatların yasaklanmasını ve bir takım inkılapları İslam dinine karşı bir operasyon olarak algılamışlardır. Günümüzde akla ziyan biçimde saltanat ve hilafet özlemi içindedirler. Bu gruptakiler tarihi ve bilimsel araştırmaya dayanmayan görüşlerini 1950 sonrasında özellikle Demokrat Parti ile CHP arasındaki politik atışmalar sırasında ortaya saçmaya başladılar. İlk mezheplerin ortaya çıkmasında görüldüğü gibi iktidar kavgasının bir ürünüdürler. Lozan karşıtlığının öncüleri Kadir Mısıroğlu, Necip Fazıl, Mustafa Yazgan daha sonra Cemalettin Kaplan, Abdurrahman Dilipak vb. olmuştur. Kitap, makale ve konferanslarında ortaya attıkları; Lozan Antlaşmasının “İslam’akarşı komplo ve medeniyet kırılması olduğu, gizli ihanet ajandasını ihtiva ettiğidir.
Bunların yanında bazıları da Anlaşmanın yüz yıllık gizli süresi olduğunu, bir kısım gizli hükümler de içerdiğini yaydılar. Buna gizli maddelere dayalı olarak halifelik kaldırılmış, tarikatlar yasaklanmış, kılık kıyafet ile harfler değiştirilmiş, Ayasofya müze haline getirilmiş ve dahi petrol gibi yer altı zenginliklerimizi kullanamaz olmuştuk. Bu kanaati taşıyanlar hasret ile 2023 yılının 24 Temmuzunu bekledi. O tarihte Lozan’ın gizli prangalarından kurtulacak, şaha kalkacaktık. Ama olmadı. Olmuyor. Demek ki Lozan’ın gizli maddeleri yokmuş. Demek ki Mustafa Kemal ve arkadaşları milletin meclisine bilgi vermeden, istişare yapmadan kapalı kapılar ardında kararlar alıp uygulamıyormuş.
- Üniter Yapıya Karşı olan Bölücü Unsurlar;Lozan’dan rahatsız olan bir diğer kesim de bölücü örgüttür. Çünkü bu anlaşma ile onların özerklik veya ayrı bir devlet kurmaları engellenmiş ve bu uluslararası bir belge haline getirilmişti. Hâlbuki 1920 tarihli Sevr Antlaşmasında “Anadolu’da özerk Kürdistan devleti kurulması, ileri tarihlerde talepgelirsebunun Milletler Cemiyetine taşınması …” kararlaştırılmıştı. (Sevr Ant. 62. 63. 64. Madde)
“Kürdistan Devleti’nin kurulmasını öngören Sevr Anlaşması’nın üzerinden 100 yıl geçti. Sevr Anlaşması’nın Kürtler için önemi bugün de tartışılıyor.” (10.08.1920 Erbil Rûdaw) olması bölücülerin Sevr özlemini gösterir. Lozan Antlaşmasında “Kürt ya da Kürdistan” ismi yoktur. Ancak 37-45. Maddelerinde konu ile ilgili çıkarımlar yapılabilecek hükümler vardır. Buna göre; “Türkiye, tüm yurttaşların din, mezhep ya da ırk farkı gözetmeksizin can ve mal güvenliğini, din ve vicdan özgürlüğünü sağlayacaktır. (38. Madde) tüm Türkvatandaşları, din farkı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (39. Madde) anlaşmada Müslüman olmayan vatandaşlar“azınlık” olarak tanımlanırken; diğer çoğunluk “Türk milletinin Müslüman unsurları” olarak gösterilmiştir.
Antlaşmada Türkiye’deki tüm Müslümanların Türk devletinin eşit vatandaşı olduğu vurgulanıyor, hiçbir kesime azınlık hukuku veya yabancı himayesi söz konusu olamıyordu. Bu durumda bölücü yapılanma ve eylemlerin yasadışı olacağı uluslararası destek bulamaması gibi bir sonuç doğuruyor. PKK’nın 11 Mayıs 2025 tarihli sözde kongresinde açıkladıkları bildiride Lozan Barışı için “Kürt inkâr ve imha siyasetinin kaynağı” tanımlaması buradan kaynaklanıyor.
PKK’nın fesih ve silah bırakma açıklamasına tepkiler
Örgüt yöneticilerinin 12 Mayıs 2025 tarihli“sadece PKK’nın fesih ve silah bırakma, Türkiye’ye karşı arayışları yeni bir aşamaya taşıma ” açıklaması birçok yazar, yorumcu, siyasetçi ve hukukçu tarafından “bölücü niyetin devamı olarak” algılanırken iktidar yakınları ile birçok İslami görünümlü çevrelerce yerinde bulunmuştur. Memnuniyetlerini açıkladılar. İşin aslıkendilerinin yapamadıkları, çekindikleri Cumhuriyetin kurucu kadrosu ve fikirleri ile hesaplaşmayı veya tasfiye etmeyi PKK ve uzantısı DEM ile tartışmaya açtıkları için sevinçten ellerini ovuşturuyor olmalılar.
KCK’nın gelecek tasarımı
Daha önceki içişleri bakanı S. Soylu’nun defalarca üzerine basa basa vurguladığı “PKK artık Türkiye’de eylem yapamayacak kadar çökertildi.” beyanı aslında doğrudur. Fakat açıklamadıkları durum bölücü örgütün çatı-tepe kuruluşu olan KCK’nın alan hâkimiyetidir. Bu kuruluş yani KCK (Kürdistan Toplulukları Birliği) DEM başta olmak üzere siyasi, ekonomik ve toplumsal bölücü faaliyetleri hem Türkiye’de hem de İran, Irak, Suriye ve Avrupa’da yönetmektedir. Öcalan ve adamları silahları bırakmakla aslında KCK’nın görünürlüğünü artırmaya meşruiyetini sağlamaya çalışmaktadır.
Gazze ve Suriye’deki gelişmeler ve muhtemel İran operasyonları öncesinde vaziyet almaya çalışan bölücü örgüt iktidarın iç politikada güç kaybından yararlanarak sözde “silah bırakma ve fesih” yolu ile uluslararası bir meşruiyet kazanma çabasına girdiği görülüyor.İsrail, Fransa ve ABD’nin desteğiile Suriye’de elini güçlendiren PKK’nın, PEJAK vasıtası ile İran’da en güçlü bölücü örgütlerden olduğu unutulmamalıdır. Bu durum emperyalizmin BOP planının bir sonraki aşamasına ışık tutuyor. Hükümetin burada ön alma çabası sonuçsuz kalmaz inşallah.
Olmaz ya hani / ya tutarsa
Ayrıca DEM ve Öcalan’ın gözden kaçırdığı bir tarihi realite var. Oyun kurayım derken oyuna gelmek, ava giderken avlanmak durumu… Bahçeli’nin çağrısına balıklama dalan DEM ve Öcalan, iktidarın daha önce yoldaşlık yaptıklarını nasıl harcadığından ya ders çıkarmamış ya da bunu gayeleri için bir fırsat olarak görmüş olmalı.
Ak Parti iktidarı TSK, üniversite, adliye, medya operasyonlarını sürdürdükten sonra Fetö’yü harcadığı gibi, şimdi de Lozan ve Cumhuriyet’in temel mekanizmasını çökertme niyetlerini bölücü örgüt üzerinden gerçekleştirmek, anayasada istediği değişikliği yaptıktan sonra da en azından DEM-KCK unsurlarını bir bahane ile niçin harcama yoluna gitmesin. 2015 çözüm masası devrildikten sonra birçok HDP ve KCK’lı tutuklanıp ağır cezalara çarptırılmadı mı?
Ancak “silah bırakma ve fesih” projesi Devlet Bahçeli tarafından ortaya atıldığında ve Öcalan’ın buna karşılık vermesi ile kamuoyu hiç beklenmedik bir gündemin içinde kendini buldu. Bu projeyi eleştirenler konunun ABD, İsrail ve NATO kaynaklı olduğu ve iktidarın ve örgütün buna zorunlu rıza gösterdiğini ileri sürüyorlar.
Ak Parti’nin kafa karışıklığı
Devlet Kurumlarının Öcalan ve O’nun emrindekilerle yaptığı gizli görüşmelerin sonuçları ve Bahçeli’nin başlattığı süreçte gelinen nokta düşündürücüdür.
Özellikle Cumhurbaşkanı’nın “sürece” temkinli ve geç katılması, M. Uçum’un ütopik beklentileri, Parti kurmayları, sözcüleri ve yandaş medyanın çelişkili tutumları Ak Parti’de kafa karışıklığının göstergesidir. Net bir tutum ve strateji yoktur. Bu hal karşı tarafa güven vermiyor.
Bahçeli’nin “u” dönüşleri “yeter artık!” Dedirtebilir
Merhum Türkeş’in ardından partinin başına geçen Devlet Bahçeli, başlangıçtan ibaren gerek parti içinde yaptığı 180 derecelik manevralarla teslim aldığı teşkilatın mensuplarının oradan oraya savrulmasına yol açtığı gibi, 2002’de mensubu olduğu koalisyonu çökertmiş, 2016’ya kadar azılı bir Ak Parti politikalarının düşmanı iken; birden Erdoğan’ı “Başbuğ” ilan edecek biçimde O’nun emrine girmiştir.
Aynı Bahçeli, meydanlarda Apo’nun idam edilmesi için kürsülerden ip savururken, bölücü partinin kapatılması için esip gürlemişti.
2024’ün güz ayazında Bahçeli’nin yeni bir “U” dönüşüne şahit olanların başı döndü. Bu dönüş en çok bölücü örgüt ile İsrail, ABD ve Batı’dan olumlu karşılık gördü. Bu durum Bahçeli’yi hasta haline rağmen daha çok motive etti. Ancak kafası karışan insanların özellikle iç kamuoyunun buna “Yetti artık!” dememesi için bir başka dönüş beklenemez.
PKKfesh edilir silahlar bırakılır; yola kck ile devam edilir
Bölücü örgütün lider kadrosu, iktidarın gösterdiği havuca kanacak mı? 2015 yılındaki “Çözüm Süreci” tecrübesi ortada. “Akil İnsanlar”, Kanaat önderleri, medya seferber edildi. Sınırlarda adliye kuruldu. Dünyanın masrafı yapıldı. Erdoğan’ın katıldığı Diyarbakır’da şatafatlı Şivan Perver konserinin ardından kanlı Hendek Savaşlarının sebeplerinden biri de iktidardı.
Hani, “Tabelalar iner, mücadele devam eder” denirdi ya… Ortadoğu bataklığında bocalayan iktidar adına küçük ortağın son çare olarak “Apo’ya zeytin dalı uzatması”, Türkiye’de sempatizanları nezdinde “etkisiz eleman” şeklinde nitelendirilen İmralı Mahkûmuna piyangodan çıkan büyük ikramiye oldu. Zaten meşruiyeti olmayan PKK ile yola devam etmek bir bakıma mensuplarını tüketmek anlamına geliyordu. Daha üst bir çatı kuruluşu olan KCK hem içeride, hem de yurt dışında bütün bölücü örgütlerin çatı kuruluşu haline gelmişti. Uluslararası alanda KCK hakkında “terör örgütü” tanımı da söz konusu değil. O halde örgüt PKK tabelası ve metodunu gömmenin zamanı geldi. Hem Suriye üzerinden ABD ve Batı desteği ile daha modern ordu kurulmuş silahlar temin edilmiştir. Gerektiğinde onlar kullanılabilir ve Türkiye buna müdahale edemez. Bu durumda sürecin kazananın bölücü örgüt olduğunu görmemek nasıl açıklanabilir.
Sonuç olarak tarafların Lozan takıntısının Türk milleti ve Devleti açısından tutar yanı olmadığı gibi, gelişmeler karşısındaki tutumları da kararsız, başkalarının dümen suyunda umutları boşa çıkaracak gibi görünüyor. Bu gidiş sadece emek ve zaman kaybına, Türkiye’nin düşmanlarının sevinmesine yol açar. Yanılmak isterim.